<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316</id><updated>2012-01-19T15:15:53.018-08:00</updated><category term='ŞİİR'/><category term='SATIŞ NOKTALARI'/><category term='ŞİİR YILLIĞI 2010'/><category term='DERGİ'/><category term='Söyleşiler'/><category term='Öykü'/><category term='YAZILAR'/><category term='FOTOĞRAF'/><category term='EDEBİYAT ORTAMI İçin Ne Dediler?'/><category term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI</title><subtitle type='html'>İKİ AYLIK EDEBİYAT DERGİSİ       (edebiyatortami@gmail.com)</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>50</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-348269414716914273</id><published>2012-01-19T13:23:00.000-08:00</published><updated>2012-01-19T15:12:12.361-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Söyleşiler'/><title type='text'>RESSAM PEYAMİ GÜREL İLE SÖYLEŞİ/Erdal Çakır</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-sweAn5a-GLM/TxiJuVfnA5I/AAAAAAAAAWE/be-bWifEEAw/s1600/peyami_gurel.JPG" imageanchor="1" style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" nfa="true" src="http://1.bp.blogspot.com/-sweAn5a-GLM/TxiJuVfnA5I/AAAAAAAAAWE/be-bWifEEAw/s320/peyami_gurel.JPG" width="213" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;Hayat öykünüz ile başlayalım; kendi dilinizden.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat öyküsü için çok detaya girmeyi istemiyorum, sevmiyorum. Şöyle diyeyim; 1959 İstanbul doğumluyum, aile karışık güzergâhlardan bir araya gelmiş, işte Erzurum var Adana’sı var, Balkanlar, Balıkesir var filan. İstanbul’da büyüdüm, ilkokul, lise İstanbul Erkek Lisesi ki hayatımda çok önemli bir aralık. Ondan sonra biraz tabii lisenin son yıllarına doğru düzgün, rahat durmayan bir öğrenci, sadece dersleri açısından değil, sosyal olarak da rahat durmayan bir öğrenci. Üniversite… Üniversitenin kapısından girdikten bir müddet sonra pek üniversiteye alınmak istenmeyen bir öğrenci, üniversitenin kapısından bu adam girmese iyi olur denen bir öğrenci, çünkü rahat durmuyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Burada bir şey sorabilir miyim? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buyurun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Erkek Lisesi’nin hayatınızdaki farkı belirgin midir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle, onu çok sonraları fark ettim Erdal, bize müfredatı çok iyi uygulamışlar, bu tamam, hocalarımız çok iyi hocalar, hepsi seçilmiş hocalar, fakat özellikle Almanlar müfredatı çok iyi uygularken bunun yanı sıra çok ciddi analitik bir düşünme yetisi yerleştirmişler, daha doğrusu bunu açmışlar geliştirmişler. Onu şöyle fark ettim, iki olay oldu biri bir ara yıllar önce hatırlıyorum siyaset meydanında bir program vardı, lise öğrencilerinin eğitim sorunları ile ilgili filan. Değişik liselerden öğrenciler bir araya gelmiş. Her biri işte meselelerini anlatacaklar, eşim de yanımda, sırayla başladı herkes konuşmaya, herkes sorunlarını anlatıyor. Sıra İstanbul liseliye geldi, eşime dedim ki şimdi dedim dikkat et, çocuk başladı konuşmaya, “efendim meseleye bir kere doğru yaklaşmamız lazım, konuya üçüncül bir yaklaşımla işin bütün parametrelerini değerlendirmeliyiz”… Eşimin gözü açıldı birden, dedi ki sen konuşuyormuşsun gibi geldi bana. Dedim bu işte, yani bize verilen buydu dedim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani üniversitelerde bile bulamadığımız bir şey bu.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok enteresan yani. Bir de hemen biraz daha öncesinde şöyle fark etmiştim, mezun olduktan sonra uzun yıllar geçti arkadaşlarla filan çok fazla görüşemiyoruz. Bir yerde bir toplantıdayım, bir iş toplantısı, herkes konuşuyor, karşımda da gençten sayılabilecek şöyle CEO tarzı bir genç var, başladı konuşmaya, dedim bir dakika bu çok değişik. Dedim arkadaş sen hangi okullarda okudun. Ben dedi İstanbul erkek lisesinde okudum, dedim tamam, normal. Ve sonra arkadaşlarla görüşmelerimizde bunu da böyle zikrediyoruz hep, bize şeyi öğretmişler, gerçekten düşünce sistematiğini çok iyi kullanabilmeyi, matematik zihnini abur cubur ezberleterek değil de matematiği hayatınızda nasıl kullanırsınız, bunu nasıl geliştirirsiniz bunu öğretmişler. Ve hep istifade ettim bundan hâlâ istifade ediyorum. Onun üzerine hayatımda edindiğim bir sürü tecrübe, bilgi, fark ediş… bir sürü şey birikti ama o temel alt yapı bana fevkalade zengin bir manevra sahası oluşturdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani bu köklerini Kant’tan Hegel’den alan bir eğitim.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Bir kere de şöyle olduydu, eşim felsefede okuyordu üniversite döneminde. Yıllar sonra oturuyoruz bir gün felsefe kitaplarını filan karıştırıyoruz. Kant’ın bir kitabı var “kritik aklın eleştirisi” isimli, ben bir karıştırayım dedim bir okuyayım, oldukça can sıkıcı baydırıcı buldum sayfaları. Sonra fark ettim ki sayfaların birini Almanca, birini Türkçe basmışlar, Almancasına geçtim şiir gibi lokum gibi Kant okuyorsun. Dedim bu nasıl şey, hiç alakası yok Almanca metinle çeviri arasında, yani dil mevzusu var bir de, dil size sembolleri nasıl kullanacağınızı, oradaki sesleri, vurguları, anlam bağlantılarını nasıl fark edeceğinizi de söylüyor. Aslında her dil bir hayat hakikaten… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, burada şeye girebilir miyiz, sonra belki yeniden daha geniş bir şekilde döneriz; biz mesela Mesnevi’yi bir şiir olarak okuyabildik mi sizce bugüne kadar?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır okuyamayız. Ben o konuda iddia demeyim ama öğrencilerime de söylediğim bir şeydir bu; büyük ve mufassal eserler, derinliği yüksek olan eserler, zuhur ettikleri döneme ilişkin ve yaşama ilişkin müşahedeyi ve bilgiyi biriktirmediğiniz müddetçe size hiçbir şey söylemez. Buna kutsal kitabımız dâhil. Hiçbir şey söylemez, hep gizler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu çok ilginç bir şey tabii, peki bu noktaya ulaşmak için bir yol var mıdır sizce. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Var. İstek!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İstemek yani...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstemek, evet. Birincisi istemek. Kelimeyle, yazı dili ile mananın birbirlerinden ne kadar uzak olabileceğine yönelik benim kafamda hep sorular vardı. Yani ne ölçüde bana doğru söylüyor hissedebileceğim bir şeyi şeklinde sorular vardı kafamda. Bir gün Televizyonda, yıllar önce izlediğim bir şeydir, Urfa’da birisi öldürülmüş, İbrahim Tatlıses suçlanıyor filan. Bununla ilgili işte medyada bir sürü haber çıkıyor. Televizyonda izliyorum, o gün Tatlıses radyoda açıklama yapmış bu kayıt alttan veriliyor. Cızırtılı bir şekilde de olduğu için alt yazı geçiyorlar, bir de Tatlıses’in resmini koymuşlar ekrana. Şimdi kulağım sesini duyuyor İbrahim Tatlıses’in, gözüm de yazıyı izliyor. Birden irkildim. Dedim kalmışız dağlar başında. Çünkü ben alt yazıyı okurken, adamın suçu işlediğine kanaat getirdim, içimden de bir de çıkıp sahtekârlık yapıyorsun dedim. Fakat kulağım dedi ki adamın içi acıyor yahu, bu adam belli doğru söylüyor ve bundan muzdarip olmuş. Ama aynı sözlerdi hiçbir değişiklik yoktu, ama işte gördüğüm yazı bana bunu söylüyor, duyduğum ise bunu. Orda dua ettim; Ya Rabbim bana hakikati olduğu gibi göster diye. Öğrencilerim bana birilerinden bir şey söyledikleri zaman derim ki sen duydun mu, ee yazıyor derler, olmaz derim sen duy. Ee nasıl duyayım derler, o zaman duymayı iste derim. Çünkü biz öyle bir şey ile karşı karşıyayız ki, ne diyoruz “Ve O her şeye Kadirdir”. Bitti o zaman, bunun ötesi var mı? Yok. İste! Eğer gerçekten senin duyman gerekiyorsa, merkezinden ve kaynağından duyarsın ve o zaman çıkar gelirsin ve söylersin hocam adam şunu söyledi duydum şuydu manası bunu aldım. Hah şimdi oldu, derim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani burada şunu diyebiliriz: Topyekûn bir kavrayış için o zamanın sesine ulaşmamız gerekiyor. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, kesinlikle ulaşacaksın. Onunla oturup kalkacaksın. Hadi o kadarını nasip etmediler, izleyeceksin. Konuşurken, Şems ile aralarında muhabbet ederken, o fısıltıları bir duyacaksın ki o ses sana bir şey derken, sen yanacak kavrulacaksın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kuran-ı Kerime gelirsek, orda da mı aynı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hz. Peygamber ile Cebrail arasına sızmak mı gerekiyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, kesinlikle sızmak gerekiyor. O her şeye kadirdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani gerçek bir kavrayış ancak oradan mümkün oluyor.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ki ben şuna dikkat etmiştim, çok enteresan. İlk hani “ikra” (oku) meselesinden ya da -o konuda değişik rivayetler var ki bu bana daha makul geliyor- sonrasında, bu olayın ardından eve dönüşünde bana ne oldu, ne oluyor durumu içinde onu kim teselli ediyor…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hz. Hatice…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet. Neye istinaden teselli ediyor. Diyor ki sen düzgün adamsın, düzgün adam olduğun için sana bir şey olmaz diyor. Yani aynı zamanda bunları istemek bir düzgünlük gerektirir. Düzgün olacaksın, samimi olacaksın ki sana o kapılar açılsın. Şunu hissediyorum ve biliyorum; kâinatın şimdiye kadar 13,5 milyar yıllık bir öyküsü var -ki öyle varsayılıyor bilim adamlarınca- ilk andan işte bugüne kadar. 13,5 milyar yıllık bütün öyküye ulaştırır istiyorsa O, hiç şakası yok, bilim bile buna yakın şeyler yapıyor radyo dalgalarını takip ediyor zamandan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani istersek…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabi, o halde iste, olan biten her şeyi duyamazsın zaten, darmadağın olursun, parçalanırsın. Ama sana lazım olanı, tahsis edileni sen duyarsın, hatta yaşarsın ve mana ile mücehhez halde dolaşırsın ortalıkta. Ki bence nakledilen, nesilden nesile aktarılan, ilim diye tabir ettiğimiz şeyin bu yaşanmışlıktan kaynaklandığını düşünüyorum ben, okumuşluktan değil. Hangi sahabe vardı affedersiniz, akademi bitirdi, unvanları mı vardı, hayır. Ama yaşadılar, müşahede ettikleri için, gözlemledikleri için öyleler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şimdi İstanbul erkek lisesinden devam edelim…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra işte üniversite falan filan, şudur budur, oldu olmadı, çok da önemsemedim. Çünkü ben üniversiteye biraz da bir meslek sahibi olmak için değil de bu memlekete faydalı biri olmak için girmek istiyordum. Bu yüzden de iktisat öğrenmem gerekir diye üniversiteye girmiştim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani o çok bilinçli bir seçim…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok bilinçli bir seçim. Yani iktisat bilimini bu konuda çok önemli gördüğüm için öyle bir şey oldu, sonra babam tarafından bir iş hayatı, sonra evlilik, çoluk çocuk falan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, o gençlik yıllarının düşünce kodlarıyla bir ilgisi var mı iktisadı seçmenizde?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, tabi kesinlikle. Yani orda özellikle bilimsellikle alakalı çok keskin bir hassasiyetimiz vardı ve bu ülke için bir şeyler yapacaksam ben alt yapı üst yapı itibariyle ekonomiyi çok iyi öğrenmem lazımdı. Ki sosyal siyasal değişimlerde rahatlıkla yararlı olalım bir şeyler söyleyeyim, yapayım. Bunlar o kodlarla alakalı tabi. Daha sonra evlilik falan filan… &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim neresinde diyeceksiniz bu maceranın. Çocukluktan bu yana resimle iç içeydim, hatta ailenin, daha doğrusu sülalenin resim yapan çocuğuydum ben, toplanılan meclislerde biraz böyle rahatlama zamanlarına geçildiğinde işte Peyami çağrılır, elinde kalemleri filan vardır, o zamanlar ispirtolu kalemlerim bile vardı benim, Almanya’dan amcam getirirdi, o da rahmetli oldu. Ben oturup çizerdim bir şeyler, ilk sergilerim oralarda oldu hep. Sonra lise döneminde bir sanat tarihi hocamız vardı, onun yazılı yaptığı resim derslerimiz vardı. Yazılı yapardı resmin teknik ve akademik konularından - sonradan baktığımda birçok akademideki eğitime denk olduğunu görmüşümdür-. O hocamız da derdi senin akademiye gitmen gerekir diye. O zamanlar kayınbirader ile bir turistik eşya mağazamız vardı, orada öyle işte hadi minyatür filan çizelim dedik, o zamanlar geleneksel sanatlara, ebruya da sardırdım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu arada mesleğinizle, okulunuzla ilişkiniz ne durumdaydı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hiç hiç, okulu bitirmedim zaten, okulun kapısından girmedim ki, dediğim gibi daha önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu aradaki uğraşınız nedir, geçiminiz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekildeydi, Sultanahmet’te turistik eşya mağazamız vardı. Sonra hanıma dedim ki, yahu ben sadece bu işlerle, resimle uğraşmak istiyorum. O da, başarırsın sana inanıyorum, dedi. Normalde bir kadın şunu der; ya bey sanatla filan, bu yaşta çoluk var çocuk var, nasıl yaşayacağız. Ama öyle olmadı ve tabii ben de gazı aldığım için bir şekilde, ondan sonra küçük bir atölye tuttum yine Sultanahmet’te, orda başladım ebrumu yapmaya işte hat incelemeye, bir de yapı itibariyle hep işin teorik taraflarına çok meraklı olduğum için, yani o sembolleri çözmek o formlar niçin böyle gelişmiş, işte renk kartelasındaki bu renkler klasiklerde niçin ön planda burada onlar neden hep arka planda duruyor… Yani hep bunlara kafa yora yora, işte lütfetti. Zaten hattat olduğumu iddia etmiyorum. Ebru da bir yere geldi. Zaten kökende resim olduğu için onlar ebruyla birlikte başladı. İlk sergimi 93’te eş dost arasında açmıştım. İstanbul’da bir tanışma sergisiydi bu Peyami Gürel ne yapar diye. Sonra 96 sergisi geldi. O sergi pik bir sergiydi, yani orda nispeten olgunlaşmış ebru, hat, resim dilinin, eklektik olarak değil gerçekten birbirleriye kaynaşarak ve bir anlam ihtiva edecek şekilde nasıl bir arada olabileceklerine dair bir sergiydi. Hâlâ anılır o sergi, başarılı bulunur, ama yine de böyle teknik ağırlığı fazla olan bir sergiydi. Ardından 2000 sergisine hazırlanmaya başladım. O, çok seçme bir sergiydi. Daha doğrusu, yağlı boyanın olgunlaşmaya başladığı bir sergiydi. Doku, sembolizm ve o dilin soyut düzlemde nasıl bir arada durabilecekleri, yani ne figüratif ne de abuk sabuk bir soyut. Çünkü bence soyutlama dediğimiz şey, kavranamayanların anlatıldığı bir alan değildir. Soyutlama denilen şey ayakları yere sağlam basan bir şeydir; eğer siz kavramlarla dolu iseniz onu soyutlayabilirsiniz. Soyutlama taklidi yapılmaz, bir şeyler soyutlanır ve o da sunulur. Soyutlayabilmeniz için üzerinde durduğunuz bir şey olması lazım, elinizde biriktirdiğiniz malzemeleriniz olması lazım ki bunları bir üst alanda kavramsallaştırabilesiniz. O da çok şükür iyi oldu ki onlar da az sayıda tabloydu zaten. Ben genelde öyle çalışırım ki hakikaten biraz çalışmalarım imbiklenmiş bir şekildedir. Sonra işte 2003 esas tematik sergi “kûn” yani “ol” adlı sergi önemli bir yere oturdu. Sonra 2008’de bir ara sergi oldu ve şimdi de bu sergi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şimdi ben size sanat ile ilgili klişe bir soru sormak istemiyorum, burada onun yerine şöyle bir şey desem “ezel”, “ebed” ve “güzel” …&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçü bir arada, yani şu kahve reklâmları gibi. Ben başta da böyle bir yerden giriş yapmak istemiştim ama çok abartmayım diye düşünmüştüm. Doğduğumuz ve aklımız bir şeylere ermeye başladığı andan itibaren ben kendimi hep ebede hazırlanan biri olarak hissettim. Ölüme değil, hiç ölüme değil, hakikaten hep böyle ebede hazırlanan… ve o ebediyetin aslında ezeliyetle alakalı bir zaman algılayışından kaynaklandığını da hissediyorum. İddialı olacak belki, ezel ve ebediz, şakası yok, yani ‘ol’ denilendeyiz. O halde kaçarın yok, ezel ve ebedsin. Artı, istediğin kadar çirkinlik yap, mecbursun güzel olmaya, kaçarın yok. Yani, dualite dediğimiz süreç eksisiyle artısıyla bir güzellik, doğru bakarsan. Dolayısıyla ben şunu hissediyorum ve bunu samimiyetle söylüyorum; bizden zuhur ettiriliyor. Ben yapıyorum diye bir şey yok, senden çıkarttırılıyor. Sahibi ‘o’. Tabloları satarken diyorlar “hocam, sen nasıl satıyorsun bu tabloları, için acımıyor mu?”. Benim değil ki, diyorum. Cenab-ı Allah lütfediyor, rızkım çıkıyor bu işlerden, ama benim değil… O örtüyor, saklıyor, gösteriyor ve ben bunu biliyorum. Ezel ve ebed ve tabiîki de güzellik… Bunlarda noksanlık da var diyebilir. Noksanlık bardağın boş ve dolu yarılarıyla ilgili bir şeydir. Evet, noksanlık olabilir, ama bütün içerisinde öyle bir noksanlık yok. Doluluk var ama toplam güzellik içerisinde öyle bir doluluk da yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Burada bardak çok önemli…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bardak çok önemli tabii. Ezel ve ebedin, yaşadığım an ve zaman aralığının aslında ne kadar muazzam olduğunu çok şükür hep hissettirdiği kişilerdenim sanırım. Bunu hep bilirim. Bana hep çok komik gelir küçük hesaplaşmalar, sıkıntılar, dertler… Beni fazla rahatlıkla eleştirirler, hep o yüzden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Söyledikleriniz çağımızın da çok yabancısı olduğu şeyler, öyle değil mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Valla ben çağı falan bilmem, eğer akıllıysa adam, eğer biraz feraseti varsa, biraz da zekâsı açıksa, hadi onu da geçtim her an oluyor bunlar ve görenler için de gördükçe açılan bir duruma dönüşüyor bu, müşahedeniz arttıkça size başka şeyler de gözükmeye başlıyor. Hesap basittir bir kere, matematik olarak da çok basittir. Bizim gezegenimiz güneş sistemi içinde üçüncü, dördündü dereceden bir gezegen. Bizim güneş sistemimiz galaksinin içinde zurnadan bir sistem. Bizim galaksimiz de galaksiler içinde zurnadan bir galaksi. Bu durumda, şu dünya benim olsa ne çıkar. Şimdi bunu biraz tefekkür eden bir adam, hayatını kontrol edebildiğini nasıl düşünebilir, aldığı nefes bile hesaplı her şey gibi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Mucize tartışmaları olur ya, ben bu durumlarda hep mucize olmayan bir şey gösterin bana derim.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynen öyle, olmayan bir şey gösterin, hayatımızın her anı böyle, başlangıçtan beri bir mucizenin içindeyiz. Evrenin başlangıcı da hakeza öyle bir mucizedir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tablolarınızdan herhangi birinin mahşerde sergilenecek olması nasıl bir heyecan veriyor size. Bunların hepsi mahşerde gelecek karşınıza.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle. Aslında yalnız maşerde de tasavvur etmiyorum; bu tablolar, bana lütfedilen bu görüntülerin hepsi kâinatın içinde kayıtlı, mevcut ve karşılığı var. Hatta bir sergimde, 96 sergimde, bir hanım, ağlamaklı bir halde bana yaklaştı ve eserlerin sahibi ile tanışmak istiyorum, dedi. Buyurun benim, dedim. Beyefendi sormayın, ben bu eserlerin önemli bir bölümünü sürekli rüyalarımda görüyorum ve ben ressamım dedi, ama ben yapamadım bunları siz yapmışsınız, dedi. Çok doğal, dedim. Malın sahibi belli dedim, kimden neyi çıkartacağına biz karar vermiyoruz ki, O karar veriyor, bu kadar basit, dedim. Beni memur etti, âcizane benden çıkarttırıyor, dedim. Dolayısıyla görüntü olarak bile algıladığımız her şeyin bir karşılığı var. Çocuk oyunu oynanmıyor yani. Yani “güzel” ve “tevhit” dediğimizde muhteşem bir senaryo ile karşı karşıyasın. Ve o senaryoyu da her an yenileyecek kadar kudretli bir senaryo. Yazdım, seyredin… yook. Her an onu yeniden ve yeniden ve yeniden yenileyebilecek kadar bir kudret…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Biz burada bu kavramları ayrı ayrı düşünemeyiz ki; bu da zaten tevhidi düşünceye aykırı.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani, şimdi analitik düşünceyi öğrenmiş bir adam, hep parçalayabiliyor, ee birbirleriyle ilişkilerini de düşünüyorsun, yani o zaman oyun oynamanın âlemi yok. Gerçekten toplam bir bütün üzerinde bir sürü parçanın akla hayale gelemeyecek muhteşem ilişkileri var. Bu ilişkiler üzerinde düşünecek olursak sürekli yenilenebilen ve bunu yenileyebilmenin de kendi içinde sürekli yaratılan bir ihtişamı söz konusu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Evet, şimdi burada şöyle ilginç bir noktaya geldik. Şimdi insandaki bir ve birin içindeki insan, bunun olgunlaşması ve bir bütün olarak kaynaşmasıyla ilgili olarak sanatın ne tür bir işlevi var. Burada özel olarak tırnak içinde bir sanattan bahsedebilir miyiz? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şöyle hissediyordum zaten; size hâşâ sadece bazı sıfatların tezahürüne aracılık etme vasfını yüklemekle kalmıyor, nispi olarak ulviyet yüklüyor. Yani, yaratış yükünü yüklüyor. Ki orası adamı en çok götüren yer. Ve kendini muhafaza edebilmenin bir yolu var; gözyaşı… yani senden gözyaşı çıkıyorsa kurtarırsın kardeşim. Gözyaşın kurumaya başlarsa, çiviyi çakarlar adamın üstüne, çünkü en tehlikeli yer orası. Ulûhiyet ve yoktan var etme sıfatının tezahürüne nispetle sana veriyor ve orada ben dediğiniz anda, bir iki hadi kurtarır, ama dediğim gibi, gözyaşın kuruduğu anda bitersin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu sorumluluğun yüklenmesi, kavranması ve altından kalkılması çok zor bir iş. Şöyle diyebilir miyiz; bu sorumluluğun yüklendiği kişi seçilmiş kişi mi oluyor aynı zamanda? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesinlikle, yahu zaten seçilmemiş bir şey yoktur ki, var mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki seçilmişlik neyin seçilmişidir, neye aittir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok basit; bir sıfat terkibi olan senden zuhuru için seçilmişliktir. Onun ne olduğu o kişide saklıdır. Yani ona eğer o bildirilmiş ise ve o kişi de biliyorsa hangi terkip kendinden zuhur ettiğini, zaten o kişi ilim sahibi olan kişidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, biraz daha öteye geçelim; niye bu yaratılış, bu gördüğümüz bütün resimler ve söyledikleriniz, hepsi buna dâhil!&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Valla, ne dediğim aslında belli. Gözyaşından bahsederim, duygudan, coşkudan, hissiyattan, hissiyatın muhteşemliğinden, bütün nesnelerin somut olarak algıladığımız alanların aslında hissiyatla kaim olduğunu hisseden birine niye sorusunu sorduğunuzda alacağınız cevabı tahmin edersiniz ki bu da aşk-ı muhabbettir. Başka hiçbir şey değildir. ‘Ol’ niye der ki yani, nedir ki yani. Temaşa edilir… Neyin temaşası… Ey güzel Rabbim neyi temaşa ettiriyorsun bize!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani varlığın kendisi dediğimizde o zaman onu mu kastediyorsunuz. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezegen bile alev hâlâ, sürekli yanardağlar patlatıyor. Akıl bak işte gör yani, budur, aşktır yani. Ama kelimelerle iki gencin seni seviyorum demesinden öte bir şey bu, çok yakıcı bir şey bir kere. Buraya gark olmak ve o gark olmuşluğu idrak etmek ve o şekilde ayakta durmak her kula nasip olmuyor. Hakikaten nasip ettikleri çok özeller, yani aşkı idrakle ayakta duranlar çok özeller. Çünkü aşkı idrakte halik sıfatıyla birlikte kahhar sıfatı zuhur ediyor, dolayısıyla hem haliklık ile ayakta duracaksın ve hem de kahharlık ile yok olacaksın. Ve bunun birleştiği yerler çok kilit yerler, buralar kâinatın kilitleridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Orada ne oluyor?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orada çok basit bir matematik denklem yine, hem var hem yoksun. Ve hem var hem yokluğun idrakiyle kaimsin, ama idrak ettiğin şeyin yokluğa eşit olduğunu bilmektesin. İşte orası zurnanın en tiz sesidir. Yokluğunu bileceksin, yokluğunu bildiğini bildiğinden ötürü var olduğunu bileceksin. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şimdi, bu çok özellere çok özel isteyenler de diyebilir miyiz? Peygamberleri katmazsak tabii. Onun dışında çok özel olmak, çok özel ve büyük isteklere sahip olmak ama bu isteklere sahip olmak da yetmiyor, mesela az önce bahsettik Cebrail ile Hz. Peygamberin muhabere halinde olmasında. Burada da bir istek var mı? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii. Orada da bir istek var. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani Hz. Peygamberi tutup sıkarken başka bir istek var...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi burada çok dini konulara giriyoruz, ben oralardan çekinirim. Çünkü ben din adamı değilim, şimdi konuşurken ağzımızdan bir kelam çıkar, sonrasında bunun peşine bir cedele girmek istemiyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ama bu kadarını anmak istiyorum, burada bir ihtiyat kullandığınızı, burada bir hassasiyetinizin olduğunu söylüyorsunuz. &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi efendim, bütün melekler başından itibaren hepsi meyilli, yani neye meyilli, muhteşem bir sistemin en muhteşem görevleri olmanın idrakindeler, ama esas maksadın başka bir maksat olduğunun farkındalar ve bu maksadın zuhuru için hep bir merak içindeler, öyle varsayalım. Hak her şeyi sıraladığı gibi, bu merakın da giderilmesi hususunda insanla ortaya koyduğu tevhidî bir gerçeklik var. Bütün yaratılanlar bu yaratılış esprisini anlamaya çalışıyor ve dolayısıyla insana meyilliler. Tevhit meselesi aslında orada geliyor. Cebrail niçin Hz. Peygamberi tutup sıkıyor, çünkü kavuşmasıydı onun o sıkması, Allah Resulüne kavuşmasıydı o. Hepsi istiyor bu kavuşmayı ama Cebrail bu konuda en süratli intikal edendi mevzuya, öyle diyelim. Burada tevhidin şekillenmesi vardır. Allahın en sevgilisine kavuşmada beliren tevhittir o. Ve Cebrail’in Ey Rabbim kucakladığım sensin kararı vardır o tevhidi belirten. Bu kucaklama da 600’lü yıllarda olan bir şey değil zaten, olmuş olanın o zaman zuhur etmesi demektir. Bir diğerinin de kaçışıdır o, ismi lazım olmayanın da kaçışı o. Bir taraftan bakarsanız o da haklı, Ey, diyor, sevgiyse sevgi bende, ilimse ilim bende, sana saygıysa saygı bende, ayrılığı kavramaksa ayrılık bende, bunu neden yarattın da ona her şey selam duracak, bana da yazık değil mi? Şimdi bir bakıyorsun o da acı içinde kıvranıyor, ama onun bilmediği bir şey var…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki burada ismi lazım değil dediniz, onun ayağının kayması eski bildiğinde ısrar etmesi miydi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acımasıydı, gururun acımasıydı. Ve mühlet istemiş. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sizin özel alanınız resim. Şiir dediğimizde, müzik dediğimizde bunlarla aranızdaki koordinatlar nelerdir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzikte dinleyiciyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ne dinlersiniz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim geldiğim taraf rock kökenlidir. Klasik batı müziğinin de iyi bir dinleyicisiyim. Rock’da ağırlıklı olarak 70’li, 80’li yılların müziklerine meraklıyım. Bugün hâlâ o müziklerin olduğunu düşünmüyorum, ne bileyim bir Pinkfloyd, bir Yes gibi büyük grupların bugün olduğuna inanmıyorum. Sonra tabii Türk müziğini de seçerek dinlerim, hepsi bana zevk vermez ama çok güzel eserlerini seve seve dinlerim. Tasavvuf musikisini severek dinlerim, türkülere bayılırım. Türküler ağlatır beni. Hele ehlinden bir şeyler çıktığı zaman damarlar gider yani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, Dede efendi dinlediniz mi?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet dinledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şöyle bir şey sorarsam; bir ramazan günü karşınızda bir tablo ve geri planda musikimizden bir eser çalmakta, bu sizin için nasıl bir durumdur.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim yaparken müzik çok az dinlerim. Pek dinleyemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, muhayyilede böyle bir şey düşünürsek ne tasavvur edersiniz...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman öyle şeyler denedim. Hatta öyle projeler gündeme geldi, yani resme bazı eserler karışsa, hatta onları eser haline dönüştürsem diye aklımın bir köşesinde var ama çıkmadı henüz. Demek ki diyorum daha nasip olmadı herhalde, bu şekilde başka bir çok proje var ama, onlar da kendine göre sıralanıyor, bende bir şeyler deniyorlar ama hepsinin bir sırası var. Mesela bir iki şey oldu öyle. Bunlardan birisi de şudur: Yıllar önceydi, 2000 sergisi öncesindeydi galiba, bir Kâbe tablosu yapmak istiyorum, büyük ölçekli bir tablo olacak bu, normal şartlarda ben tabloya başlarım ve o biter, geriye kendimce belirlediğim sürede çalışmaları kalır. Ama bu çalışmada öyle olmadı, sağa dönüyorum sola dönüyorum yok, çok uğraştım ama olmadı, çalışmayı yapamadım. O günlerde bir sabah hanım geldi dedi ki, ben rüyamda gördüm uğraşmasın biz ona yaptıracağız dediler, dedi. Öylece kaldım orada ve tabii çalışmayı bıraktım. Sene 2006’da bir sabah, tuvaller hazır durur bende evde arkada, o gün aldım tabloyu şövaleye koydum bir saatte bitti. İşte bu, dedim ya. Ama tabii detayına girilip işlenmesi gerekiyor ama ahkâm çıkmıştı ortaya. Evdedir o, evde durur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şu sıralar üzerinde çalıştığım Esma-ül Hüsna projesinde Cebbar ismini incelerken bir şey öğrendim. Cebbar isminin cebir kökünden geliyor olması ve bunun da iki kırık kemiği birleştirmek manasında olduğunu gördüğümde çok şaşırmıştım. Ve oradan şöyle bir yere ulaştım, Allah kulu için hayırlı olanı zorla murat ettirir ve zorla ona yaptırır, güzel olanı yani kafasına vura vura yaptırır. Burada ne söylersiniz bununla ilgili?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama orada bir mühlet vardır, onun bir mühleti vardır. Yani sıfatlar terkip olarak sürekli zuhur ettiği için, size muradı yönelttiğinde ve siz sırt çevirdiğinizde bir yere kadar tekrarlanıyor, ama bir yerden sonra kesiliyor ve aynısını hemen başka birinden zuhur ettiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani o mutlaka zuhura gelecektir, size verilen fırsatı gördünüz gördünüz yoksa hemen başka birinden zuhur ediyor, öyle mi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, aynen öyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani aslında biz adam olmak istiyorsak antenleri açıp, onun ne söylediğine, ne vermek istediğine agâh olup bakmamız gerekiyor. Bu yeterli. Ve geleni anında değerlendirmek gerekiyor…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, hiç şakası yok, durum böyle. Şimdi insanlar şunu anlamıyorlar, ben hep diyorum ki bir hidrojen atomunun düzeni ile koskoca sistemleri ilişki halinde tutan bir kudret var ve senin hayatındaki milimetrik hesabını bile görür o. O yüzden rahat olmalı insan. O her şeyimizi görür. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, zuhuratın sonsuzluğu karşısında insanın durumu nedir sizce?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zuhuratın sonsuzluğu, tatması bitmeyecek bir şey. Şu an, bizim ‘an’ dediğimiz zaman aralığı içerisinde halimizden şikâyetçi miyiz, yok. Zaten sonsuzluk hep anların dizilimi değil mi? Belki hep böyle hissedeceğiz, belki yedi buçuk milyon yıl sonra bile yine aynı şeyleri aynı tatlarla yaşayıp göreceğiz, hiç yadırgamayacağız. Atmış yıl boyunca yadırgadık mı hiç, yok. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani biz yedi buçuk milyon yıl sonra bu anları bir güzel yaşıyor olacağız.&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ee, tabii, yaşıyor olacağız, bu mümkün. Burada ezeliyetle de ilintili şeyler var. Aslında birçok hatırladığımız şey ezeliyetten gelen şeylerdir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Yani burada ezel ve ebed iki boyut olarak bizim onu algılayabilmemiz için var aslında, onlar birbirinden ayrı değiller, öyle değil mi? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yok, tabii, biz iki aralık düşünüyoruz tabii olarak yani iki açı olduğu için, işte ezel ebed biri bu tarafa gidiyor diğeri öteki tarafa, ama yok öyle bir şey onların ikisi de aynı yerde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Burada biz çok ontolojik anlamda bir tablo koyduk ortaya, bu tabloda semavi kitaplar hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu aslında muhabbetin de aşkın da sonsuz bir zuhuru değil midir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlim perdeleri okumakla ziyadeleşiyor, semavi dinler de bu perdenin en muhteşemi ve en mükemmeli. Ve bu perdenin arkasında da hakikat var. Ve perde hakikate mani. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şimdi meseleyi biraz da bu tarafa doğru çekersek, ilham aldığınız şeyler nelerdir? Mesela İbn Arabî’yi ziyarete gittiniz, ondan bahsedebilir misiniz biraz, bu ziyareti doğuran duygu neydi sizde? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, onu ziyarete gittim. Bu biraz özel bir şeydi tabii. O zatın hem ilmi potansiyeline hem birikimine binaen gittim. Ondan edindiğim şeylere karşılık bir vefa ziyareti şeklinde oldu bu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, neler hissettiniz bu ziyaretinizde?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya kadar niye zahmet ettin be oğlum, bunu hissettim, yani gelinir gidilir böyle yerlere de, bu oralarda buralarda değil bunu da biliyorsun da sen zaten ya, neyse git dolaş güzel yerdir Şam yemeği falan, böyle bir şey hissettim. Eyvallah sultanım, dedim. Birkaç gün orada bulundum, cevapları yanlış yerlerde aramaları açısından insanların bu tür ziyaretlerine uzak duran birisiydim, öyleyimdir de, fakat oraya gitmek istedim ve de gittim. Ama beklediğim cevabı da aldım oradan. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bu tür ziyaretler yaptınız mı başka…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır, ilk defa. İbn Arabi’yi ziyaret ettim. Gittim, gitmek istedim yani.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki, Mevlana dediğimizde…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mevlana dediğimizde ben Mesnevi değil de Divan-ı Kebir derim. Divan-ı Kebirciyim yani. Her yerde Mesnevi anlatılıyor, Divan-ı Kebir’e bakılmıyor pek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bunu neye bağlıyorsunuz?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Orası yüksek bir kat… Divan-ı Kebir anlatacaksan o yüksek yere çıkman lazım. Çıkabiliyorsan anlatabilirsin. Buradan onu anlatamazsın. Normal gözle bakan birisi hezeyan der, şu der, bu der. Orada bir sürü şey var. Yalvarmalar, yakarmalar, isyanlar, misyanlar, nazlar, niyazlar… Bu alanı herkes enstrüman olarak kullanamaz. Rast gelirsen kelle bile gidebilir, yere yapıştırır adamı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Böyle olmasının da bir hikmeti vardır…&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde. Fütühat da öyledir aslında. Ben hep derim, fütühat, füsus falan bunlar öyle ders olarak öğretilmez. Niye? Sorarlar. Sana yazmadı ki! Meşayiha yazdı. Öğrenene değil, öğretene söylüyor. Kendisinden ilim çıkan adama söylüyor. Didaktik bir eser değildir yani, oturup da karıştıracaksın falan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;Edebiyat Ortamı, Sayı: 21, Temmuz-Ağustos&lt;/strong&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-348269414716914273?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/348269414716914273/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=348269414716914273' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/348269414716914273'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/348269414716914273'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2012/01/ressam-peyami-gurel-soylesierdal-cakr.html' title='RESSAM PEYAMİ GÜREL İLE SÖYLEŞİ/Erdal Çakır'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-sweAn5a-GLM/TxiJuVfnA5I/AAAAAAAAAWE/be-bWifEEAw/s72-c/peyami_gurel.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-6275295168938345351</id><published>2011-12-31T10:59:00.000-08:00</published><updated>2011-12-31T10:59:08.928-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='DERGİ'/><title type='text'>YENİ SAYI (OCAK-ŞUBAT 2012)</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-evNovMt5e1Q/Tv9bTFp7dGI/AAAAAAAAAVw/9mN5OzsuCEc/s1600/edebiyat_ortami_24_kapak-b%25C3%25BCy%25C3%25BCk.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; cssfloat: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="320" rea="true" src="http://4.bp.blogspot.com/-evNovMt5e1Q/Tv9bTFp7dGI/AAAAAAAAAVw/9mN5OzsuCEc/s320/edebiyat_ortami_24_kapak-b%25C3%25BCy%25C3%25BCk.jpg" width="227" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;EDEBİYAT ORTAMI’NDAN &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelecek sayımızın ekinde Şiir Yıllığı olacak. 2012 Şiir Yıllığı. Derginin beşinci, Şiir Yıllığının üçüncü yılı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl bir yayınevi kurmayı düşünüyoruz. Edebiyat Ortamı Yayınları adıyla. Öncelikle kendi kitaplarımızı yayınlamayı hedefliyoruz. Şimdilik hedefimiz bu. Zaman ne gösterir bilemeyiz. Edebiyat Ortamı’nın bir kadrosu oluştu. Çoğu genç. Derginin sürekliliği biraz da kitap yayınının gerçekleşmesiyle mümkün. Her metin bir gün kitaplaşmayı arzular. Edebiyat Ortamı’nda yazan, sadece bu dergi içerisinde yer almış olan şair ve yazarların her birinin ürünleri kitaplaşacak bir toplam oluşturmaya başladı neredeyse. Birer birer kitaba dönüşecek bu ürünler. Dağıtım meselesi büyük dert. Umarız, süreç bizi bu derde düşürmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat dergilerinde göze çarpan ilk ürünler şiirler oluyor. Doğaldır bu. Böyle olması da gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi şiir yayınlamak yetmez, yayınlanan ürünlerin bütünlük içerisinde bir yerinin olması da gerekir. Bir dergi için herhalde en büyük açmazlardan biri, kendi bütünlüğünü korumakta göstereceği gevşekliktir. Edebiyat, yazının dışına taşan, yazıyı da çevreleyen, bir tutum, bir titizlik, bir ilkelilik bütünüdür. Bu bütünlük duygusu ve tutumu, edebiyat eserini de edebiyat adamını da kendi efsanesini kurmaya davet eder. Edebiyat, efsanesiyle vardır çünkü. Büyüdür biraz. Yankıdır. Yanlışların ve doğruların ötesinde ve öncesinde bir üsluptur, bir varoluş biçimidir. Nasıl yazdığınız kadar nasıl duruş sergilediğinizle de ilgilidir. Yazarın hayatının yazıya dahil olması böyle bir şey olsa gerek. Dergi için de geçerli bu. Her sayı, bir üründür. Her dergi, bir yaşam ilkesidir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dergi için sanırım en kritik soru şudur: Geriye kaç şair, kaç yazar bırakabilecek? İddialı bir soru ama bir dergi için soruyu böyle sormaktan başka şans yok. Mecburi bir sorudur bu. Dergi, şair için, yazar için vardır çünkü. Bir amaç olmaktan çok bir araçtır. Dergiyi zamana yayacak olan, onu geleceğe açıklayacak olan, onun efsanesini kuracak olan asıl gerçek, yayımladığı metinlerden çok kaç kişinin efsanesine yol arkadaşlığı yaptığı, kaç efsanenin kurulmasına katkı sağladığı gerçeğidir. Hayır, pohpohlamadan, öne sürmekten bahsetmiyoruz. Efsane başka bir şey. O, şiirin ve şairin, yazının ve yazarın ikisinden birden ve kendiliğinden neşet eder. İç dinginliktir, yeteneğin ve emeğin parlayışıdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dergiyi okurun elinde tutacak olan, bu parlayışa muhatap oluşudur. Bu parlayışın verdiği heyecandır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir dergi için, “bir dergi” olmak yeter. İlkeli, bütünlüklü, kendine özgü ve titiz. Edebiyat Ortamı, bunu amaçladı, amaçlıyor. Günümüzde derginin ve dergiciliğin üzerine atılmış olan toprağı temizleyecek ve onu parlatacak başka bir çare de görünmüyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.A. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-6275295168938345351?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/6275295168938345351/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=6275295168938345351' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6275295168938345351'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6275295168938345351'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2011/12/yeni-sayi-ocak-subat-2012.html' title='YENİ SAYI (OCAK-ŞUBAT 2012)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-evNovMt5e1Q/Tv9bTFp7dGI/AAAAAAAAAVw/9mN5OzsuCEc/s72-c/edebiyat_ortami_24_kapak-b%25C3%25BCy%25C3%25BCk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-3654125847354391449</id><published>2011-12-12T10:34:00.000-08:00</published><updated>2011-12-12T10:44:06.005-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI-23 (KASIM-ARALIK 2011)</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-yPbax2Ht-5g/TuZJp0VgOJI/AAAAAAAAAVA/Ffo478xFbIY/s1600/23_kapak-B%25C3%25BCy%25C3%25BCk.jpg"&gt;&lt;img style="MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 282px; FLOAT: left; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685312562374129810" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-yPbax2Ht-5g/TuZJp0VgOJI/AAAAAAAAAVA/Ffo478xFbIY/s400/23_kapak-B%25C3%25BCy%25C3%25BCk.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI'NDAN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı, gelecek sayıyla birlikte dört yılını tamamlamış olacak. &lt;br /&gt;Bu iyi.&lt;br /&gt;Dünya değişiyor.&lt;br /&gt;Bu değişimde iyi olan pek az şey var.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızın şairleri Mustafa Aydoğan, İrfan Çevik, Cevdet Karal, Ali Ayçil, Emre Döğer, A.Barış Ağır, Adem Özdağ, Bülent Ata ve Kübra Bilgin. &lt;br /&gt;Sadık Yalsızuçanlar’ın öyküsünün adı “Bir Elif Görünüyordu Başında”. Severek okuyacağınızı tahmin ediyoruz.  Yunus Nadir Eraslan’ın öyküsü ile dergimizde ilk defa öyküsü yayınlanan Oğuzhan Dursun’un öyküsünün de ilginizi çekeceğini umuyoruz.&lt;br /&gt;Hilal Karahan bu sayımıza Hallac-ı Mansur’un Tavâsîn adlı kitabını değerlendiren bir yazı ile katıldı. Emek verilmiş derinlikli bir metin. Gelecek sayıda da devam edecek bu yazıyı okurlarımızın dikkatine sunuyoruz.&lt;br /&gt;Bu yılın Nobel Edebiyat Ödülü bir şaire verildi: Tomas Tranströmer’e. Norveç’li şairi tanıtan kısa bir çeviri yazıya ve şiir çevirilerine yer verdik.&lt;br /&gt;Turan Karataş, Salah Birsel’in denemeciliği üzerinde durdu. Yunus Melih Özdağ da bu yıl arka arkaya iki şiir kitabı yayınlayan Erdal Çakır’ın şiirine değindi.&lt;br /&gt;Bu sayımızın söyleşisini Prof.Dr. Orhan OKAY ile gerçekleştirdik. Değerli Hocamız ile edebiyattan edebe uzanan o kısa ama zahmetli yolu konuştuk.&lt;br /&gt;Kahraman Çayırlı bir sinema yazısı ile katıldı bu sayımıza. Şevin Cezooğlu’nun sinema yazıları da sürüyor.&lt;br /&gt;Hasan Hüseyin Torun, Taraf gazetesinde yer alan bir yazıda dile getirilen hususları eleştirel bir bakışla yorumladı. Sinan Erdem ise “Başkası En Yakın Anlamdır” diyor.&lt;br /&gt;İbrahim HAS, bir sûfî. 17. Asırda yaşamış. ‘Bütün Kitapları Yırt, Götür Denize At’ başlıklı dervişane bir metnini, bu tür metinlerin has okurları için sayfalarımıza aldık. Belki de Gökhan haklı. Derginin tamamını bu tür yazılarla doldursak bile olur… Hakikat ehlinin bir cümlesi bile bazen her şeyi fazlasıyla izah ediyor.&lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-3654125847354391449?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/3654125847354391449/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=3654125847354391449' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3654125847354391449'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3654125847354391449'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2011/12/edebiyat-ortami-23-kasim-aralik-2011.html' title='EDEBİYAT ORTAMI-23 (KASIM-ARALIK 2011)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-yPbax2Ht-5g/TuZJp0VgOJI/AAAAAAAAAVA/Ffo478xFbIY/s72-c/23_kapak-B%25C3%25BCy%25C3%25BCk.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4339501307137252895</id><published>2011-02-28T09:51:00.000-08:00</published><updated>2011-05-06T14:42:57.446-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>SAYI:19 (MART- NİSAN 2011)</title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-zf9jf7VgO_g/TWvhl-oJJNI/AAAAAAAAAT4/xYxXGnH7_qI/s1600/19.%2BSAYI%2BKAPAK.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;EDEBİYAT ORTAMI'NDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiir yıllığının ikincisini bu sayıyla birlikte okurlarımıza sunuyoruz. Geçen yıl hazırladığımız yıllık geniş bir ilgi uyandırmıştı. Bu yıllığın da ilgi uyandıracağını umuyoruz.&lt;br /&gt;Ayrıca, okurlarımız, gelecek sayımızın ekinde yeni bir yıllık bulacaklar: EDEBİYAT ORTAMI ÖYKÜ YILLIĞI. Yıllığı Sadık Yalsızuçanlar hazırlıyor. Öykü yıllığı, öyle sanıyoruz ki Türk öykücülüğüne bir hareketlilik getirecek ve kendi alanında belki de bir ilk olarak Türk öykü tarihinde mütevazı bir yer edinecektir.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Biz yıllıkları hazırlarken dünya da değişime hazırlanıyordu. İslam ülkelerinde öteden beri süregelen siyasal mantığın değişmeye başladığına şahit olduk/oluyoruz. Ortadoğu ve Afrika kıtasındaki İslam ülkelerinde halkın sesi meydanlara taştı. Sancılı süreçler yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Umarız bu ses, kendi kadim geleneğinin yankısına dönüşerek geleceğe bir manifesto olur.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızın şairleri İrfan Çevik, Cevdet Karal, Emre Döğer, Yunus Melih Özdağ, A. Barış Ağır, Muhammet Safa, Tamer Sağır ve Kübra Bilgin.&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı 2010 Şiir Ödülünü alan şairlerimizle söyleşiler yaptık. Cihat Duman, Vural Uzundağ ve Abdussamed Bilgili ile yaptığımız bu söyleşileri ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Ayrıca Turan Karataş ile yeni çıkan kitabı Şiirin Ardında’yı ve günümüz şiirini konuştuk.&lt;br /&gt;İrfan Çevik başkasının evinde ziyafet verilmeyeceğini izah ederken, Gökhan Özcan geçen aylarda çok konuşulan bir konuyu yorumladı: Tv dizileri ve tarih anlayışı.&lt;br /&gt;Biri çeviri olmak üzere üç güzel öyküye yer verdik. Öyküleri severek okuyacağınızı düşünüyoruz. Özellikle Mustafa Başpınar’ın öyküsüne dikkatlerinizi çekmek isteriz.&lt;br /&gt;Yılmaz Yılmaz, öykü ve öykücüler üzerine kısa kısa notlar düştü.&lt;br /&gt;Hasan Hüseyin Torun, Varlık dergisinin şubat sayısında yer alan bir soruşturmayı eleştirel bir bakışla okudu ve yorumladı.&lt;br /&gt;Erol Yılmaz, hep tekrar edilen bir konuyu yeniden yazdı. Televizyon izlemenin kötülüğü ve kitap okuma ‘alışkanlığı’ üzerinde durdu.&lt;br /&gt;Okuma Salonu bölümünde, iyi kitaplar üzerine yazılmış iyi yazılar bulacaksınız.&lt;br /&gt;Son sayfalarımızda ise Mustafa Aydoğan’ın üç şiirine yer verdik.&lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4339501307137252895?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4339501307137252895/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4339501307137252895' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4339501307137252895'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4339501307137252895'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2011/02/sayi19-mart-nisan-2011.html' title='SAYI:19 (MART- NİSAN 2011)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4498679698625216087</id><published>2011-01-16T05:49:00.000-08:00</published><updated>2011-01-16T05:59:14.843-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Söyleşiler'/><title type='text'>PROF. DR. SADETTİN ÖKTEN İLE MEDENİYET ÜZERİNE SÖYLEŞİ/Sadık Yalsızuçanlar-Mukaddes Mut</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TTL4M6Lf52I/AAAAAAAAATM/UMu76FsJOxo/s1600/okten3.jpg"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 269px; height: 350px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TTL4M6Lf52I/AAAAAAAAATM/UMu76FsJOxo/s400/okten3.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5562781390415587170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Prof. Dr. Sadettin Ökten: Mimar Sinan Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Saadettin Ökten, 1 Eylül 1942’de Beyazıt Soğanağa’da dünyaya geldi. 1949 senesinde Koska’daki Koca Ragıp Paşa İlkokulu’na okumayı bildiği için ikinci sınıftan başladı. İkinci okulu ise, Kabataş, Darüşşafaka ve Vefa Liselerinin unutulmaz edebiyat hocası ve imam hatip okullarının kurucusu Mahmud Celaleddin Ökten’in yani babasının dost sohbetleridir. 1953 senesinde Vefa Lisesi’ne kaydolan Ökten, lise tahsilini tamamladıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’ni kazandı. &lt;br /&gt;Üniversiteyi Yüksek İnşaat Mühendisi olarak bitirmesine rağmen şehir ve medeniyet, özellikle de İslam medeniyeti konularındaki entelektüel birikimiyle nice söylemlere imza atan Prof. Dr. Saadettin Ökten, özellikle medeniyet perspektifli okuma, yazma ve söyleşilerini sürdürmektedir. Ötüken Yayınlarınca okura sunulan, Yahya Kemal'in Rüzgarıyle : Düşünceler ve Duyuşlar kitabı dışında çok sayıda makale, deneme ve söyleşisi bulunmaktadır.&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Anadolu’nun İslam irfanıyla tanışması nasıl bir süreçte olmuştur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Moğol istilası ve Haçlı seferleriyle İslam dünyasının ortaya koyduğu durum çok vahim bir durum. Bir taraftan medeniyetin ekonomik temelleri çöküntüye uğrarken hayat damarları kesiliyor, diğer taraftan sosyal hayatta büyük çalkantılar olunca; bilim, felsefe, düşünce gelişemiyor. Daha doğrusu onları besleyen büyük gönül adamları, ruh adamları çok rahat ortaya çıkamıyor. Ve bir tedirginlik var İslam dünyasında. Bu büyük tedirginliğin ürünü olarak adeta İslam medeniyeti kendisine yeni bir vatan-mekân arıyor. İşte bu mekânı da Anadolu’da buluyor. Anadolu’ya gelen bildiğimiz iki büyük isim var. Bunlardan bir tanesi Mevlana Celaleddin-i Rumi, diğeri de Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli. Bunların ikisi de Horasan’dan gelmişler Anadolu’ya. Ve menkıbeyle bilim arasında burada bir takım çelişkiler, çatışmalar var ama genel manada söylemek durumundayım hadiseyi. Horasan’da yetişmişler, Maveraünnehir’de yetişmişler ve ondan sonra oradaki atmosferin, sosyal şartların elvermemesi nedeniyle uzun bir yolculuk yapmışlar. Önce Horasan’dan İran’a geçiyorlar, oradan Irak’a iniyorlar, oradan mutlaka Kâbe’ye uğruyorlar. Suriye üzerinden geçerek Anadolu’ya geliyorlar ve Anadolu’da yerleşiyorlar. Bu yolculuk bugünkü gibi değil, birkaç sene sürüyor. Her gidilen yerde uzunca süre kalınıyor. Gidilen yerde adeta bir kültürel alışveriş yapılıyor. Yani İslam dünyasının içerisinde bir büyük daire çiziyorsunuz. Gittiğiniz yerdeki insanlarla tanışıyorsunuz. Hiç şüphesiz bilginlerle ve mistiklerle tanışıyorsunuz. Şeyhlerle, manevi liderlerle tanışıyorsunuz ve onlarla alışverişte bulunuyorsunuz. Bu iki büyük zat tek başlarına gelmiyor etraflarında çok kalabalık talebe halkası var. Üstat ve öğrenciler ekol olarak geliyorlar. Bu kimseler adeta İslam dünyasının o günkü aktüel durumunu bütün birikimleriyle, adeta her kovandan bal alarak geliyorlar Anadolu’ya yerleşiyorlar. Ve burada ister irşada başlıyorlar deyin, ister yeni bir sosyal düzenin temellerini atarak yeni bir hayat anlayışını ortaya koyuyorlar deyin, isterseniz Anadolu’yu dönüştürüyorlar deyin, isterseniz mayalandırıyorlar deyin hiçbir şey fark etmiyor. Bu insanlar Anadolu’da yeni bir medeniyetin temelini atıyorlar. Yahut bir medeniyetin yeni bir yorumunun temellerini atıyorlar. Bir hayat tarzı kuruyorlar. Bu insanların Anadolu’da yetişmiş iki iz düşümü var. Bunlara biz Anadolu’nun dört direği diyoruz. Etrafı Erbaa eski tabirle. Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli’yi söyledik. 15. 16. yüzyılda gelen iki önemli zat var. Hacı Bayram Veli, Şeyh Şaban-ı Veli. Bu dört direk ile Anadolu bir manada ruhsal bir dönüşüm geçiriyor. Şöyle söylemek belki daha açıklayıcı olabilir. Gerek Mevlana, gerek Hacı Bektaş, Anadolu’ya geldikleri zaman belli bir mahalle yerleşiyorlar ve burada o dönemin şartları içinde üretime başlıyorlar, tarım yapıyorlar fakat bu üretimin tüketimi çok önemli. Bu tüketimin ana çizgisi “seha” yani cömertlik, tasadduk, hizmet bu çizgide gelişiyor. Üretirsiniz ama ürettiğinizi bir manada kendinize saklarsanız bir başka hayat biçimi ortaya koymuş olursunuz. Sosyal tabakalaşmayı hızlandırırsınız. Aradaki farkı açarsınız. Hâlbuki bunlar böyle yapmıyorlar, ürettiklerini paylaşıyorlar. Kimlerle? Herkesle? Tarihi kaynakların söylediğine göre bunlar geldiği zaman Anadolu’da, henüz devam eden bir Türkmen göçü var Batıya doğru devam eden. Bu Türkmenler, Maveraünnehir’den kopup gelen Türkmenler. Ayrıca Anadolu’nun yerli Hıristiyan, Ortodoks halkı var. Ayrıca Moğol istilasından devam edip gelen Moğol göçü var. Bu insanlar bu Türkmenlere,  Anadolu’nun yerli Ortodoks halkına ve gelen Moğollara eşit mesafede duruyorlar. Bir hikâyecik ekleyeyim burada. Yine bilgilerimize göre Hacı Bektaş Anadolu’ya geldikten bir müddet sonra Ahmet Yesevi bir başka öğrencisini, Sarı Saltık’ı Anadolu’ya yolluyor, üç yüz kişiyle beraber. Onun da öğrencileri var ama o bir üstat. Bu kafileyi Sulucakarahöyükte Hacı Bektaş misafir ediyor. Ve bir müddet sonra Kuzey Anadolu’nun bir limanından Rumeli’ye geçiyor ve orada mayalanma başlıyor. Bunlar bildiklerimiz. Benim tahminime göre bilmediğimiz daha birçokları var. Ve Sarı Saltık, Rumeli’de, Rumeli halkı üzerinde çok etkin oluyor. Halkın büyük bir kısmı hem farklı ırki kökenlerden geliyor, hem de Hıristiyan ya da farklı dinlere mensup. Sarı Saltık yıllar sonra Rumeli’de öldüğü zaman oradaki halk, bu bizdendi bu bizim bir azizimizdi, bizim şeyhimizdi, bizim büyüğümüzdü diye hepsi sahip çıkıyorlar. Bu, şunu çok net ifade ediyor. İnsana hizmet esas. Dolayısıyla Anadolu’nun dönüşümündeki anlayış üretelim ve hep birlikte hizmet esası üzerinde merhamet ve şefkatle bu üretimi paylaşalım. Hepsi benim olsun değil. Buradaki kırılmayı şöyle ifade edeyim size. Bir kapitalistin böyle düşünmesi mümkün değildir. İşte Anadolu’daki dönüşümün temel öğesi, temel anlayışı bu hizmet anlayışıdır. Çünkü bu insanlar biliyorlar ki, bütün bu kullar kendi itikatlarına göre, İslam itikadına göre Allah’ın kullarıdır ve Allah’ın kulları olduğu için bunlar hizmete layıktırlar. Bunlara hizmet edilmelidir. Çünkü insan en şerefli mahlûktur. Eşref-i mahlûkattır. Dolayısıyla insanın o mevkii ihraz edebilmesi için o hizmeti bu şefkati, bu merhameti görmesi lazımdır ki, bir noktadan sonra kendisini ıslah etsin ve bir manada kendisiyle beraber bütün cemiyeti yaşanabilir bir dünya haline getirebilsin. Bugün bütün sıkıntımız post-modern çağda paylaşım sıkıntısıdır. Var olanlar varlıklarına doymuyorlar, yok olanların ise aczi, zafiyeti, çilesi ise gün be gün artıyor diye düşünmekteyim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İrfani, batıni, sufi  geleneklerin beslediği Osmanlı’da nasıl bir insan tasavvuru var?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu irfani, batıni, sufi dediğimiz zaman bunlar zaten iç içe. Sufizm bizim tasavvuf dediğimiz hadise zahir-batın bütünlüğünü ele alır, irfan dediğimiz hadise de ilim ve irfan ikilemiyle ortaya çıkar. İlim bir manada akla hitap eder. İrfan ise gönle hitap eder. İşte hani incelik, zarafet, düşüncelilik dediğimiz hadise. İnsan hiçbir zaman nereden geldiğini ve niçin gönderildiğini unutmamalı, nerden geldiği ve niçin gönderildiği noktasındaki genel ve kendisine tebliğ edilen evrensel anlayışa göre hayatını tanzim etmesi gerekir. Yalnız bu çizgide şunu hemen söyleyeyim. Sufi gelenek kesinlikle zahiri ihmal etmez. Yani aklı kesinlikle ihmal etmez. Belki son zamanlarda ortaya çıkan ve toplumda yanlış anlaşılan bir görüş var. O da şu: İslam medeniyeti hele Osmanlı dediğimiz toplumsal anlayış, Osmanlı düşüncesi, Osmanlı anlayışı, Osmanlı estetiği, zevki, Osmanlı duygu dünyası hiçbir zaman zahiri ihmal etmez. Zahir için, dünya için, madde için gereken bütün önlemlerin alınmasını öngörür. Ama bilir ki hayat sadece dünyadan, zahirden ibaret değildir. İnsanın ruhi bir tarafı vardır, gönül tarafı vardır, duygusal tarafı vardır. O duygusal boyutun da İslam dünyasının, İslam itikadının kendine özgü usulüyle terbiye edilmesi, zenginleştirilmesi ve nihai gayesine erdirilmesi icap eder. Dolayısıyla batıni, sufi, irfani görüş bir anlamda hem maddenin, hem mananın belli bir kompozisyon içerisinde, ahenk içinde birbirine bağlanması, hayatın bir bütün olarak yaşanması demektir. Ama burada hemen şunu söyleyeyim. İslam itikadında veya sufi, irfani anlayışta mana maddeye hâkimdir. Madde manaya hâkim değildir. Mananın üzerindeki güç ile ruhi enerjiyle ister ona sevgi, aşk deyin, ister tevekkül deyin, ister tevazu deyin mananın üstünlüğüyle siz maddeye hükmedersiniz. Bunun tam tersini düşünsek yani bir manada maddeyi mananın üzerinde kabul etsek işte o zaman dünyayı yaşanmaz hale getiren biçim ortaya çıkar. 20. yüzyılın başında insanlar bu biçimin farkında değillerdi. Kısaca söylemek gerekirse madde, makine, mekanik sizi yönetmeye başlar. Bir insan olarak ise, maddenin manayı yönetmesi, maddenin beni yönetmesi bana çok ağır geliyor. Ben maddeyi yönetmeliyim. Çünkü yine İslam düşüncesinin ana kaynaklarında bütün bu evrenin insanın emrine verildiği ifade edilmiştir. Yani insana musahhar kılındığı ifade edilmiştir. Dolayısıyla insanın kendi iç dünyasıyla, daha doğru söyleyelim gönlüyle, kalbiyle o zengin deruni dünyasıyla hayatı yaşaması ve maddeye hükmetmesi lazımdır. Maddenin insana hükmetmesi halinde ortaya çıkan insani boyut - bunun reddi mümkün değil- nefis adını verdiğimiz boyuttur. Ama bizim bir gönlümüz var, bir ruhumuz var ve bir nefsimiz var. Eğer nefsimizin esiri olursak ki o bir anlamda maddenin manayı yönetmesidir. Ortaya çıkan insan tipi isterseniz onu da söyleyelim işte hiçbir şeyden tatmin olmayan, hayatın bütün boyutlarını yaşadığı halde mutlu olamayan, iç dünyasında kendisiyle, çevresiyle, varlığıyla kavgalı, dış dünyasında ise çevreyle kavgalı, tatmin olmayan bir insan tipidir. Bu insan tipi bugün maalesef dünyamızı yaşanmaz hale getirmiştir. Çok kısa bir örnekle bitirelim. İşte küresel ısınma yaşanmazlığın veya işte bu büyük kıtlık veya büyük savaşlar bu yaşanmazlığın ürünleridir,  göstergeleridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Anadolu’da oluşan ve gelişen medeniyetin mimari, şiir, musiki, edebiyat gibi alanlarda ortaya koyduğu seviye nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; Medeniyet bir değerler bütünüdür yani hayatı anlamlandıran, size hayatın gayesini söyleyen, size bir anlamda kendinize bakışınızı ifade eden, siz kimsiniz, nesiniz, nasılsınız onu ifade eden, fonksiyonunuz nedir bunu ifade eden, sonra diğer insanlara bir anlam kazandıran ben varsam diğer insanlar nedir ve sonra zamanı ve hayatı anlamlandıran ve maddesel dünyayı, evreni anlamlandıran bir görüşler bütünüdür medeniyet, fikirler bütünüdür. Ve hiyerarşiktir çünkü kendi arasında bir mantıksal yapısı vardır. Yani amor veya mozaik türü bir yapılanma değildir. Bir yerden başlarsınız ve bir yerde bu işi bitirirsiniz. Bu medeniyet hem sizin zihninize hitap eder, yani aklınıza hitap eder hem de gönlünüze hitap eder. Bütün medeniyetlerin bu iki boyutu vardır. Ama bazısında akla hitap eden boyut daha öndedir, baskındır. Mesela modern Batı uygarlığında böyledir. Katolik kilisesinin bir anlamda hegemonyasından kurtularak kendini aklın özgürlüğüne terk eden Batı uygarlığındaki medeniyet anlayışında akli plan çok öndedir. Buna karşılık gönül planı daha geriye bırakılmıştır. Ama İslam medeniyetinde bunun tersidir. İnsan gönlüyle yaşar, aklıyla hayatın problemlerini çözer. İslam medeniyetinde akıl, gönlün emrindedir. İşte bu bir anlamda kuramsal bir yapıdır. Yani kitapta vardır, sonra sünnette kendisini ortaya koymuştur. Ama bir toplum İslam ile karşı karşıya kalıp İslamiyet’i kabul ettim dediği zaman nasıl yaşayacak? Yani bu medeniyet anlayışının, bu sistemin hayata intikal etmesi lazım, gündelik hayata intikal etmesi lazım, üretime intikal etmesi lazım, tüketim biçimlerinde görünmesi lazım. Biraz evvel söylemeye çalıştım. Üretecek, nasıl tüketecek, sırf kendi mi tüketecek, yoksa onu bir yere yığacak, depolayacak mı, sermaye terakümünde olduğu gibi yoksa paylaşacak mı? Bu paylaşılırken bir anlamda Türkçe’de çok güzel sözler vardır. Kaşığıyla yediriyor, sapıyla çıkarıyor derler. Böyle mi yapılacak yoksa sadece siz de benim inancıma göre aynı Allah’ın kullarısınız ve sizler de benim bu üretimimden bana nasip olan bu üretimden pay sahibisiniz mi denecek. Ve bu hizmet, bu ikram adeta bir ilahi vazife olarak hiç yüksünmeden ve kimseyi incitmeden mi yapılacak? Ticaret nasıl yapılacak? Eğitim nasıl yapılacak? Bütün bunlarla beraber bir gündelik hayat yaşama biçimi ortaya çıkıyor ki biz buna ‘kültür’ diyoruz. İşte bu kültürün içinde bir miktar da duygusal boyutun ifade edilmesi var. Buradan da sanatlar ortaya çıkıyor. Bütün insanlarda bir duygusal boyut vardır. Akşam geldiği zaman gün bitmiştir ya bir şiir, ya bir müzik ya bir hikâye ile uğraşmak ister insanlar veya coşkulu zamanlarında bu düğünler olabilir, bayramlar olabilir veya hüzünlü zamanlarında kendi kendisine yalnız kalmıştır bir dağ başında veya bir garip sabah vaktinde bir name söylemek durumundadır. Veya bir şiir okumak durumundadır. Şiir ahenkli söz. Darası alınmış söz diyorlar şiire. O da bir söz ama düz yazıdan farklı bir söz işte. İslam medeniyeti insanı da bu noktada hem bir hayat biçimi ortaya koyuyor Anadolu’da ve Rumeli’de Osmanlı coğrafyasında, hem bir ticaret biçimi ortaya koyuyor, hem bir eğitim biçimi ortaya koyuyor. Aynı zamanda duygusal boyutlarını ifade eden sanatlarını gündeme getiriyor. Bu sanatların içerisinde mimarisi var, musikisi var, plastik sanatları var. Mesela hat var, ebru var, cilt var ve bizde heykel yok ama heykelin bir manada soyut heykel manasında fevkalade ilginç örnekler ortaya koyan mezar taşları var, kitabeler var. Adeta biblo niteliğinde çeşmelerimiz var. Dolayısıyla bütün bunlarla beraber bir yapı ortaya çıkıyor. Ve tabi müthiş bir şiir var Osmanlı şiiri, klasik şiir var. Bütün bunlar İslam medeniyetinin duygusal boyutunun maddeyle ifade edilmesidir. Dolayısıyla İslam medeniyetinin paylaşıldığı, İslam medeniyetinin değer yargılarının gündeme geldiği, o değer yargılarıyla hayata bakıldığı bütün coğrafyalarda bu eserlerin etkileri, yankıları, yansımaları söz konusudur. Bu eserler ile Batı uygarlığının eserlerini karşılaştırdığımız zaman orada da uzun bir Hıristiyan ortaçağı geçmiştir ki gotik katedraller o Hıristiyan ortaçağının ortaya koyduğu o muhteşem yapılardı. Farklı bir medeniyet anlayışının, farklı bir mistik düşüncenin yapılarıdır onlar da. O gotik katedrallerin içinde daha sonra ortaya çıkan o mistik müzik ki onun üstadı Bach, Vivaldi onlarla ortaya çıkan bir müzik vardır. Sonra Batı uygarlığı eline geçirdiği büyük teknolojik üstünlük nedeniyle kendisini evrensel olarak ilan etmiştir. Yani bütün cihanın varabileceği son nokta olarak ilan etmiştir. Tabi bunun böyle olmadığını, Batı uygarlığının çok kalitede insanları bilmektedirler. Ama ne yapalım ki şu anda rüzgâr böyle esiyor. Bu rüzgâr 20. asrın başında çok daha kuvvetli esiyordu. Batı uygarlığının ürettiği bütün değerler, bütün biçimler, bütün sanatlar evrensel varsayılıyordu. Ama yine Batı uygarlığının içinden çıkan bir takım önemli isimler bunun evrensel olmadığını, belli bir döneme, belli bir coğrafyaya ve belli bir medeniyet anlayışının hayata yansıması ki o dönem isterseniz şöyle söyleyeyim: Aydınlanma, aydınlanma sonrası, bilimsel devrimler, sanayi devrimi, modern çağlar olarak ifade edelim. Ortaya çıkan, çıktığı mekân Avrupa mekânı olarak ifade edelim ve dayandığı temel rasyonalite olarak söyleyelim. Bu özellikler içerisinde bunun evrensel olması mümkün değildir. Bunu gördüler, bunu ifade ettiler. Ama tabi evrensel sözcüğü çok sihirli bir sözcük. İnsanları çok etkiliyor. Buna karşılık İslam sanatları uzun yıllar Batıda yok sayıldı. Veya primitif art olarak görüldü. Ama sonra Batılılar da gördüler ki İslam sanatlarını reddetmek mümkün değil. Ve şu çok önemli bir noktadır. Bu sanatların çıkış noktaları farklıdır. Batı sanatının çıkış noktası yine duygusal bir boyuttur, estetik bir yaklaşımdır. Ama çıkış noktası hayata ve insanlara daha doğrusu ferde farklı bir bakış ile ortaya konmuştur. İslam sanatlarının çıkış noktası ise yine duygusal bir boyuttur. Ama temelinde hayata, insanlara ve ferde Batıdan farklı bir bakış açısını ortaya koyan bir sanat sistemidir. İslam sanatının temelinde ‘zihniyet’ kavramı yatar. Batı sanatının temelinde ise ‘isyan’ kavramı yatar, karşı çıkma, başkaldırı kavramı yatar. Dolayısıyla İslam sanatlarının bunun son dönemdeki büyük yorumu olan Osmanlı birikimini bugün İslam medeniyet ailesi içerisinde çok büyük bir yeri vardır. Ancak bu sanatları İslam medeniyet ailesinin müntesipleri pek tanımıyorlar. Şimdi bir kimlik arayışı içinde oldukları için tanımak ihtiyacını hissettiler. Adeta bir sanat alkalisi yapar gibi mimariyi, şiiri, hattı, musikiyi tanıma istekleri temayülleri, gayretleri başladı ama bu devam edecek. Ortaya konan eserlerin tanınmasından, içselleştirilmesinden ve yorumlanmasından sonra İslam medeniyetinin kendi temel çizgisi üzerinde, kendi hayat damarı üzerinde yeni filizlerin, yeni yorumların çıkacağından benim hiçbir şüphem yok. Ama biraz zaman alacak. Bunu şunun için söylüyorum. Ortaçağ İslam dünyasına baktığınız zaman özellikle mimari çok enteresandır. Çünkü somuttur. Şiiri, musikiyi çok kolay yakalayamayabilirsiniz ama mimariyi yakalamak çok daha kolaydır. Görüyorsunuz ki ortaçağ İslam dünyasında mekânların yorumu çok farklı ama yine özgün. Ama modern zamanlarda Osmanlı yorumundaki İslam dünyasında mimari mekânların yorumu aynı kökten beslenen farklı bir dal gibi, farklı bir yorum ortaya konmuş. O zaman ben şunu çok rahat söyleyebilirim veya düşünebilirim. Peki, post modern zamanlarda, modernite sonrası zamanlarda aynı kökten beslenen farklı bir yorum ortaya konamaz mı? Çok rahat konabilir diyorum. Bu noktadaki fikrimde bu şekilde ortaya çıkmış oluyor. Bu noktaya gelirken bir medeniyet anlayışını, Anadolu’da bunun bir dönüşüme yol açtığını ve modern zamanlarda, modern zamanları şunun için kullanıyorum onu da isterseniz söyleyeyim, Batı medeniyetine baktığınız zaman yeni ve yakın çağ demiyor, modern zamanlar diyor. Yani ortaçağdan sonra olan zamanlara modern zamanlar diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Modern zamanlardan tam olarak kasıt nedir?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yani orta zamanlardan sonra ortaçağlardan sonra modern zamanlar başlıyor. O bizde o işte Fransız ihtilaline kadar yeni çağ, Fransa’dan sonra Yakın Çağ filan gibi tabi şimdi esasında postmodernite geldi ama biz henüz daha yakın çağ yaşıyoruz. Yani bizde de böyle bir kavramsal karmaşa söz konusu şu anda. Benim bildiğim, gördüğüm kadarıyla. Yani artık 20. asrın başındaki gibi insanlar düşünmüyorlar, öyle yaşamıyor, öyle üretmiyorlar, öyle tüketmiyorlar. Veya öyle kullanıyorlar ama biz hala yakınçağları yaşıyoruz. Yani bu bir medeniyet anlayışının kesinti noktalarını, kırılma noktalarını ifade eder bu sözcükler Ortaçağ başkadır, Yeniçağ başkadır, Yakınçağ başkadır. Hâlbuki Batı bunu çok rahat ifade etti. Ortaçağ dedi sonra Modern Zamanlar dedi şimdi de Modern Sonrası diyor. Şimdi burada kavramsal bir netlik var. Ama bizde o kavramsal netlik henüz daha yok. Şimdi ben şuna gelmek istiyorum. Peki, güzel, tamam  şiirde, sanatta, ticarette, ekonomide ve siyasal düzende yeni bir medeniyet yorumu olarak ortaya çıkan  Osmanlı asırları işte 15. 16. 17. asır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sonra ne oldu? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet sonra ne oldu diyebilirsiniz. Yani tarihi süreç itibariyle 1699 Karlofça ondan hemen önce başlayan süreç 1683, 2. Viyana Muhasarası ve büyük hezimet ve ondan sonra başlayan çöküş dönemi.  Bu nokta üzerinde isterseniz biraz konuşalım. Şimdi ben şöyle bakıyorum hadiseye. Bir defa bir medeniyetin ve o medeniyeti yaşayan toplumun yani o medeniyetin kültürünü üreten toplumun hayatının muhtelif veçheleri var. Siyasal ve askeri veçhe. Şimdi öyle toplumlar var ki ufak bir tarihi gezinti yapsanız o toplumların hemen adını görebilirsiniz, varlığını görebilirsiniz. Tarihte hiçbir askeri başarısı yok ama o toplum bilimiyle, sanatıyla, felsefesiyle gündelik yaşama, özgün yaşama biçimiyle var ve çok ilginç bir toplum. Böyle toplumlar var dünya üzerinde. Ben burada söylemiyorum biraz da merak olsun diye belki insanlar bakarlar, araştırırlar diye. Dolayısıyla bizim bu Hammer tarihinden etkilenerek ortaya koyduğumuz ve çok da hoşumuza giden tırnak içinde tabi bu hoşuna giden hafif bir mizahi tabir burada kullandığım. Askeri yorum sadece bir veçhemizi ifade ediyor. Yani bir medeniyeti yaşayan toplumun hayatı sırf askeri zaferler veya mağlubiyetlerle ifade edilemez. Sırf bu alana hapsedilemez. O toplumun içinden çok hoş insanlar çıkabilir. Mesela bakıyorsunuz Çeklerden bir Kafka çıkıyor. Çekler uzun yıllar Prusyalıların, Almanların zaman zaman Rusların baskısı altında kalmışlar. Ama bir Kafka çıkıyor postmodern zamanların öncüsü niteliğinde. Bir örnek verdim size. Bu örnekleri çok artırabilirsiniz. Lehistan bugünkü adıyla Polonya uzun yıllar modern zamanların sonlarına doğru uzun yüzyıllar hiçbir siyasal etkinlik gösterememiş. Boyuna parçalanmış, esir olmuş, esaret altında kalmış ama bir Frederich Schopen çıkarmış mesela. Evet, bunun gibi bir Madam Curie çıkarmış. Kocasının soyadını aldığı için esas Polonyalı o kadın. Dolayısıyla hadiseye böyle bakmak lazım. Yani bu siyasal ve askeri gözlüğü artık çıkarıp bunun yanında başka gözlüklerin de kullanılması gerekiyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hammer sadece siyasi ve askeri yönden anlatıyor tarihi. Olayın manevi boyutunu bilmediğinden mi yoksa özellikle mi göz ardı etmiş?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben şöyle söyleyeyim size. Hammer’ın bu görüşü Türkiye’de çok hoşlanılan bir görüş. Yani Türkiye’nin bazı kesimleri bu görüşü çok seviyorlar ve bunu adeta empoze ediyorlar. Adeta altını çizerek, abartarak öne sürüyorlar. Yoksa başka bir tarih yazılsa, yazılabilseydi eğer o tarihin içerisinde bir kültür tarihi yazılabilirdi, bir medeniyet tarihi yazılabilirdi ve çocuklarımız, insanlarımız o tarihi okurlardı. Bizler Türk okullarında okuduk ve Hammer tarihini öğrendik ama yıllar sonra bir şeylerin eksikliğini hissederek tekrar kendimize döndük ve yapabildiğimiz kadarıyla bir medeniyet tarihi, bir kültür tarihi hem Batıda hem Doğuda okuyarak kendimizi daha rahat tanıma imkânını elde ettik. Bu süreç benim neslimde yakın dostlarım arasında hala devam ediyor. Yani bir manada tarih arkeolojisi yapıyoruz. Bugün bir hattat ne ifade ediyor diye sorduğunuzda büyük bir boşlukla karşı karşıya kalırsınız. Ama bunun Batıdaki karşılığı olan bir ressam ne ifade ediyor dediğiniz zaman Batı toplumunda çok önemli bir karşılığı vardır onun. Ama bizde burası boştur henüz daha. Peki, nedir ressamın yaptığı? Bir tuval üzerine renklerle bir dünya inşa eder o size. İnşa ettiği dünya adeta sizin iç dünyanızdan çok mühim bir parçadır. Peki, hattat ne inşa eder? O da o hali kâğıt üzerine çok daha soyut anlamda biliyorsunuz sanatın giderek geliştiği nokta, evirildiği nokta, soyut noktadır. Çünkü insan zekâsı da öyledir, insan ruhu da öyledir. İnsan ruhu ve insan zekâsı önce somutlarla başlar. Çocuk ancak gördüğünü bilir. Ama bir filozof görmediği üzerinde, dokunmadığı üzerinde yeni bir fikir dünyası kurar. Bir mistik, aşk dünyasını kurarken, bilinmezin, görünmezin, duyulmazın görüldüğü, bilindiği, duyulduğu bir dünya üzerinde bir aşk dünyası kurar. Dolayısıyla tekâmül somuttan soyuta doğrudur. Bir hattatın da yaptığı işte bir manada plastik sanatlarda olabildiği kadarıyla soyut bir dünya ortaya koymak, bir dünya inşa etmektir. Yazıtlarıyla, yazı tipiyle, oradaki seçilen sözlerle size bir soyut dünya ifade eder. Neticede şunu söylemek istiyorum. Bir manada medeniyet tarihi olarak hadiseye baktığımız zaman bizim medeniyet tarihimizi askeri boyutta o kadar kötü değil, ekonomik boyut söylendiği kadar kötü değil. Bunu yeni yeni araştırmalar ortaya koyuyor. Tabi şuna çok dikkat etmek lazım. Mukayeseli bakmak lazım hadiseye. Efendim ekonomimiz çok iyi, askeriyemiz çok iyiydi 18. asırda. Bu neye göre iyidir. Dünyada yaşadığınız diğer devletlerle kıyasladığınız zaman çok iyidir. İşte biz son yüzyılda buğday istihsalinde filan yerden filan yere geldik. Ne kadar güzel bir şey de yanınızda olan İsveç, Avusturya- Macaristan imparatorluğu,  güneyinizdeki Mısır veya Rusya da bu istihsalde ne mertebelerde olduğuna bakmak lazım. Bu anlayış, bu zayıf anlayış, bu kısır anlayış bugün Türkiye’de halen devam ediyor. Toplumda olan bir gelişmeyi ifade etmek için mutlaka mukayeseli bakmak gerek hadiseye. Peki şimdi tekrar oraya dönelim. 1699’da olan olay ciddi anlamda bir askeri kırılmadır. Bunun arkasında teknolojik bir eksiklik vardır. Ondan da şüphemiz yok. Bunun arkasında farklı bir ekonomik yapının ortaya koyduğu veya koyamadığı bir farklılaşma vardır ondan da şüphemiz yok. Peki, olayın esası ne? Olayın esası şudur gördüğüm kadarıyla: Batı dünyası özellikle aydınlanmayla beraber yeni bir insan tipi ortaya koydu. Bu hümanist insan tipi. Hümanizm dediğimiz hadise bugün bizim toplumda fevkalade yanlış ortaya konan insan sevgisi falan değildir. Hümanizmin felsefi manada gayet net şekilde ifade edelim insan dediğimiz varlık bu evrende en üst düzeyde olan varlıktır. Ve akıl ve insanın diğer yetenekleri hayatta karşı karşıya kaldığı her problemi çözer. En üst düzeyde olan varlık dediğimiz zaman insan varlığını bir manada tanrısal boyutundan koparmış olmaktayız. İslam dünyasıyla olan temel fark buradan ortaya çıkar. İslam dünyasında insan varlığı Allah’a bağlı, onu bilmek, onu sevmek ve ona itaat etmekle yükümlüdür. Ama hümanizmde insan varlığı böyle değildir. Böyle bir yükümlülükten azade kılınmıştır. İşte ondan sonradır ki “laissez-faire, laissez-passer” dediğimiz hadise ortaya çıkar. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Çünkü hiçbir şekilde insan varlığının üzerinde bir başka varlık söz konusu olmadığı zaman ve buna bir inanç olarak iman edildiği zaman insanın ihtiraslarını gemleyecek hiçbir kudret söz konusu değildir. Temel medeniyet anlayışı bundan gündeme gelir. E bu medeniyet anlayışı doğayı sıfır maliyetli görür. Bu medeniyet anlayışı sömürgecidir, emperyaldir. Bu medeniyet anlayışı insan kaynaklarını da sıfır maliyet olarak görür. Gücünün yettiği insanı alır ve onu kendi üretim çarkı içinde merhametsizce kullanır. Zaten merhamet sözcüğü burada artık fevkalade izafi bir kavram olarak karşımıza çıkar. Nedir merhamet? Nedir şefkat? Eğer benim siyasal, iktisadi gücüme hizmet etmiyorsa merhamet sözcüğü gündeme gelmez. İşte buradan Batı köleliği gündeme gelmiştir. Batı köleliğinin İslam dünyasında o zaman ki toplumda realite olan, var olan kölelikle zerrece alakası yoktur. Batı köleliğinin sanayi devrimindeki iz düşümleri de büyük işçi yığınlarıdır. Dolayısıyla hayata böyle baktığınız zaman kısa zamanda yani bir-iki yüzyıl içerisinde büyük bir maddi güç ortaya koyarsınız. Bu Batının maddi gücüdür 19. yüzyılda ortaya çıkan. Bu güç İslam dünyasına veya Osmanlı toplumuna askeri bir üstünlük olarak yansır ama o askeri üstünlüğün arkasındaki ekonomik gücün, onun arkasındaki bilimsel gücün, parasal, finansal gücün arka planına baktığınız zaman İslam dünyasının, İslam insanının yapamayacağı Anadolu’da mayalanmış insanın yapamayacağı bir merhametsizlik vardır. İşte buradan biz ve ötekiler ortaya çıkmıştır. Şimdi soruyorlar siz nasıl beraber yaşıyorsunuz diyorlar. Yaşadınız diyorlar. Biz beraber yaşadık, hala da yaşarız. Veya yaşamak zorundayız. Çünkü biz biliyoruz ki o da insan, ben de insanım, öteki de insan. Öteki diye bir şey yok zaten. Hepsi bizim anlayışımıza göre, İslam anlayışına göre, aynı Allah’ın kuludur ve hepsi hizmete, hürmete ve merhamete layıktır. Bu şuurda olan bunu bilen insanların bu merhameti, bu şefkati, bu hizmeti onlara göstermesi zorunludur. Anlayış bu. Böyle baktığınız zaman kendini doğada, dünyada tümüyle özgür, hiçbir bağla bağlı hissetmeyen insana karşı sizin eliniz kolunuz bağlıdır. İşte 19. asır bu bağlılığın ortaya koyduğu büyük bir ahlaki disiplin asrıydı Osmanlı insanı için. Yapamazdı, yapması mümkün değildi. Batı yaptı. Yaptı bu büyük sorumsuzca doğanın kaynaklarını kullanmış hem havasını suyunu, doğal kaynaklarını, hem de insan kaynaklarını sorumsuzca kullanmıştır. İşte geçen yüzyıllarda Paris’te büyük olaylarla karşımıza çıktı. Cezayirliler dediler ki bizim dedelerimiz bu metroyu yaptı. Ama biz hala torunları olarak üçüncü sınıf vatandaşız. Çok net. Biz yapamayız. Mümkün değil. Bu düşünce ile hayata baktığınız zaman bir maddi farklılaşma olacaktı ve oldu. 20. asrın başına geldiğimiz zaman Spengler var. O Batının çöküşünü 1920’lerde söyledi. Bugünleri o zamandan gördü. Peki, Batı çöküyor mu? Dünyayı yaşanmaz hale getiren nedir? Kimdir? İslam dünyası mı? Bizler miyiz? Zerrece alakası yok. Dünyayı yaşanmaz hale getiren ve bir manada gücü, kuvveti hakkın önüne koyan bir manada aynı Roma gibi güç haktır veya güçlü her zaman haklıdır diyen bir anlayıştır ki, işte bugün Ortadoğu’yu, bugün Afganistan’ı bugün diğer ülkeleri çok detay vermeye gerek yok bugün genel manada bütün dünyayı küresel ısınma, küresel açlık, küresel mutsuzlukla tehdit eden bu düşüncedir. Gelelim Karlofça’yla başlayan büyük kırılmanın 300 sene sonra, sonuçlarını görüyoruz. 1699–1999 ama tarihteki bütün süreçler göz açıp kapayıncaya kadar çabuk bitmiyor, yüzyıllar sürüyor. Ondan sonra yeni bir açılım gelebiliyorsa geliyor, gelmiyorsa bilemiyoruz. Dolayısıyla bu bir manada insanlığından, ilkelerinden, bağlandığı büyük manevi değerlerden taviz vermeyen bir medeniyet anlayışının çilesiydi, bedeliydi, İslam medeniyetinin insanları bu bedeli, bu çileyi çok ciddi bir şekilde ve asil bir şekilde ödediler ve bugün hala ödemekteler diye düşünüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Karlofça’da ortaya çıkan durum ne olmuştur?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karlofça’da ortaya çıkan durum şudur; o vakte kadar yenilmez olarak kabul edilen öyle bir imaj uyandıran Osmanlı gücü, askeri gücü ciddi bir yenilgiye uğradı. Bir imaj sarsılması, çöküntüsü, kırılması oldu. Osmanlı gücü 17. yüzyılın sonu 18. yüzyılın hemen başında yeniden bir toparlanmaya girişti, imajını düzeltmeye girişti. Bu gayretlerle geçti. Yani kaybedilen yerlerin geri alınması orda tekrar bir sosyal düzenin kurulması gibi ama bunda başarılı olamadı. Burası çok önemlidir. Osmanlı insanı Karlofça'yla beraber kaybettiği imajı, imaj sarsıntısını tamir etmeye çalıştı. Bir yarım yüzyıl uğraştı. Fakat başarılı olamadı. Ve artık Batıda görüldü ki, Osmanlı kudretinin yenilmezliği söz konusu değildir, yenilebilir, dizginlenebilir, yönlendirilebilir. Bu görüldü ve Karlofça’yı izleyen on yıllarda da bu görüş çok netleşti, çünkü toplumsal olarak Osmanlının karşı koyuşu kendi imajını tamir etmek için büyük gayretler göstermesi dahi bir sonuç vermemiştir. Bu oldu Karlofça’da. Ama bu sadece askeri sahada olan bir olaydır. Toplumun bütün boyutlarına teşmil edemezsiniz. İnalcık’ın ifade ettiğine göre müthiş bir Osmanlı maliyesi var diyor. Yani sistemiyle, kayıtları, çalışma tekniğiyle. 19. yy ortaları hatta 1860’lar Cevdet Paşa’dan naklen ifade edeyim müthiş bir Osmanlı adliyesi var diyor. Adli sistem çok süratli ve adil çalışıyor diyor. Ve bu adli sistem bugünkü gibi tek parçadan ibaret halk üzerinde çalışmıyor. Teba-ı şahane farklı kavimlerden oluşuyor. Ve orada hiçbir fark gözetilmiyor. Bu çok önemli bir nokta. Ne açıdan önemli bir nokta. İnsani açıdan önemli bir noktadır. Bugün bakıyorsunuz Avrupa Birliği’nde bir mahkeme var. Avrupa üzerindeki birçok farklı kavmin başvurduğu en yüce mahkeme o. İşte Osmanlı bunu yapmış 1860’larda. Anekdotlar var. Muhtelif sonuçlarını söylüyorum size, dolayısıyla işte adli sistem, maliye sistemi, sanatları, mistik düşüncesi, muaşereti bir başka renk ifade ediyor. Bu tanınmaya, içselleştirilmeye, öğrenilmeye muhtaç bir renk bunu bekliyoruz insanlardan. O zaman kendi kimliğimizi daha rahat şekilde oturtacağız. Hiçbir zaman için maziye öykünemeyiz. Mazi, geçen geçmiştir. Biz hali yaşıyoruz ve istikbali kurmakla vazifeliyiz. Ama kendi değerlerimiz adını verdiğimiz kendi medeniyet yapımızın öz kaynakları üzerine bina edeceğiz, istikbali ve bugünkü hayatımızı. Bunun içinde kaldığımız yeri bilmemiz lazım. Nerede kaldık? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Geleneğin yeniden inşası ve ihyası için neler yapılmalı?&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi efendim gelenek tabiri bana çok sempatik ve sıcak gelmiyor. Hayatımızda biçimler ve özler vardır. Biçimler dediğim zaman kültürü kastediyorum. Her türlü giyimimiz, muaşeretimiz, tüketimimiz, üretimimiz bütün eylemlerimiz biçimdir. Ve bu kültürdür. Bu biçimler bir takım özler, anlayışlar, düsturlar, prensipler tarafından ortaya konur. O prensiplere göre biz biçim üretiriz. Evlerimizi,  mimarimizi, selamlaşmamızı o biçimlere, o özlere göre yaparız. Dolayısıyla biçimler ve özler vardır. Özler biçimi belirler. Toplumsal yapıda bütün insanların, medeniyet kavramını veya medeniyet sistemini bütün insanların bilmesi, düşünmesi, kavraması, idrak etmesi yorumlaması mümkün değildir. Bunu bir takım seçkin insanlar yorumlarlar. Ve topluma sunarlar. Toplum biçimlerle yaşar. Ve biçimlerle yaşadığı sürece de toplumun işi kolaylaşır. Ama hiçbir zaman unutulmamalıdır ki hayat sabit değil. Hayat değişiyor. Hayat değiştiği için biçim-öz ilişkisinin de daima diri tutulması lazım. Bunu diri tutmak ise toplumun entelektüel, aydın, münevver kesiminin, sanatkârlarının, düşünürlerinin görevi, bilim adamlarının, mistiklerinin, mutasavvıflarının görevi. Bu ilişki zaman içerisinde büyük halk kitleleri tarafından unutulur, göz ardı edilir, gelenek buradan ortaya çıkıyor. Yani gelenek size sadece pratik olarak şunu şöyle yap diyor. Niye? Niyesini söylemiyor. Ya ayıp, günah ya yasak der. Bunlar modern insanı tatmin etmiyor. Dolayısıyla gelenek bir müddet sonra öz haline geçmeye başlar. Gelenek değişebilen bir şeydir, biçim değişebilen bir şeydir. Ben geleneği sanki bir anlamda, değişmesi zor bir kavramsal yapı olarak algılıyorum, idrak ediyorum. Dolayısıyla gelenek bana belki bir pratik çözümü, pratik yaşamayı çağrıştırıyor ama çok da sempatik ve sıcak gelmiyor. Önemli olan özle gelenek arasındaki ilişkiyi daima diri tutmaktır diye düşünüyorum. Yapılacak olan şey şudur. Öz üzerinde mutabıksak, bu öz üzerinden devam edeceğiz diyorsak bu özün bugünkü biçimlerle olan karşılığına bakmak lazım. Bir küçük örnek vereyim. Bizim yetiştiğimiz çağlarda el öpmek büyük bir gelenekti ve saygıyı ve sevgiyi ifade ederdi. El öpmek ve öptürmek biz böyle bir çağda yetiştik. Ama ben bugün görüyorum ki, bugün el öpmek ve öptürmek despotizmi ifade ediyor. Şimdi gelenek devam ederse karşınızdaki adam da elinizi öper ama severek, hürmet ederek öpmez, zoraki öper. İtici gelir insanlara. Öz diyor ki esas olan muhabbettir diyor. Bu muhabbetin gösteriliş şekli yüz sene önce belki el öpmekti belki şimdi tokalaşmak. Belki şimdi gözlerinize bakıp nasılsınız demek. Biçimler değişebilir. El öpmek çok önemli bir şey değildir bana sorarsanız. Genç nesil antipatik buluyor, bunu muhabbetle  yapmıyorlar. Önemli olan şey insanların birbirini sevmesi. İnsanların sizi sevmesi için ne yapmanız gerekiyorsa onu yapacaksınız. Bunu bulmak çok da zor değil. İnsanın dostunu dost etmesi çok kolay bir şey. Mühim olan düşmanınızı dost etmesini bilmektir, bu bir sanattır. İnsanın sizdeki sevgiye ihtiyacı vardır. İnsanın bir başkasındaki sevgiye, muhabbete, karşılığı olmayan bir şeye ihtiyacı vardır. Sevginin karşılığı olmaz. Sevgi demek karşılığı olmayan ruhsal yakınlık demektir. Her insanın buna ihtiyacı vardır. Onu gösterme tarzı farklı olabilir. Hiç el sıkmasanız bile farklı biçimler üretebilirsiniz. Dolayısıyla geleneğin ihyasını ben o daha çok,  geleneğin bir başka biçimler düzeni olarak tekrar diriltilmesi olarak görüyorum. Özün şu andaki dünya insanına ne söylediğine çok iyi bakmak lazım. Mesela vermek noktasında, cömertlik noktasında, hizmet noktasında öz çok güzel şeyler söylüyor ve fevkalade zor. Özün söylediği şeyleri bugünkü insanın yapması zor. Öz diyor ki, dert dinle, insanların dertlerini paylaş diyor. Bugünkü insanın dert dinlemeye tahammülü yok. O enerjisi yok. Eziliyor dert altında. Dolayısıyla dert dinleme, psikiyatrist işi oldu artık. Psikiyatriste gidiyorsunuz. Para ödüyorsunuz. O da sizi profesyonel gibi dinliyor. Ama bir büyüğünüze, dostunuza gittiniz, o problemi sizden önce yaşamış, bir şekilde atlatmış, bir şekilde dengelemiş bir büyüğünüze anlattınız. O sizi gözlerinizin içine bakarak, saatine bakmadan uzun bir zaman dinliyor. İşte öz bu. Bunu yapabildiğiniz zaman özün bugünkü biçimini ortaya koymuş olursunuz. Aksi halde öz sadece iki dudağımızın arasında kalır ve sahte bir öz olur o.&lt;br /&gt;Artık insanlar tümüyle maddesel bir mecraya döküldüler. O özü yakalamak şu şartlarda fevkalade zor. İnsani değerler, oturduğunuz makamdan, oturduğunuz evin sitesinden ifade ediliyor. Ama cömertlik, merhamet, şefkat gibi sözcüklerle ifade edilmiyor. Ama insanların bu markaların ötesinde tevazu, hizmet, merhamet, şefkat, cömertlik gibi olgulara ihtiyacı var ve modern hayat bu olguları bu güzellikleri insanlardan koparıp alıyor. Dolayısıyla bugün bir insana beş dakika ayırsanız onunla ilgilenseniz belki eski zamanların bir günlük ilgisinden daha kıymetli. Bunu yaptığınız zaman siz kendi özünüze dönmüş, onu diriltmiş ve hayata geçirmiş olursunuz diye düşünüyorum. Ve modern insanın Batıda ve Doğuda en gelişmiş toplumda dahi bu ilgiye, bu şefkate ihtiyacı vardır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;Edebiyat Ortamı,Sayı:16&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4498679698625216087?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4498679698625216087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4498679698625216087' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4498679698625216087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4498679698625216087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2011/01/prof-dr-sadettin-okten-ile-medeniyet.html' title='PROF. DR. SADETTİN ÖKTEN İLE MEDENİYET ÜZERİNE SÖYLEŞİ/Sadık Yalsızuçanlar-Mukaddes Mut'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TTL4M6Lf52I/AAAAAAAAATM/UMu76FsJOxo/s72-c/okten3.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-5824856889556255341</id><published>2010-12-31T15:24:00.001-08:00</published><updated>2010-12-31T15:48:20.690-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI (OCAK-ŞUBAT 2011)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TR5mhPEgZYI/AAAAAAAAAS4/xpNpGOCXE_o/s1600/edebiyat%2Bortami%2B18%2Bkapak%2Btek.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;width: 229px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TR5mhPEgZYI/AAAAAAAAAS4/xpNpGOCXE_o/s320/edebiyat%2Bortami%2B18%2Bkapak%2Btek.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556991711388919170" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı bu sayıyla üçüncü yılını tamamlıyor. Bu üç yılda çok şey oldu dünyada. Edebiyat Ortamı bütün bu olanlara şahit oldu. Afganistan’da, Irak’ta, Filistin’de ve dünyanın birçok yerinde Müslüman avı yaşandı. Yaşanıyor. Gözlerden ırak. İnsanlığın dramı bitecek gibi görünmüyor. Ama bizim şahit oluşumuz kendi başına bir anlam ifade ediyor. Edecek. İnsanlığın ürpertisi Ankara’dan hissediliyor. Küçücük odamızdan. Bizim şahit oluşumuzdan çekinmesi gerekenler var. Bizim, insanımızın, ülkemizin…&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Şairler… İrfan Çevik, Esver Ölüç, Yunus Melih Özdağ, Muhammet Safa, Suavi Kemal Yazgıç, Gülden Aşçıoğlu, Hasan Hüseyin Çağıran ve Atalay Işık.&lt;br /&gt;Rasim Özdenören bu sayımıza bir öyküyle katıldı. Usta öykücümüzün bu öyküsünü zevkle okuyacağınızı umuyoruz. Osman Koca’nın “Kısa Günce”si de beğeneceğiniz bir öykü.&lt;br /&gt;Mustafa Karadavut ve İrfan Çevik birer denemeyle katıldılar bu sayımıza.&lt;br /&gt;Söyleşi konuğumuz Gökhan Özcan. Yirmi yıl aradan sonra yayınladığı ikinci öykü kitabı Serçe Parmağı’nı ve öykü serüvenini anlatıyor. Söyleşiyi Asım Gültekin yaptı. Gültekin’e teşekkür ediyoruz. Bu ses getiren kitap hakkında iki de yazı yer alıyor. Yazılar, Yılmaz Yılmaz’a ve Mustafa Karadavut’a ait.  &lt;br /&gt;Friedrich Rückert, Alman bir şair, bir düşünür. Almanların bile gözünden kaçmış önemli bir şair. Lirik şiirin ustalarından. Şair arkadaşımız Yahya Kurtkaya büyük bir gayretle dergimiz okurları için Rückert hakkında mütevazı bir dosya hazırladı. Bu dosyanın Alman edebiyatının tanınmasına bir katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Sadece bu da değil. Batı’lı şairlerin Doğu’ya ve İslam’a olan derin ilgileri de görülecektir.&lt;br /&gt;İki hatıra yazısından biri Faruk Uysal’a diğeri Kâmil Aydoğan’a ait. Hatıra okumayı sevenler için iki güzel metin.&lt;br /&gt;Yunus Melih Özdağ sinema üzerine düşünmeye devam ediyor. Bu defa İran sineması hakkında yazdı.&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan’ın Güncelin Tarihi Üzerine Kısa Notları’nın ilginizi çekeceğini umuyoruz.&lt;br /&gt;Değerli şair Arif Ay’ın geçen aylarda bir üniversitede öğrencilerle yaptığı konuşmayı arkadaşımız İdris Nebi Uysal bir metin haline getirdi. Bir tür haber-yazı.  &lt;br /&gt;Gelecek sayımızın önemli bir eki olacak: 2011 Şiir Yıllığı. Şimdiden haber verelim.&lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-5824856889556255341?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/5824856889556255341/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=5824856889556255341' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/5824856889556255341'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/5824856889556255341'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/12/ocak-subat-2011.html' title='EDEBİYAT ORTAMI (OCAK-ŞUBAT 2011)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TR5mhPEgZYI/AAAAAAAAAS4/xpNpGOCXE_o/s72-c/edebiyat%2Bortami%2B18%2Bkapak%2Btek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-2868459610426898351</id><published>2010-11-05T17:33:00.000-07:00</published><updated>2010-11-05T17:37:22.358-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YAZILAR'/><title type='text'>YENİ MODA: İSMET ÖZEL’E YERGİ, TURGUT UYAR’A ÖVGÜ/ Mustafa Aydoğan</title><content type='html'>Korkulu Ustalık’ı biliyorsunuz. Turgut Uyar’ın yazılarının bir araya getirildiği kitap. Yani, ‘Bütün Yazıları’. Bir şairin şiire, hayata ve varoluşa bakışının izleri, ipuçları. Bir bakıma Turgut Uyar’ın top yekûn ‘söz’ü. &lt;br /&gt;Kitaptan bahsetmeyeceğim. Ben, arka kapağındaki yazıya takıldım. Yazı yayınevine mi yoksa kitabı hazırlayana mı ait, çıkaramadım. İlginç bir yargı içeriyor; geleceği öngören, ona âdeta hükmeden ve bir şairi zamanlar ötesine taşımaya çalışan… Arka kapaktaki yazıda Turgut Uyar için şöyle denmiş: “Dünyanın En Güzel Arabistanı adıyla, dünya durdukça duracak bir Şâh Şiir’in şairi…”.   &lt;br /&gt;Bu yargıyı okuyunca aklıma Amerikalı şair e. e. cummings hakkında yazılmış bir övgü cümlesi geldi. Şöyleydi o cümle: “Cummings, bütün zamanların en lirik şairidir.” Tabii yargı bu denli kesin ve boyutsuz olunca “bu yargı sahibi bütün zamanlarda yazılmış lirik şiirleri nasıl bilebilir ki?” diye sormadan edemiyor insan. Bu yargı sahibinin hangi noktadan hareket ettiğini ve gerçekten ne demeye çalıştığını anlamak güç. ‘Bütün zamanlar’ ibaresinin içerdiği süre akıl almayacak kadar belirsiz ve bir o kadar bilinmesi imkânsız. Peki, ‘dünya durdukça duracak’ yargısına ne demeli?&lt;br /&gt;Övgü ya da yergide aranması gereken iki temel duygunun adalet ve samimiyet olduğunu sanıyorum. Samimiyet, düşünceye sıcaklık katar. Bir anlamda, düşünceyi okura ulaştıran en kısa yoldur. Böyledir ama okuru ikna eden temel duygu adalet duygusudur. Özünde adalet bulunmayan düşünce yeterli ikna gücüne sahip olamaz. Samimiyet okuru düşünceye hazırlar ama adalet duygusu okuru kuşatır ve onu etki altına alır.&lt;br /&gt;Ne var ki övgü ya da yergi, bazen, dönemin havasıyla sınırlarının dışına taşabiliyor.  Gerçeğin yıpratılmasına ya da karartılmasına neden olabiliyor. Yani, kimi yanlış anlaşılmalara ve yanlış sonuçlara götürebiliyor; öznenin okurdaki karşılığını iyi ya da kötü yönde etkiliyor ve özneyi yanlış bir yerde konumlandırabiliyor. &lt;br /&gt;Yukarıdaki yargıyı irdelemek, bu tür yargıların nelere yol açtığına bakmak istiyorum. Hem Türk şiiri açısından hem de övgüye (ya da yergiye) özne olan şair(ler) açısından. Çünkü mesele pek de basit ve masum görünmüyor. &lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Turgut Uyar’ın, özellikle 90’ların sonlarından bu yana gençler üzerinde önemli bir etkisinin olduğu görülüyor. Turgut Uyar’ı çok beğeniyor, çok okuyor ve tabii ki çok etkileniyorlar. Gençliğin bu ilgisinin nedenini sorgulamak, üzerinde düşünmek gerekiyor. Çünkü ilgileri, yazık ki çoğu zaman, niteliğin egemenliği belirlemiyor. Bazen algılar, modalaşmış olan üzerinden harekete geçiyor. Uyar’a duyulan bu ilgide modalaşmış/modalaştırılmış olmasının bir payı olduğunu düşünüyorum. Nasıl? &lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;İkinci Yeni’nin derin yarası ve çıkmazı Attila İlhan’dı. Aslında çıkış noktası da onun şiiriydi bir bakıma. İkinci Yeni hızını bilerek ya da bilmeyerek Attila İlhan’dan almıştı ama onu öldürmeye ‘kalkıştı’. Attila İlhan da boş durmadı elbette. O da bir yolunu bulup İkinci Yeniyi uçuruma yuvarlamanın fırsatını kolladı. Ece Ayhan’ın ifadesiyle İkinci Yeni Attila İlhan’ın bu teşebbüsünden ağır bir yara aldı.  Turgut Uyar’ın, şiirlerini eleştirdiği bir gence ‘Attila İlhan’dan kaçın’ demesinin altında biraz da bu ‘ağır yara’ var. İkinci Yeni’nin üzerinden uzun zaman dağılmayan siste Attila İlhan’ın onu kurban seçmesinin payı vardır. Tabii, Attila İlhan’ın algılara yansıma biçiminde İkinci Yeni’nin ona karşı tutumunun etkisi olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Elbette savaş bununla kalmadı. İkinci Yeni içinde de savaş vardı. Ece Ayhan, Edip Cansever’i kendine kurban seçmişti. Onu ‘kötü şair’e indirgemeye çalıştı. Yazık ki bunda nispeten başarılı da oldu. Bunun açık kanıtlarından birini Korkulu Ustalık’ı yayına hazırlayan Alaattin Karaca’nın kitaba yazdığı sunuş yazısında görüyoruz. Şöyle diyor Karaca: “Turgut Uyar’a daha yakın buluyorum kendimi… Edip Cansever konusunda, beni Ece Ayhan zehirledi. Nedense onun şiirlerini okurken hep ‘lastik topu olan çocuk’ gözümün önüne geliyor.” &lt;br /&gt;Ece Ayhan’ın temel sıkıntısı, Edip Cansever’in şiirindeki epik akışkanlık ve lirizmdi. Ben böyle düşünüyorum. Onu anlamak yerine, kendi beğenisini ve tutumunu Cansever’e uygulamaya kalkıştı. Edip Cansever’in şiirindeki epik akışkanlık ve lirizm Ece Ayhan’ın pek de prim vermeyeceği bir şeydi, çünkü Ece Ayhan şiiri sıkı, dar, tutuk ve tek dayanağı öfke olan bir şiirdi. Daha sonra bu öfkeyi Çanakkaleli Melahat simgesi üzerinden pornografikleştirdi. Yani tıknaz bir öfkeydi. Tıknaz ve eksensiz.  Ece Ayhan şiiri bir mağara yankısıdır. Oysa Edip Cansever şiiri bir yeryüzü yankısıdır. ‘Mağara’ ve ‘yeryüzü’ vurgularını bir beğeni ölçüsü olarak koymuyorum. Bir tespit olarak, bir alan belirlemesi olarak kullanıyorum. Bu özelliklerinden dolayı Ece Ayhan’ın şiiri başından itibaren sert bir duvara çarptı: Dışlandı. Okunurluk kazanamadı. Ekstrem bir okur kitlesiyle yetinmek zorunda kaldı. Yani, sadece ‘önemli olmak’ düştü bahtına. Önemli ama yankısız. Belki de, içinde bulunduğu bu durumun gizli bilinci onu daha geniş bir okur kitlesine sahip Cansever’e karşı tavır takınmaya götürdü, kim bilir!  Ne olursa olsun sonuçta Cansever hakkında yaymaya çalıştığı kuşku bir başarı kazandı. &lt;br /&gt;Cemal Süreya ise, karşı çıktığı sanılan folklor ile erotizmin tatlı gıdıklayıcılığını bolca kullandı. Döneminde en öne çıkan şairlerdendi. Ne var ki onun da dışlandığı oldu. Memet Fuat’ın gazabına uğradığı dönemler onun yalnızlık dönemleriydi. &lt;br /&gt;Turgut Uyar’a gelince… Turgut Uyar’ın İkinci Yeni içerisinde özel bir yeri olduğu söylendi ve bu tarafı hep vurgulandı. Bildiğim kadarıyla, herhangi bir dışlanmayla karşılaşmadı ve yazdıklarının keyfini sürmek talihini yaşadı. Bu da bir anlamda onu dokunulmaz kıldı. Bugün Turgut Uyar adı dokunulmaz bir ad olmaklığıyla etkisini sürdürmeye devam ediyor ve yukarıda, yazının başında alıntıladığımız yargılarla, bilerek ya da bilmeyerek, bu dokunulmazlık pekiştirilmeye çalışılıyor. Düşüncem o ki sorun da buradan başlıyor: Turgut Uyar modalaşıyor/modalaştırılıyor. Tıpkı İsmet Özel’in geçen on yıllarda başına geldiği gibi.&lt;br /&gt;‘80’lerin ortasından ‘90’ların ortasına gelinceye kadar gençlerin en çok ilgi duyduğu şairlerin başında İsmet Özel geliyordu. Bir idoldü. Şiir bahislerinin merkezinde İsmet Özel yer alıyordu ve onun adını anmak bir itibar sağlıyordu. Yani çoğu şiir meraklısı için bir moda şeklinde algılanmış ve öyle ilişki kurulmuştu. 2000’lere gelindiğinde bu moda yavaş yavaş sönmeye başladı ve 2010’lara doğru iş tam tersine döndü. İsmet Özel’den bahis açmanın hiçbir karşılığı kalmamıştı hatta ona karşı çıkmak ya da ağır eleştirilerde bulunmak bir itibar sağlıyordu artık. Yani moda kendine yeni bir şekil buldu. &lt;br /&gt;İsmet Özel şiiri duyguyu öfke üzerinden harekete geçiren ve kalbi olmaktan çok bilinçle oluşturulmuş bir şiirdi. İsmet Özel’de öfke vardır, isyan vardır, yürüyüşün ayak sesleri vardır. Marşlara benzer. Sert bir şiirdir. Aşk’ın adı pek geçmez. Bir kelime olarak vardır sadece o da başka aşkları eleştirmek içindir. Bir şiir önce sert yerlerinden aşınmaya başlar, diyordu Cahit Zarifoğlu. Döneminde İsmet Özel modasına kapılanların içine düştükleri tuzak buydu. Sertliği, şiirin şartı sandılar. İsyanı ve öfkeyi, şairliğin temeli olarak gördüler.  2000’lerde bu moda geçmeye başladı. Gelen kuşak bu defa yeni bir moda buldu kendine: Turgut Uyar modası. Epeydir bu moda sürüyor şimdi. Burada ilginç olan şudur: Genç kuşak tarihsel olarak kendine daha yakın olanı değil, daha uzak olanı seçti. Mantıksal sonuç, İsmet Özel’den sonra daha genç bir ismin moda olmasıydı. Ama böyle olmadı. Sonraki kuşak daha geriye, Turgut Uyar’a gitti. Sezai Karakoç’a değil, Turgut Uyar’a gitti. Sezai Karakoç’u atladılar. Karakoç’la ilişkileri daha çok saygı düzeyinde kaldı. Karakoç’a ‘saygı duydular’ ama Turgut Uyar’ın izinden gittiler. Dahası Turgut Uyar da değil. Turgut Uyar’la Metin Eloğlu arasındaki tuhaf bir aralıkta aradılar şiiri. &lt;br /&gt;Turgut Uyar şiirinin nesidir peki ilgiye değer bulunan, ya da onu günümüz şairi için moda kılan şey. Sanırım, gerçekçiliği. Gidip gelmeleri, görmeleri, gördüklerine inanması ve kendini ve kendi uzantılarını elle tutulur olanda, yanı başında olanda araması. Bir de söylerkenki rahatlığı. Bir anlamda teknik rahatlığı; ne söylediğini umursamazmış gibi ama iç tekniğini kendisinin bildiği söyleyiş rahatlığı. &lt;br /&gt;Uyar, kendi çevresinde olup bitenle ilgilenir daha çok, insanı bu aralıktan görmeye çalışır: Kadınlar vardır, orospular vardır, yataklar vardır ve ara sıra da kalbi sızlar, daralır gibi olur. Bu daralış onu lirik kılar. Bu nedenle, özellikle başlarda, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Divan vs. gibi liriktir. Daha çok liriktir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şaştım, senin hançerin bu kadar mıydı?&lt;br /&gt;Varmadı yüreğime&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraları ironik olana meyleder. İronik olanı önceler, lirik olanı gerilere iter. Mesela, Kayayı Delen İncir lirik değil, ironiktir. Yani başat özelliği olarak ironiden söz edilebilir.&lt;br /&gt;Bugün Turgut Uyar, lirik yanıyla değil, daha çok ironik yanıyla etkiliyor yeni kuşağı. Gerçekçiliğini önceliyorlar, Turgut Uyar’ı gerçekçi tarafında aramaya çalışıyorlar. Tabii, gerçekçi olanı da güncel olanla karıştırarak. Öyle ki, şairimiz bir yayınevine baskı için kitap göndermesini şiirine mısra yapabiliyor. Olamaz mı? Olabilir belki ama bunun kaynaklandığı nedeni ve bu nedenin moda olanla ilişkisini anlatmaya çalışıyorum. Yani, gerçekliği ve güncel olanı şiirin şartı olarak görüyorlar. Ve ironik olanı.  &lt;br /&gt;Turgut Uyar gerçekçiliğini aşağıdaki mısraların, biraz da ironik olarak, belirgin kılacağını sanıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“ben ne güzel işerim güneşe karşı” &lt;br /&gt;    (Divan/ Su Yorumcularına)&lt;br /&gt;“gel seninle ayışığında bir güzel işeyelim”&lt;br /&gt;    (Divan/Ürkek Irmaklar’a)&lt;br /&gt;Turgut Uyar’ın bu işeme tutkusunu ve vurgusunu basite almamak gerekir. Öylesine imgelerdir, deyip geçemeyiz. Tekrar önemlidir. İnsan kendi tekrarlarından müteşekkildir. Tekrar, üsluptur. Benzer başka tekrarlardan da bahsedilebilir ama mesele şudur; Uyar, gerçeklikle ilişkisini vecd halinde dile getirmeye çalışır.  Bugün yazılmakta olan şiirin önemli bir kısmının gizli ya da açık amacının böyle bir vecd hali olduğunu söylemek mümkün. Sonuçta, ortalık küçük Turgut Uyar’lardan geçilmiyor. &lt;br /&gt;Bir gün, Turgut Uyar’ın bahtına da ağır eleştiriler düşebilir. Ya da büsbütün unutulabilir. Çünkü yeni modalar yeni idoller getirmekten geri durmayacaktır.&lt;br /&gt;Sezai Karakoç’un atlanmış olmasının şiirde üç hususun atlanması anlamına geldiğini görüyoruz: Lirizm, ifadede yumuşaklık ve kutsal olanın (metafizik olanın) öncelenmesi. Oysa bugün daha çok, arayış yerine gözlem, iç burkuntusu yerine öfke, varoluş sancısı yerine gelip geçici olana isyan tercih ediliyor. Yani günümüz şairi, çoğunlukla, insanı metafizik olanda aramak yerine, gerçekle yetinmeyi seçiyor. Gerçekle ve güncelle. Biraz da bunun sonucu olarak ifadede sertliğe meylediyor. &lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Osmanlının yıkılışı, bir anlamda, lirizmin yıkılışıdır. “Eski Dünya” ile “Yeni Dünya” arasındaki direnç farkının lirizmde aranması gerektiğini düşünüyorum. 20. yüzyıl başında meydana gelen savaşlar, bir bakıma, lirizm ile gerçeklik arasındaki savaşlardı. Ve lirizm kaybetti. Metafizik horlandı. Her şey bilinebilir olanın, olağanın sınırlarına taşınmaya başlandı. Mübalağa kurudu, bir çakıl taşına dönüştü. Bilimin iktidarı, mübalağanın ve lirizmin çölleşmesine yol açtı. Bizde bunun ilk örneği Tanzimat şiiridir. Lirizmden isyana, öfkeye ya da didaktizme doğru hızlı bir yol aldı. Ta ki Yahya Kemal’e kadar, Ahmet Haşim’e kadar. Yahya Kemal’in ve Haşim’in şiiri Doğunun soluğunu yeniden inşa girişimidir. &lt;br /&gt;Batının öfkesi, hırsı, isyan dolu soluğunun etkisi Doğuyu ama özellikle Osmanlı coğrafyasını lirizmin sıcaklığından uzaklaştırdı. Batının Doğuya hâkimiyetiyle birlikte lirizm de kayboldu. Frithjof Schuon bu durumu mübalağa kavramı üzerinden şöyle açıklıyor: “Geleneksel dünyalar arasında sadece perspektif ve dogma farkları değil, aynı zamanda mizaç ve zevk  farkları da vardır: Böylece Avrupalının mizacı mübalağa sanatına kolay kolay katlanamaz; oysa Doğulu için mübalağa sanatı bir fikri veya bir maksadı ortaya çıkarma, yüce olanı belirtme ya da tasvir edilmeyeni açıklama tarzıdır. Örneğin bir meleğin görünmesini ya da bir velînin nurundan parlamasını anlatmak gibi. Batılı olayların doğruluğuna önem verir, ama onun “âyân-ı sabite” hakkında sezgisinin olmayışı bunu dengeler ve büyük ölçüde onun gözlem düşüncesinin gücünü azaltır. Aksine Doğulu, eşya hakkında metafiziksel bir saydamlık duygusu taşır; fakat dünyevî olayların doğruluğu konusunu kolayca ihmal edebilir; duruma göre haklı veya haksız, Doğulu için sembol, tecrübeden daha önemlidir.” (Frithjof Schuon, İslâm’ı Anlamak, İz Y., 1996, Sh. 48).&lt;br /&gt;Lirizmin şiirdeki başat yerini reddeden ya da lirizmi şiirden kovmaya çalışan, mevcut dünya düzeniyle isteyerek ya da istemeyerek örtüşüyordur. Doğunun şiiri lirik ve mübalağalıydı. Gelenek, bir bakıma, lirik ve mübalağalı olanın özüyle ilgili bir şeydir. Türk şiiri, kendi mizacına uygun olanı, yani lirik ve mübalağalı şiiri bulduğu zaman kendi doruğunu yeniden yoklama imkânını da bulacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI, SAYI:16&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-2868459610426898351?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/2868459610426898351/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=2868459610426898351' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2868459610426898351'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2868459610426898351'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/11/yeni-moda-ismet-ozele-yergi-turgut.html' title='YENİ MODA: İSMET ÖZEL’E YERGİ, TURGUT UYAR’A ÖVGÜ/ Mustafa Aydoğan'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-6467854675213391506</id><published>2010-10-31T18:18:00.000-07:00</published><updated>2010-10-31T18:20:46.766-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>17. SAYI (KASIM - ARALIK)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TM4VkioCeSI/AAAAAAAAARs/Ie7t6wTzh4E/s1600/edebiyat+ortami+17+kapak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 226px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TM4VkioCeSI/AAAAAAAAARs/Ie7t6wTzh4E/s320/edebiyat+ortami+17+kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534384709599131938" /&gt;&lt;/a&gt;EDEBİYAT ORTAMI’NDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bize ait olmayan bir yaranın acısını çekemesek bile varlığını hissedebilir ve anlayabiliriz. Çünkü insan gerçekten ‘başkası’dır. Tıpkı Arthur Rimbaud’nun dediği gibi: ‘Ben bir başkasıdır’. ‘Başkası’ olarak kendimize biçeceğimiz konum, kendimiz olarak varlığımızı anlamayı ve anlamlandırmayı da belirler. Salt kendimiz olarak çıkacağımız yolda kendi yolumuzu bulmamız mümkün olmayabilir. ‘Salt kendisi olarak insan’ gide gide bir ‘hiç’e de varabilir. Bu, fıkrada anlatılan o ‘hiç olma’ durumuna da benzemez üstelik. Sen kimsin demişler üstada, o da ‘hiiiç’ demiş. Peki sen? Ben şuyum. Dahası? Şu. Biraz daha? Bu. Peki sonunda? ‘Hiç’ demiş karşıdaki de. Üstad demiş ki ‘ben şimdiden hiçim.’&lt;br /&gt;Asıl soru şu galiba: Karşıda gerçekten biri var mı ki biz de ‘başkası’ olarak yerimize geçelim? &lt;br /&gt;Cahil kendini savunurmuş. Ârif özünü eleştirirmiş. &lt;br /&gt;Herkes kendi yarasından acı duyar. Ama herkesin bir yarasının olması acının ortak olduğu anlamına gelmez.  Kimin nasıl ve neden acı çektiğini bilmek, anlamak ve hissetmek gerekir ama acının gerçek bir yaradan mı yoksa düzmece bir durumdan mı kaynaklandığı da sorgulanmalıdır. &lt;br /&gt;İnsanın acıyı savunması, ona sahip çıkması bildik bir şeydir. Ama bu çabaya sahteliğin karışması nasıl önlenecek? Gerçekle sahte olan nasıl ayrıştırılacak? Gerçeğin apaçık görünmesinin tek bir yolu vardır: Acının insanı savunması. &lt;br /&gt;Acıyan yerini işaret ederek acıyı görünür kılmaya çalışanın başkalarını ikna etmesi gerekir. Ama bizatihi acının içinde var olanın herhangi bir izaha ihtiyacı olmaz. Çünkü acı tek başına, salt kendisi olarak var olduğunda ikna etme zahmetinden arınır. &lt;br /&gt;Sözlerimizi bir örnekle anlaşılır kılabileceğimizi sanıyorum. Bu örnek Habeşli Bilal’dir. Acı, onu savunmuştu. &lt;br /&gt;Türkiye’nin içinde bulunduğu ‘acıyla’ kurduğu ilişki ve bu ‘acıyı’ tanımlama ve dillendirme biçimi bugün yeni bir şekle doğru evrilmeye başlamış görünüyor. Henüz hatları pek belirgin olmayan bir şekil bu. Belirgin değil çünkü acıyla kurulan ilişkinin mahiyeti net değil. &lt;br /&gt;Acının insanı savunduğu yerden gelen bir siyasetçi, bir şair veya bir bilge ‘gündüzü geceden sıyırıp alan’ gücün rahmetini bize getirecektir. &lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-6467854675213391506?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/6467854675213391506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=6467854675213391506' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6467854675213391506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6467854675213391506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/10/17-sayi-kasim-aralik.html' title='17. SAYI (KASIM - ARALIK)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TM4VkioCeSI/AAAAAAAAARs/Ie7t6wTzh4E/s72-c/edebiyat+ortami+17+kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-7708704459777535639</id><published>2010-08-30T11:19:00.001-07:00</published><updated>2010-08-30T11:24:36.595-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>EYLÜL - EKİM 2010 SAYISI</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/THv3K4TkgUI/AAAAAAAAARc/mXmUWM5CCtk/s1600/edebiyat16kapak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 226px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/THv3K4TkgUI/AAAAAAAAARc/mXmUWM5CCtk/s320/edebiyat16kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5511270335303156034" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI’NDAN   &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Türkiye, ilginç süreçlerden geçiyor. Çatışma ve çelişki içinde devam eden bir süreç bu. Kendi gerçeğini arayan bir toplumun sancılı uyanışını çağrıştırıyor. Onu uyandıran sancının yasal düzenlemelerle bertaraf edilmesi zor. Yasalar iyidir ama her şey sonunda gelir insana dayanır. Geleceğe taşınacak yankı, gönülden çıkacak yankıdır. Gönle hitap eden, kalpleri yumuşatan, algıları parlatan, ufukları açan yeni söyleyişler, yeni yorumlar, yeni üsluplar bulmak gerekiyor. Türkiye’nin sorunu, nihayetinde bir üslup sorunudur. İnanç değil, üslup sorunu. Bu toplumun kendine yeni bir yaşama üslubu bulması gerekiyor. Yeniden dirilmesi, biraz da, birlikte var olma üslubunu bulmasına bağlı. &lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şiir ödülüne başvuru süresini uzattık&lt;/strong&gt;. Öyle gerekti. Yaz aylarına denk gelmişti. Biraz yanlış hesap yaptık galiba. Telefonlar, mailler… derken biz de bir aylık bir süre daha verdik. 30 EYLÜL’den 31 EKİM’e çektik tarihi. &lt;br /&gt;Şu açıklamayı da gerekli buluyoruz: Kitapla katılacak şairlerin bizzat kendileri başvuracağı gibi, yayınevleri de şair adına yarışmaya başvurabilirler. Tabii, şairin onayını almış olmaları gerekir. Bunun bizim açımızdan bir kanıtı gerekmez. Şairle yayınevi arasındaki hukuka kendileri karar vereceklerdir.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımız Mustafa Aydoğan’ın günümüz şiirini gerçeklik, lirizm ve metafizik açılardan ele aldığı yazısıyla başlıyor.&lt;br /&gt;Şiirler İrfan Çevik, Muhammet Safa, Mustafa Ergin Kılıç, Kübra Bilgin, Yahya Kurtkaya ve Yunus Melih Özdağ’a ait. Yunus Melih Özdağ’ın beş şiirine yer verdik. İlk defa şiir yayımlıyor. Önceki sayılarımızda da iki genç şair için benzerini yapmıştık, bu üçüncü oldu. Özdağ’ın şiirlerinin ilginizi çekeceğini umuyoruz.&lt;br /&gt;İbrahim Gökburun Ahmet Murat’ın şiiri, İmdat Akkoyun ise Erdal Çakır’ın şiiri üzerine yazdı. Şiir üzerine diğer bir yazı ise Mustafa Uçurum’un “Cahit Külebi’nin Amerika Şiiri” başlıklı yazısı.&lt;br /&gt;İrfan Çevik ‘Aramanın Ara Yönleri’ başlıklı yazısında Heidegger’in ‘arayış’ını farklı bir açıdan değerlendiriyor. Sadık Yalsızuçanlar, yeniden okuduğu kitaplar üzerine yazdı. Mustafa Karadavut ise Emir Saçı Keser diyor. Tatlı bir deneme. Ebubekir Yoldaş da armağan kitap Cemil Meriç Kitabı üzerine yazdı.&lt;br /&gt;Gökhan Özcan, Ramazan ayı boyunca televizyonlarda yer verilen ilahilerin açmazlarına değindi. &lt;br /&gt;Bu sayımızda iki söyleşi var. Biri Prof. Dr. Sadettin Ökten ile medeniyet üzerine yaptığımız söyleşi. Ökten hocanın, medeniyet kavramını derinlemesine açıkladığı bu söyleşiyi beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz. Diğer söyleşimiz ise Ünsal Ünlü ile. Yılmaz Yılmaz, Ünlü ile son kitabı Savaşlar Kararında üzerine konuştu.&lt;br /&gt;Bu sayımızda yer alan iki öykü, Rasim Özdenören ve Yelis Dolamaç’a ait.&lt;br /&gt;Turan Karataş, Kitaplar… Kitaplar başlıklı yazısında kitaplar üzerine değinilerine devam ediyor.&lt;br /&gt;Okuma Salonu bölümünde ise üç kitap değerlendirmesi yer alıyor. Bu değerlendirmeler Mustafa Karadavut’a ve Kahraman Çayırlı’ya ait.&lt;br /&gt;İyi okumalar.   &lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-7708704459777535639?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/7708704459777535639/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=7708704459777535639' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/7708704459777535639'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/7708704459777535639'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/08/eylul-ekim-2010-sayisi.html' title='EYLÜL - EKİM 2010 SAYISI'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/THv3K4TkgUI/AAAAAAAAARc/mXmUWM5CCtk/s72-c/edebiyat16kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4749930294625851081</id><published>2010-08-02T11:58:00.000-07:00</published><updated>2010-08-02T11:59:53.006-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Öykü'/><title type='text'>İNCEK'TE AY/ Sadık Yalsızuçanlar</title><content type='html'>Henüz gök mavisi koyulaşmamıştı. Konuk olduğum evin bahçesine çıkmıştım. Karadutun yanındaki tahta iskemleye oturmuştum. Sigara yakmıştım. Dumanını savururken birden seni gördüm. Ne zamandır seni göremiyordum. Şimdi yarımsın. Ne zaman tam olacaksın? Yoksa daha da incelecek, yitecek misin? Bir elçiydin sen, Güneşten haberler taşıyordun. Kutadgu Bilig’deki dört kişiden birine ad oldun:Aytoldı dediler ona. Sonra Manas destanındakilerin kimisine isim oldun: Altun-Ay, Ay-Çürek, Ay-Han, Ay-Koca dediler onlara. Sonra ad verdiklerin çoğaldı: Aybeg, Aydoğan, Ayça, Aydemir, Ayla, Aynur, Hale, Hilal, Mehpare, sonra Mehlika oldun sonra yedi genç sana aşık oldu, yolunda yitip gitti. Doğup aşmak isterdin. Şimdi doğar batardın. Aydede diyorduk çocukken sana. Ay-Ata diyen atalarımız gibi. Bir de duamız vardı, seni gördüğümüzde okurduk: Ay gördüm Allah, amentübillah, günahım çoktur, affet ya Allah. Sonra şöyle derdik seni görünce: Gökte açık bir pencere, kalaylı bir tencere, onbeşinde gencelir, otuzunda kocalır. Sonra kentlere ad oldun. Nahşeb’e verildi ismin. Maveraünnehr’de, Siyam dağı eteğindeki Keş adlı nahiyede bulunan bir kuyudan iki ay boyunca her gece doğarak dört saatlik mesafeyi aydınlatırdın. Şeyh Galib senin için bir kaside yazdı ve Sultan III. Selim’e sundu. Bir yıldızla bir araya geldin, Gelibolulu Mustafa Ali aşk öykünüzü kaleme aldı. Doğumdan ölüme değin, insanlara, hayvanlara, bitkilere, taşlara, topraklara, madenlere, ırmaklara, depremlere, sellere, gününe saatine az veya çok, uğurlu veya uğursuz dahlinden söz edildi. Evrenin merkezinde güneş vardı. Onun merkezinde dünya. Sen aydınlık düzeyine göre ilk kadirden sayılıyordun orta kutlu yıldızların göğünde, birinci gökteydin. Göğün yeşil zebercet rengindeydi. Pazartesi günü yaratılmıştın. Dostun güneş yengeç burcundandı. Soğuktu ve nemliydi. Pazartesi günü ve Cuma gecesi sana bağlanıyordu. Beyaz size nispet ediliyordu. Başında taç, sağ elinde harbeyle nakşedildin minyatürlere. Bazen de dört öküzün boynuzuyla kaldırılıyordun. Güneş evrenin kalbiydi, sen ondan sonra, onun ışıklarını yansıtıyordun. Frengistan iklimine egemendin. Simyaya göre gümüş seninle oluşuyordu. Başındayken deliriyordu insanlar. Kadın hilalinin ilk günü gebe kalırsa çocuğunun çehresi sana benzerdi. Ana rahmindeki çocuğa yedinci ayda iyice yaklaşıyordun. Hilalken ağzın yukarda olursa, o yıl kış şiddetli geçiyordu, sırtüstü olursa depremi haber veriyordu. Ekimde haleli olursan dünya baştan sona şer ve fitneyle dolardı. Akrep burcundayken sen, insanlar sefere çıkmıyorlardı. Bu yüzden Divan şairleri yanağa sarkan saçı akrebe, sevgilinin çehresini de sana benzettiler. Kakül böyleyken sevgilisinden ayrılıp yola çıkmadılar. Cebrail kanatlarını üzerinden geçirince tutuluyordun. Bazen bir yılan yutuyordu seni. Çocuk soruyordu, ‘ay neden böyle?’, annesi cevap veriyordu, ‘yılan yutmuş.’ Çocuk tekrar soruyordu, ‘ama hala görünüyor?’, annesi cevaplıyordu, ‘yılanlar gökte cam gibi içlerini gösterirler.’ Seni ejderha yutunca onu kovmak için teneke çalardık, tasları tabakları birbirine vururduk. Bir zamanlar, aşıklar, sevgililerine tez kavuşmak için ateşe nal atarak büyü yaparlardı. Hilalken sen şafak kızıllığındayken ateşe atılan nal gibiydin. Bu yüzden seni o halde görmek için aşıklar şafağa dek oturur, seni gözlerlerdi. Işığın ketene düştüğünde onu çürütür, lime lime ederdi. Bu yüzden mehtapta genç kızlar keten elbise giyerek dolaşmazlardı. Sen görününce can çıkardı. Ne zaman düşlerine girsen insanların bahtı açılır, mutluluğa boğulurlardı. Yusuf’un rüyasına girdin sonra, annesi olarak göründün ona. Ramazan senin incelmenle başlardı. Hilali gözlemeye çıkanlar, bazen kirpiğinden bir teli görür sen sanırlardı. Ramazan senin tüm halindi. Ona ayların dolunayı derlerdi büyüklerimiz. Sonra bölündün, ortadan ikiye ayrıldın bir parmağınla, iki ayrı tanıktın artık. Recep ayının ilk harfine benziyordun, üçaylar seninle başlıyordu. Güneşe bakılamıyordu, senin çehrene bakılabiliyordu, onun aynasıydın sen, ışık senden geliyor sanılıyordu ama ondandı. Güneş gündüzün işaretiydi, sen gecenin belirtisiydin. Gün açılıyor ve renkler beliriyordu, nitelikler dünyası aralanıyordu. Karanlığı gideriyordun bu halinle. Miraca geceleyin çıkmıştın. Celal alemine aittin. Feleklerin yüzü suyu hürmetine yaratılmıştın, kainatın tek dolunayıydın. Sana Taha dediler. Harflerinin sayı değeri ondörttü. Bin yıldı senin devrin. Senin göğünde yıldızlar vardı. Sevgililer siyah gözleriyle kıyametten haber veriyorlardı. Sen Adem göğündendin, göklerin ilk kapısı sana açılıyordu. İsa’nın üzerinde kalan iğneydin. Sonra Hızıra benzettiler seni. Bir pınara benzettiler. Nesi varsa yok eden, diyar diyar gezen dervişe. Geceleyin kandil gibi yanan, gün açılınca kendini yok eden yokluk ehline.&lt;br /&gt;Sular seninle çekilir ve kabarırdı, dalgalar seninle yükselirdi. Dalga denizin bir haliydi, ondan bir parçaydı. Istırap sözcüğünün çalkalanma anlamına geldiği seninle bilindi. Birinden ondördüne değin girdiğin menziller, kemal yolculuğuydu. İlk menzilde sen duruyordun. Güneş gönüldü sen akıldın. Ondan alıyordun ışığını. Saçların geceydi, yüzün sendin. Celal ismine benziyordun incelince, çatık kaş oluyordun. Gökyüzü sayfaydı, sen ondaki ışıklı bir satırdın, yıldızlar noktaydı. Bazen de sen nokta oluyordun. Bazen hattat oluyor sen yazıyordun yıldızları. Berraklığınla kağıda benziyordun. Güneşle mühreleniyordun bu yüzden parlıyordun. Yüzyıllardır ra harfini yazmaya uğraşsan da ra gibi hilal kaşlarının benzerini yazamazdın. Kayan yıldız elifti, sen he harfiydin onunla birleşince gökte ah nidası yazılıyordu, bu yüzden sevgililer ah çekiyordu.&lt;br /&gt;Sen İsaydın, Hızırdın, Hasandın Hüseyindin, sen Ahmed ü Mahmud u Muhammettin, sevgiliydin, onun karanlığını yok eden bir ışıltıydın, Rumi’ydin sen, güzellikte onu bile kıskandırıyordun, seninle bahse tutuşurlardı, gün ile doğarlardı. Sana sen doğma ben doğayım derlerdi. Leylaydın sen. Yıldızların arasında güzeller güzeliydin, siyah ve mavi giysinle asumanın dönme dolabına biner, can göğünde seyreder, ışırdın, bir dilberdin sen, yıldızlar başına dökülürdü, gelinliğine taç olurdu, güzellikte kusursuzdun ama kimi zaman utanır, bulutların ardına gizlenirdin, eldeğmemişliği, ulaşılamazlığı anlatırdın, senin vuslat imkansızdı, sadece uzaktan seyredilirdin.&lt;br /&gt;Sonra gece ülkesinin sultanı dediler sana, Hüsrev dediler, güneşe sultan diyenler onun sağduyulu veziri dediler sana, gece atına binmiş bir süvariydin, feleğin kulesinde gözcü, gecenin bekçisi, sultanın aşını yiyen bir hizmetkar, bir kul, bir köleydin, cariyeydin sen. Gökyüzü kürsüsüne çıkıp yıldızlara öğüt veren bir nidacıydın, güneş babaydı, sen geceleri uyumayan ve yıldızlara annelik edendin. Dokuz göğün dadısıydın. Hilal olurdun bazen dilenci veya eğilerek selam veren aşığa dönerdin. Dolunay olurdun, yıldız akçeleriyle gök pazarında dolanan bir müşteri, bir gece yolcusu, görünmemek için siyah giysiler giyen bir gece hırsızı, gittikçe şişmanlayan bir obur, hilal iğnenle gök atlasını diken bir terzi olurdun. Güneşle birlikte göğün iki gözüydünüz. Güzelin sinesiydin sen. Aşığın bağrındaki yaranın göğe yansımış biçimiydin. Yüzündeki lekeler, aşığın göğsündeki yara berelerdi. Çilekeş aşığın ah ateşinin göğe çıkmış kıvılcımlarıydın. Gümüş veya altın bir eyerdin, üzengiydin rüzgar kanatlı bir atın sırtında. Balıktın sen, gök denizinde gümüşbalığıydın. Gece kuşu kanatlarının altına alınca seni, şafakta altın kanatlı tavus kuşu doğururdu senden. Gök bahçesinin ak gülü, lalesi, fidanı, kuru dalı ve harmanıydın sen.&lt;br /&gt;Dolunayken gök meydanının kösü olurdun, sen çalındıkça ömür saltanatı da geçerdi.&lt;br /&gt;Kader ve kaza okları hilalken seninle atılırdı, okçuların yayı çekerken incinmemesi için parmaklarına taktığı zihgir, çoğu kez kesici aletlerden arşa asılmış bir hançer olurdun. Gök çarkı, bileycisi binlerce yıldır seni bileyleyip keskinleştirdi, parlattı. Yıldızlar bilenmenin kıvılcımlarıydı. Hilalken gök tarlasının orağı, gök atlasının makası olurdun kimi zaman. Dolunayken ok atılan nişan yeri, onlardan korunmak için kalkan, parlayan çelik, gürz ve miğferiydin. İbriktin, kulptun, çengeldin, mum nalçasıydın, kandil fitiliydin, sabundun, kum saatiydin, usturlaptın, meşaleydin, mumdun, buhurdandın. Güzelin yuvarlak yüzünü saran saçları ve büklüm büklüm kakülleri, seni kucaklayan haleydi. Yüzündeki ayva tüyleri, onu saran ay ağılıydı. Kadehtin sen, seni çevreleyen hale seni tutan eldi, o elin parmağına takılan yüzüktü.&lt;br /&gt;Sen görününce yağmur yağardı. Aşıklar ağlardı. Seni artık göremiyoruz. Çocuklar tanımıyorlar seni. Yüksek binalar ve onların ışıkları örttü. Apartmanların berbat çatıları, oradaki antenler, çanaklar, direkler, teller, güneş enerjili su ısıtıcılarının kazanları, aynaları, telefon kabloları kapadı yüzünü. Artık seni göremiyor, sana aydede diyemiyoruz. Bu yüzden belki aşıklar ağlamıyor, bu yüzden yağmurlar yağmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;Edebiyat Ortamı, Sayı:15&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4749930294625851081?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4749930294625851081/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4749930294625851081' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4749930294625851081'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4749930294625851081'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/08/incekte-ay-sadk-yalszucanlar.html' title='İNCEK&apos;TE AY/ Sadık Yalsızuçanlar'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4203852569703084913</id><published>2010-08-02T11:55:00.000-07:00</published><updated>2010-08-02T11:57:01.075-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR'/><title type='text'>AİLELER/ İrfan Çevik</title><content type='html'>kimi yakın eder ırağı&lt;br /&gt;yakını ırak kimileri&lt;br /&gt;sıcak sımsıcak&lt;br /&gt;övülmüş öpülmüş&lt;br /&gt;aileler&lt;br /&gt;yıkanmış üzüm taneleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimi yemiş hazırı&lt;br /&gt;hazır etmiş kimileri&lt;br /&gt;anlayışla oturulmuş sofralara&lt;br /&gt;sorgu yok sual yok&lt;br /&gt;aileler&lt;br /&gt;çekilmiş tespih taneleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimi uyarmış önceden&lt;br /&gt;anlayış beklemiş kimileri&lt;br /&gt;epik resim konusu&lt;br /&gt;anası kuzusu yavrusu&lt;br /&gt;aileler&lt;br /&gt;saçılmış nar taneleri&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;Edebiyat Ortamı, Sayı:15&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4203852569703084913?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4203852569703084913/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4203852569703084913' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4203852569703084913'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4203852569703084913'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/08/aileler-irfan-cevik.html' title='AİLELER/ İrfan Çevik'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-8599303515834317755</id><published>2010-06-30T14:08:00.000-07:00</published><updated>2010-06-30T14:17:18.958-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>15. SAYI (TEMMUZ-AĞUSTOS 2010)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TCuzmDcHt_I/AAAAAAAAARM/kQSLmasTZcQ/s1600/EO_15_Kapak_2.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 222px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TCuzmDcHt_I/AAAAAAAAARM/kQSLmasTZcQ/s320/EO_15_Kapak_2.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5488678037220734962" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;EDEBİYAT ORTAMI’NDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatın bir karşılığının kalmadığı, hatta bittiği, dile getiriliyor zaman zaman. Dergilerin satış rakamlarının, yayınlanan yazı ya da şiirlere okurun ilgisinin ve kitap satışlarının azlığı ile internet kullanımının yaygınlığı vb. hususlar da bu kanaate dayanak olarak öne sürülüyor. ‘70’li ve 80’li yıllarda şiir kitapları veya edebiyat dergileri ortalama üç bin basılıyorken bu rakamların bugün binlere hatta beş yüzlere düşmüş olduğu vurgusu da söz konusu kanaate bir dayanak olarak kullanılıyor. Üstelik bu kanaat sahiplerinin bir kısmı önemli edebiyat adamları. Durum böyle olunca, ister istemez duraklıyor insan biraz. Düşünüyor.&lt;br /&gt;Bu düşüncelerin temelinde insanın zaafa uğradığı/uğratıldığı, ilgisinin yönünün ve niteliğinin değiştiği/düştüğü tespiti yatıyor bir bakıma. İnsan ‘düştü’ denmek isteniyor. &lt;br /&gt;Bu tür şeylerin dile gelmesi yeni değil aslında. Gerek söz gerek yazı ile öteden beri ifade edilir. &lt;br /&gt;Dergi ve kitap satışlarının bir ortalaması alınsa da geçen günlerle bugün arasında satış açısından ne tür farklılıklar olduğunu görsek. Gerçi görsek nolacak ki! Edebiyatın karşılığını rakamlarla tespit etmeye kalkışmak da başka bir açmaz çıkarabilir karşımıza.&lt;br /&gt;Sanırım edebiyatın karşılığının kalıp kalmadığı, ya da edebiyatın bitip bitmediği meselesi biraz da şu çok bilinen soruya verilecek yeni cevaplara bağlı: Edebiyat var oluşunu okur ihtiyacına mı, edebiyatçının kendini tanımlama biçimine mi borçludur? Ve dahası: Edebiyat insanda neye karşılık gelir?&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Geçen sayımızda bir bölümüne yer verdiğimiz ‘Kur’an’ın Cahiliye Şiirini Etkilemesi’ başlıklı yazının ikinci ve son bölümü yer alıyor bu sayımızda: Muhadram Şairler. Mahmut Yavuz’un bu önemli incelemesinin şiir üzerine yapılacak yorumlara katkısı olacağını düşünüyoruz. ‘Muhadram şair’ tanımı önceki bölümde yer almıştı. Bu bölümde örnekleri üzerinden değerlendirme yapılıyor. Peygamberimizin, kendisine şiirlerini okudukları Umeyye hakkında sahabeye söylediği ‘Az kalsın Umeyye Müslüman olacaktı’ hadisi, şiire bakışımız ve şiirin taşıdığı imkânlar üzerinde düşünürken önemli bir eşik olarak duruyor. Şiirin peygamberin huzurunda delil ve değer ifade ediş biçimi, bir bakıma, şiirin geleceğin sürekli zafer kalelerinden biri olacağını da ifade etmiş olmuyor mu?&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt; Bu sayımızın şiirleri İrfan Çevik, Emre Döğer, Mustafa Özçelik, Kahraman Çayırlı, İdris Ekinci, İmdat Akkoyun, Mahmut Yavuz, Abdussamet Bilgili ve  Gürhan Bıyıklı’ya ait. &lt;br /&gt;Ömer Kemiksiz’in Sokağımı Geri Verin başlıklı yazısı sokağa bir güzelleme. Tatlı bir deneme. Bu yazıların devam etmesini diliyoruz. İrfan Çevik yanılma üzerine yazdı. İdris Çakmak ise korumacı dil algısını eleştirdi. Merve Koçak Kurt’un Ömer Erdem şiiri hakkında yazdığı yazı bir okurun duygularını dile getiriyor. Faruk Uysal ise Taşkent Defteri başlığı altında yazdığı gezi yazılarına devam ediyor. &lt;br /&gt;Bu sayımızda üç öykü yer alıyor. Öyküler Sadık Yalsızuçanlar’a, Bülent Ata’ya ve Yunus Emre Özsaray’a ait.&lt;br /&gt;Sâlik Yola Düşünce adlı ilk öykü kitabıyla dikkatleri çeken Yılmaz Yılmaz bu sayımızın söyleşi konuğu. &lt;br /&gt; Turan Karataş’ın kitap değerlendirmelerinin yer aldığı yazısının başlığı Kitaplar… Kitaplar… şeklinde değişti. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-8599303515834317755?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/8599303515834317755/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=8599303515834317755' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/8599303515834317755'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/8599303515834317755'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/06/temmuz-agustos-2010-15-sayi.html' title='15. SAYI (TEMMUZ-AĞUSTOS 2010)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/TCuzmDcHt_I/AAAAAAAAARM/kQSLmasTZcQ/s72-c/EO_15_Kapak_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-3126508842236644771</id><published>2010-06-16T15:23:00.000-07:00</published><updated>2010-06-16T15:26:02.960-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR YILLIĞI 2010'/><title type='text'>ŞİİR YILLIKLARI / Recep Şükrü Güngör</title><content type='html'>Edebiyat dünyasında; 2009 yılını dergiler, hikaye, roman ve şiir kitapları, hikaye, şiir ve roman üzerine tanıtım kitapları yayımlandı. Ayrıca sempozyumlar, paneller ve kitap fuarları düzenlendi fakat dergilerde şiir diye okura sunulan metinlerin şiir olup olmadığına dair yapılan tartışmalar 2009 yılının en çok dikkat çeken konusu oldu. 2010 yılına yeni kitapları giren edebiyat dünyası daha ilk aylarında şiir yıllıkları ile hareketlendi. Edebiyat dünyamızda henüz derli toplu bir öykü yıllığının eksikliği yaşanırken; şiir yıllıklarına her geçen yıl bir yenisi ekleniyor. Bu yılda şiir yıllığı kervanına yenileri katıldı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baki Asiltürk tarafından hazırlanan “2009 YKY Şiir Yıllığı”, Mustafa Aydoğan tarafından hazırlanan “Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2010”,  Hakan Aslanbenzer tarafından hazırlanan “Türk Şiiri 2008–2009” şiir yıllığı, Veysel Çolak tarafından hazırlanan “Şiir, Şaire Bırakılamaz” 2009 Şiir Yıllığı, Şeref Bilsel ile Cenk Gündoğdu tarafından hazırlanan “Şiir Defteri şiir ve hayat 2010”  ve Mustafa Fırat tarafından hazırlanan, “Şair Dağın Doruğun 2009” şiir seçkisi 2010 yılında yıllık kervanına katılan başka bir çalışma oldu. Mustafa Fırat her ne kadar “Bir yıllık da hazırlayabilirdim ama bunu hakkını vererek yapmaya çalışanlar vardı. Onların alanını işgale yeltenmek yerine kendi ‘şiir okuma’mı sundum” (M.Fırat, Şair Dağın Doruğun 2009, s.12.) dese de ortaya konulan çalışmanın mevcut yıllıklardan bir farkı olmadığı açıkça görülmektedir. Çünkü bütün yıllıklar bir ya da iki kişi tarafından hazırlanıyor ve bir kişinin şiir okuma anlayışını yansıtıyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıl içerisinde dergilerde şiir kalitesinin her geçen gün düştüğünü vurgulayan yazılara rastlanırken yılsonunda bütün bir yılın fotoğrafını ve dökümünü yansıtmaya çalışan yılıklar;   günümüzde yazılan şiirin niteliği noktasında buluştu. Şiir yıllıklarında yer alacak şiirlerin ideolojik kaygılarla taraf olama yıl içinde yayınlanan bütün dergilerin titizlikle taranması; şiirin biçimi, kurgusu, içeriği, özgün ve yeni imgelerle şairin kendi sesini oluşturmuş olması ve şairin tanınıp tanınmaması konusunda odaklanan tartışmalar 2010 yılında daha çok şiirin niteliği üzerine odaklanmış gözüküyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan tarafından hazırlanan “Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2010” 2010 yılında başlangıcında şiir yıllıkları ile hareketlenen edebiyat dünyası bir kez daha günümüz şiirinin niteliği tartışıyor. Şiir yıllıklarında yer alacak şiirlerin seçiminde hakkaniyet ve samimiyettin esas alınması gerektiğini vurgulayan Mustafa Aydoğan, “Bir yıl içinde dergilerde yer alan şiirlerin, şiire ilişkin tartışma ve yorumların derlenmesi, yorumlanması ve seçilen örneklerle bunun okura yansıtılması” (Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2010, s.12) amacıyla yola çıkan Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı günümüz şiirine dair tartışmalarını alevlendiriyor. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son yıllarda şiirin saçmaya ve anlamsızlığa dayandığını, bilhassa gençler arasında artık sözün ‘abesle iştigal etme’si itibar edilir bir meziyet olarak algılanmasından yakınan Eleştirmen Turan Karataş’ın 2009 yılının şiirini değerlendirdiği, ‘2009’un Şiiri ve Birkaç Kitap Üstüne’  yazısında “Evet, bu günün şairlerinin yarıdan çoğunun, anlam diye bir kaygıları yok. Nasıl söylemenin yanında ne söylediklerini hiç mi hiç ‘dert’ etmiyorlar. Bunu şuradan çıkarıyorum: şiirleri okuduktan sonra gözlerimi kapayıp düşünüyorum: Bu şair bana ne söyledi? Bu şiirden ne duydum? Bulutsu bir anlam halinde dahi olsa bu şiirden zihnimde kalan ne? Maalesef bu sorulara olumlu cevaplar veremiyorum”. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde çoğunlukla insana, okura uzak bir şiirin yazıldığını, tema yoksulluğunun şiirde müzmin bir hastalık haline geldiğini, şiirin bütünlükten yoksun, duygudan uzak, birbirinin benzeri bağlantısız imgeler ve bağlantısız dizeler yığını olduğunu belirten  Karataş, “Anlaşılması mümkün olmayan bu şiirin ilerde anlaşılıp değerinin bilineceği yollu bir inanış var bu şiirlerin sahipleri arasında. Buna inanan şairler için şiir söylemek, büyük/ iri ve şaşırıcı laf etmekten ibaret. Bir başlık altında yan yana, alt alta getirilen / dizilen tuhaf ifadelerin birbirleriyle anlamsal bir bütün oluşturmaları, bir tema etrafında toplanmış olmaları gerekmiyor. Başlık diye seçilen sözün veya söz grubunun altındaki dizelerle anlamsal bir ilgisinin olması da çok önemli değil. Çoklarınca sözün artistik olması yetiyor. A şiirinin yarısını, başını veya sonunu B şiirine eklerseniz ya da benzer değiştirmeleri farklı şiirlerde yaparsanız metnin yapısında bir bozulma olmuyor. Çünkü, zaten bu kabil şiir diye tertip edilen sözler topluluğu “tuhaf” olmaktan başka bir özellik taşımıyor. Bir acayiplik de, benim hissettiğim, bu arkadaşlar bilhassa gençler “şiir yazmasalar öleceklerini” sanıyorlar. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;haberkaynagim.com&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-3126508842236644771?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/3126508842236644771/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=3126508842236644771' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3126508842236644771'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3126508842236644771'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/06/siir-yilliklari-recep-sukru-gungor.html' title='ŞİİR YILLIKLARI / Recep Şükrü Güngör'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-6844111315764049514</id><published>2010-06-09T12:43:00.000-07:00</published><updated>2010-06-09T12:51:36.306-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR YILLIĞI 2010'/><title type='text'>Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2010</title><content type='html'>"......&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Şiir Defteri&lt;/em&gt;,baştaki nitelikli önsözüyle (geçen yıl çıkan kitaplara incelikler taşıyan hatırlatmalarla) başı çekiyor bence, Bâki Asiltürk'ün YKY &lt;em&gt;kitap-lık&lt;/em&gt; dergisinin eki olarak verdiği &lt;em&gt;2010 Şiir Yıllığı&lt;/em&gt;'yla birlikte. &lt;em&gt;Edebiyat Ortamı &lt;/em&gt;dergisinin, iki yakanın şairlerinin nitelikle buluştuğu &lt;em&gt;Şiir Yıllığı 2010 &lt;/em&gt;da bunlara eklenebilir. Sürpriz yapmış, girişinde şiir ortamına değerli saptamalar getirmiş bir çalışma.&lt;br /&gt;...."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;Hüseyin Peker, Yeniyazı Dergisi, Mayıs-Ağustos 2010&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-6844111315764049514?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/6844111315764049514/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=6844111315764049514' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6844111315764049514'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6844111315764049514'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/06/edebiyat-ortam-siir-yllg-2010.html' title='Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı 2010'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-1283450574588911622</id><published>2010-04-29T15:36:00.000-07:00</published><updated>2010-04-29T15:45:01.890-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>14. SAYI (MAYIS - HAZİRAN 2010)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S9oLr4ATHfI/AAAAAAAAARE/Ee5X4zADH6w/s1600/EO_14+Kapak.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 226px; height: 320px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S9oLr4ATHfI/AAAAAAAAARE/Ee5X4zADH6w/s320/EO_14+Kapak.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5465693946163437042" /&gt;&lt;/a&gt; EDEBİYAT ORTAMI'NDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayımızda ilanını göreceğiniz üzere geçen yıl verdiğimiz şiir ödülünü devam  ettiriyoruz. Bu yıl ikincisini vereceğiz. Umarız gelecek yıllarda da devam eder; genç kuşakların kendilerini belirgin kılmasında bir etkisi, bir katkısı olur. Her şey ancak kendi gerçeğinin süreğinde gittiğinde bir yankı buluyor, sese dönüşüyor. Ödül hiçbir şeydir, asıl olan yetenektir. İddiadır, üsluptur, sestir, çalışmadır. Ödül belki de bütün bunları bir arayış metodudur. Derinlerde birikmiş olanı aramak, bulmak ve ortaya çıkarmak için bir metot. Fena bir metot sayılmaz.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Her zaman olduğu gibi yine şiirlerle başlıyor dergimiz. İrfan çevik yıllar sonra güzel bir şiirle döndü. Devamının geleceğini ümit ediyoruz. Gelmeli. Edebiyat dergisinin iyi şairlerinden biriydi İrfan Çevik. Tek şiir kitabı Ağır Acılı Sularda yayınlanalı yıllar oldu. Şimdi ‘Yeniden’ diyor. Evet, yeniden…&lt;br /&gt;Diğer şiirler Erdal Çakır’a, Esver Ölüç’e, Emre Döğer’e, Muhammet Safa’ya, Cumali Ünaldı’ya, Süleyman Unutmaz’a, Mustafa Uçurum'a ve Mustafa Aydoğan’a ait.&lt;br /&gt;Rasim Özdenören’in yolculuk üzerine bir öyküsü yer alıyor. İrfan Çevik de yolculuğun mahiyeti hakkında yazdı. Gökhan Özcan’ın öyküsü yine dünya yolculuğumuz üzerine. Özcan’ın bu öyküsünü okuyup da içe dönmemek ve bugüne değin sürmüş içsel yolculuğumuz hakkında yeniden düşünmemek mümkün değil. Üstelik şapkayı önümüze koyarak… Söyleşimizi Şehirleri Süsleyen Yolcu’nun yazarıyla, Sadık Yalsızuçanlar’la yaptık. Kısaca, bu sayımızda yolun, yolcunun ve yolculuğun izi var.&lt;br /&gt;Bülent Ata'nın ‘Pizza Karışımı’nı beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;Fatih Parlak’ın ‘Şair ve Patron’ adlı öyküsü yazarının geleceğine ilişkin işaretler barındırıyor. Yazarının soyadı gibi parlak bir öykü.&lt;br /&gt;Mustafa Karadavut’un denemelerinin, böyle devam ederse, kendine bir yurt kuracağını tahmin ediyoruz.&lt;br /&gt;Ahmet Turan, genç ve başarılı bir öykücünün, Yılmaz Yılmaz’ın ilk öykü kitabı Sâlik Yola Düşünce üzerine yazdı.&lt;br /&gt;Mahmut Yavuz’un Cahiliye dönemi şiirine ilişkin yazısının ilginizi çekeceğini sanıyoruz. Bu yazı 'Muhadram Şairler' başlığı altında gelecek sayıda da devam edecek. Yazı, hem Cahiliye şiiri, hem de peygamberimizin şiire bakışı hakkında önemli notlar içeriyor. Bir tez çalışmasının özeti.&lt;br /&gt;Mehmet Aycı’nın yazısı yarım kitaplar üzerine. Tatlı bir deneme.&lt;br /&gt;Nazire Erbay’ın mesnevi ve mekân adlı denemesi akademik bir metin. Yer yer parlak ifadelere ulaşıyor. Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun mesnevisinde mekan ilişkisini irdeliyor.&lt;br /&gt;Kitaplar üzerine yazıların yer aldığı son kısımlarda önemli kitaplar üzerine önemli metinler okuyacaksınız.&lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-1283450574588911622?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/1283450574588911622/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=1283450574588911622' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1283450574588911622'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1283450574588911622'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/04/14-sayi-mayis-haziran-2010.html' title='14. SAYI (MAYIS - HAZİRAN 2010)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S9oLr4ATHfI/AAAAAAAAARE/Ee5X4zADH6w/s72-c/EO_14+Kapak.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-5451918646146196035</id><published>2010-04-26T16:16:00.000-07:00</published><updated>2010-04-26T16:19:17.512-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR YILLIĞI 2010'/><title type='text'>ŞİİR YILLIKLARI/ Mustafa Şerif Onaran</title><content type='html'>(…………)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veysel Çolak gibi şiir yıllığı konusunda deneyimli bir yorumcudan sonra, ilk şiir yıllığını yayımlayan Mustafa Aydoğan’ın değerlendirmelerini karşılaştırmak, şiir yıllıklarının geleceği bakımından yararlı olacak.&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan, kimi yıllık hazırlayıcılarının ulaşamadıkları dergileri de incelemiş. Şiirde gizemci çevrelerin de önemli yeri olduğunu anımsatıyor.&lt;br /&gt;Şiirin gücü söz konusu olunca konu önemini yitiriyor. O konunun işleniş biçimi öne geçiyor. Bütün yıllık hazırlayanlar bu anlayışa önem veriyor. Kimi çevrelere ulaşamamak onların eksikliği.&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan, yıllığın hazırlanmasında kendine destek olacağını umduğu Arif Ay ile Turan Karataş’ın çekilmesi üzerine, bu sorumluluğu bir başına üstleniyor. Şiir seçimindeki yöntemi şöyle:&lt;br /&gt;“Herkes seçer, herkes ayrıştırır, herkes yorumlar, ama esas olan şey hakkaniyet ve samimiyettir. Doğruya ve haklı olana en yakın olabilmektir. Gerçeği bir bütünlük içinde kavrayıp aktarabilmektir.”&lt;br /&gt;Kuşkusuz her yıllık hazırlayan kendine özgü bir beğeniden yola çıkar. O beğeniyi oluşturan bir birikimi vardır. Mavi boncuk dağıtma alışkanlığı edinirse ona güven olmaz. &lt;br /&gt;Kendi seçme anlayışı için de Bâki Asiltürk, “yıllığa seçtiğim şiirlerin ilk etapta belirlenen yüzlerce iyi arasından  ikinci, üçüncü elemelerle sayfalara girdiğini söylemeliyim” diyor.&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan yıllığında “seçilmiş dizeler”e de yer veriyor. Çoğu zaman bir dize bir şiiri kurtarabilir. Veysel Çolak dergisinin adını boşuna DİZE koymamış.&lt;br /&gt;(…………….)&lt;br /&gt;(Cumhuriyet Kitap Eki, 22 Nisan 2010)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-5451918646146196035?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/5451918646146196035/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=5451918646146196035' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/5451918646146196035'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/5451918646146196035'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/04/siir-yilliklari-mustafa-serif-onaran.html' title='&lt;strong&gt;ŞİİR YILLIKLARI/ Mustafa Şerif Onaran&lt;/strong&gt;'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-3081700876522882016</id><published>2010-04-08T07:28:00.000-07:00</published><updated>2010-04-08T07:41:11.472-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR YILLIĞI 2010'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI ŞİİR YILLIĞI 2010</title><content type='html'>&lt;strong&gt;ŞİİR YAŞAMINIZIN GÜNDEMİNDE OLSUN/Doğan Hızlan&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SİZE bir soru soracağım.&lt;br /&gt;Dünya Şiir Günü'nde bir şiir okudunuz mu?&lt;br /&gt;Böyle bir ihtiyaç duydunuz mu?&lt;br /&gt;Evet diyenler, yaşamın tadını çıkarıyorlar, gündelik temponun can sıkıcılığından kendilerini kurtarabiliyorlar, hayatlarını zenginleştiriyorlar, hayal denilen bir kavramı zihinlerine yerleştirebiliyorlar demektir.&lt;br /&gt;Hayır diyenlere gelince...&lt;br /&gt;Yazık ediyorsunuz kendinize, tatsız tuzsuz bir ömrün sıkıcı atmosferinden bir gün boğulacak hale geleceksiniz, tabii hâlâ gelmediyseniz.&lt;br /&gt;Evlerinde tek şiir antolojisi olmayan, şiirin güzelliğinden uzak insanlar evlerinde, donuk bir ortamda nasıl ömür sürer? İnanın yanıtını veremeyeceğim sorulardan biri budur.&lt;br /&gt;Çok şairin olduğu, ama şiirin az okunduğu ülkede, bir okur yanlışlığı var. İyi şiir kitapları çıkıyor, dergilerde iyi şiirler yayınlanıyor, şiir üzerine iyi yazılar yazılıyor.&lt;br /&gt;Dünyada böyle demeyin.&lt;br /&gt;Türkiye'de şiirin çok özel bir yeri vardır. Türler içinde öne geçen bir tarihi vardır. Geleneği zengindir.&lt;br /&gt;Çocuklarınıza da şiir okutmuyorsanız, estetik yoksunu, imge yoksulu bir kişilikle karşılaşacaksınız demektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SON aylarda dört tane şiir ödülü sonuçları belli oldu.&lt;br /&gt;Bunları anımsatalım.&lt;br /&gt;Altın Portakal Şiir Ödülü, Behçet Aysan Şiir Ödülü, Metin Altıok Şiir Ödülü, Behçet Necatigil Şiir Ödülü verildi.&lt;br /&gt;Daha başka şiir ödülleri de var: Varlık, Cemal Süreya, Melih Cevdet Anday.&lt;br /&gt;Adlarına ödül verilen kişileri tanıdığınızdan şüphem yok. Tersini düşünmek ayıp olur. &lt;br /&gt;İlgisizliğin bu kadarını kimseye yakıştıramam.&lt;br /&gt;Ancak bu ustalar adına verilen ödüllerin kimler olduğunu öğrendiğinizde, şiir kitaplarını alacağınız kanısındayım.&lt;br /&gt;Çünkü yeni şiirin yeni adları, sizin şiir beğeninizi de yenileyecektir.&lt;br /&gt;Geçen yılın şiirini değerlendiren dört tane yıllık çıktı.&lt;br /&gt;Elbette onlardan teker teker söz edeceğim.&lt;br /&gt;Ama almanız için adlarını vereyim ki, yazımdaki görüşlerle kendi görüşlerinizi karşılaştırırsınız.&lt;br /&gt;Dört şiir yıllığının da seçenleri, hazırlayanları, yıllık denince aklınıza gelenlerden:&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Baki Asiltürk, Veysel Çolak, Şeref Bilsel-Cenk Gündoğdu, Mustafa Aydoğan&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;Dört yıllığı da okuduğunuzda, Türk şiirine farklı bakışların size yeni yaklaşımlar kazandırdığını fark edeceksiniz.&lt;br /&gt;Ayrıca, bir yılın şiirini okuduğunuzda, şiirsel güzelliklerden uzak olduğunuzun üzüntüsünü yaşayacaksınız.&lt;br /&gt;Sizin adınıza birileri bir yıl boyunca, dergilerde şiirleri tarıyor, şiirleri, şiir üzerine yazıları seçiyor. Görüşlerini belirtiyor.&lt;br /&gt;Katılıp katılmamak her okurun hakkı, ama neye karşı olduğunuzu, neyi onayladığınızı bilmek için okumak gerekiyor.&lt;br /&gt;* * *&lt;br /&gt;ŞİİRDEN uzak bir hayat, bence bir karanlık dünya ile özdeştir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Hürriyet, 07.04.2010)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;*******************&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ŞİİR YILLIĞI ÜZERİNE…/Hülya Deniz Ünal&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhaba,&lt;br /&gt;Hazırladığınız 2010 şiir yıllığını aldım, okudum. Hazırladığınız yıllık hakkındaki düşüncelerimi yazmak istedim çünkü bizde kötü bir işleyiş var, hep olumsuzlukları dillendiriyoruz. Ben tam aksini düşünüyorum, güzel şeyleri yüksek sesle söylemenin zamanı geldi de geçiyor. &lt;br /&gt;Ünlü şairlerin(!) şiiri yoksa almamışsınız, en ayırdedici özelliği bana göre bu yıllığınızın. &lt;br /&gt;Şiir seçiminizi çok isabetli buldum, bunu da belirtmek isterim. &lt;br /&gt;Üst notlar da çok aydınlatıcı olmuş.&lt;br /&gt;Başta Mustafa Aydoğan olmak üzere yıllığa katkı koyanların emeğini kutluyorum.&lt;br /&gt;İyi çalışmalar dileğiyle…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(23.03.2010)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-3081700876522882016?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/3081700876522882016/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=3081700876522882016' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3081700876522882016'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3081700876522882016'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/04/siir-yasaminizin-gundeminde-olsundogan.html' title='EDEBİYAT ORTAMI &lt;strong&gt;ŞİİR YILLIĞI &lt;/strong&gt;2010'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-8772044043574707863</id><published>2010-04-05T01:33:00.000-07:00</published><updated>2010-04-05T01:37:59.645-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR YILLIĞI 2010'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI ŞİİR YILLIĞI 2010</title><content type='html'>&lt;strong&gt;ŞİİR YILLIKLARI VE YILLIK ŞİİRLER...&lt;/strong&gt;/ &lt;strong&gt;Hüseyin Akın&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Antolojiler ve şiir yıllıkları herkesi tam anlamıyla memnun etmeyen çalışmalardır. Birilerini dışarıda bırakan bütün kitaplar hemen hemen böyledir. Söz konusu olan şiir bir de iyi şiirse hatır gönül çarkı işlemez olur. Çakıl taşlarını inci diye yutturma çabanız yaptığınız kurnazlığı okuyucu nezdinde ele verecektir. O kadar zorlu bir uğraştır ki, yıllık ve antoloji çalışması yapmak "iyi" konusunda bir ortak kabule ulaşmak şöyle dursun vasatta ittifak etmek bile neredeyse imkân dışıdır.&lt;br /&gt;Önce ilk tartışma "iyi şiir nedir?" sorusunda başlar. Eğer sözgelimi 2009'un en iyi şiirlerini bir araya getirecekseniz öncelikle yapmanız gereken şey, şiirde ortalama bir "iyi" konusunda uzlaşmaktır. Böyle bir uzlaşıyı beklemek şimdiki halde safdillik olur. Çünkü 'iyi' gittikçe niteliksel köklerden uzaklaşıp herkesin zihninde biçimlendirdiği bir eşik atlama ölçütü haline gelmektedir.&lt;br /&gt;Antoloji ve yıllık hazırlayıcıları umumiyetle şairlerdir. Dolayısıyla bu çalışmalarda yer alan şiirler belli şairlerin beğenileri ve 'iyi' ölçütleriyle sınırlıdır. Keşke beğenisi gelişmiş sıkı şiir okuyucuları tarafından hazırlanmış antolojilerimiz ya da şiir yıllıklarımız da olsa. Sıkı şiir okuyucusu tarafından hazırlanmış yıllıklarda arzu edilen objektifliği yakalamak kısmen de olsa mümkün olabilecektir. Fakat bir şair elinden çıkan yıllığın her zaman için en belirgin vasfı sübjektif ve öznel olmasıdır. Yani bu tür yıllıklarda şairler kendi beğenilerinden bir buket sunmuş olurlar. Bu sübjektif tutum kimi zaman edebi tavrın çok altlarında seyrederek kişisel bir hesaplaşmanın sessiz kavgasına yol açabilmekte. Hal böyle olunca hazırlanan yıllık ve antolojilerin en dikkat çekici tarafı içerdiklerinden ziyade dışında tuttukları oluyor. Bir yıllık kapsama alanına dahil olmayanlarıyla hatırlanıp dikkat çekiyorsa etkisel değil tepkisel izler bırakır.&lt;br /&gt;Yıl içerisinde yoğunluklu olarak şiirler yazmasına rağmen sadece bir şairin kapsam dışı olduğunu göstermek için çıkan yıllıkların olduğunu söylesem meseleyi abartmış olur muyum bilmiyorum. Yıllık hazırlayıcısı bir şairle ortam değişikliği yaşamanız bile o seneki müktesebatta yer almanızı riske sokabiliyor. Yıllıklar konusunda direk söz söylemek varken sözü bu kadar neden dolandırıyorum acaba? Hemen söyleyeyim: Her edebiyat dergisi kendisi dışındakileri çıkardığı yıllıkla vurmaya çalışıyor. Hakikat olmayabilir; ama şayia ve intiba oluşu bile edebiyat adına ümit kırıcıdır.&lt;br /&gt;Daha ilk başta söylediğim gibi yıllık ve antolojiler bir hoşnutsuzlar grubu oluşturuyor. Bunu fark eden yıllık hazırlayıcısı şairler bir yılın şiir sunumuna geçmeden evvel belli bir ölçüt ve iddia ortaya koymayı da çoğunlukla ihmal etmiyorlar. Takip edebildiğim kadarıyla, bu sene başından itibaren dört şiir yıllığı yayınlandı. Yapı Kredi Yayınları'ndan Baki Asiltürk, Edebiyat Ortamı dergisinden Mustafa Aydoğan, Fayrap dergisinden Hakan Arslanbenzer'in iki yıllığı (2008-2009) ve Mustafa Fırat'ın mühür dergisi yayınlarından çıkan "Şair Dağın Doruklarında" isimli yıllığı benim tespit edip inceleme fırsatı bulabildiklerim arasında. Baki Asiltürk ve Mustafa Aydoğan'ın yıllıklarında şiir yıllığı çıkarmanın esas ve incelikleri üzerinde özellikle durulmuş. Mustafa Aydoğan yıllık hazırlamanın bir üslup ve iddia gerektiren bir iş olduğunu söyleyerek yıllığa girecek şiirler hakkında kıstasını şöyle açıklıyor: "Yıllık enikonu bir toplu bakıştır ve bakanın birikimi yanında vicdanıyla da ilgilidir. Yıllıklar, seçimleri ve yorumlarıyla gerçekte esaslı birer öneri görevi görürler. Yıllık hazırlayıcıları gizli ya da açık bir tarz, bir üslup öneriyordur. Çünkü her hareket özünde bir iddia barındırır." Aydoğan'ın yıllığı kastettiği iddiayı gerçekleştirebilmiş midir? Önyargısız bakıldığında rahatlıkla 'evet' diyebiliriz.&lt;br /&gt;Yıllıkta yer alan şiirler belli bir beğeni düzeyini ortaya koyuyor. Beş bölümden oluşan yıllık, seçilmiş şiirler, seçilmiş mısralar, poetik metinlerden alıntılar, geçen yılın dergilerinde şiir ve geçen yılın yayınlanmış şiir kitapları üzerine değinilerden oluşuyor.&lt;br /&gt;Şu satırlar da Baki Asiltürk'ün yıllık hazırlarken şiir seçimine dair hangi yolu izlediğini gösteren ipuçları: "Yıllıklara ilişkin eleştirilerin hemen tamamını yakından takip eden biri olarak, dört yıllık periyodun ardından şuna karar verdim: Herkesi memnun edecek bir şiir yıllığı hazırlamak imkânsız! Zaten böylesi çalışmaların birilerini memnun etmek gibi bir amacı da olmamalı. Nedeni açık: Birilerini memnun etmek için gösterilecek her tolerans, bir başkasını mutsuz etmenin, onun hakkını gasp etmenin yolunu açacaktır."&lt;br /&gt;Yıllıkların şair seçiminde ortak beğenisi de oldukça dikkat çekici. Zira bu oran kimi dergiler arasında oldukça düşük. Örneğin Baki Asiltürk'ün yıllığına aldığı şairlerle Hakan Arslanbenzer'in yıllığına aldığı şairlerin benzerlik ve müştereklik oranı yüzde beşin altında iken Mustafa Aydoğan'ın seçtikleriyle Baki Asiltürk'ün seçtikleri arasında benzerlik ve müştereklik çok daha fazla oranda.&lt;br /&gt;2004 yılına kadar 12 yıl boyunca şiir yıllığı çıkarma tekelini elinde bulunduran Mehmet Doğan'ın belirgin dünya görüşlerine dayalı dışlayıcı tutumuna karşın Mehmet Doğan'ın bıraktığı yerden görevi devralan Baki Asiltürk çok daha kuşatıcı davranarak bu konudaki saplantılı seçim sürecine nokta koymayı başarmıştır. Mustafa Aydoğan da şairi değil şiiri esas aldığını göstererek kendi mahallesindeki seslere kulak tıkayanlara karşı birleştirici ve buluşturucu bir yol takip etmiştir.&lt;br /&gt;Bir yıllıkta yer almak geride kalan son bir yılın şairi olmaya razı olmak değilse eğer hiçbir şair beğeni dâhilinde ya da haricinde olmayı kendi şiirsel serüveni için bir ölçüt kabul ederek yolunu çizemez. Asıl olan bir şiirin yıllıkta kalması değil on yılların, yüzyılların sınırlarını aşabilecek kudrete sahip olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;em&gt;Milli Gazete, 31.03.2010&lt;/em&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-8772044043574707863?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/8772044043574707863/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=8772044043574707863' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/8772044043574707863'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/8772044043574707863'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/04/siir-yilligi.html' title='EDEBİYAT ORTAMI &lt;strong&gt;ŞİİR YILLIĞI &lt;/strong&gt;2010'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4487799722128957137</id><published>2010-03-17T13:53:00.000-07:00</published><updated>2010-03-19T13:15:51.911-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR YILLIĞI 2010'/><title type='text'>Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı / Hüseyin Alemdar</title><content type='html'>Geçmişte şair ve şiirseverler tarafından dergi ve yıllıklara yapılan haksızlığı Sombahar, Ludingirra, Uç, Poetik'us, E, Adam Şiir Yıllıklarından az çok biliyoruz. Çok fazla öznel olmayan ve parmakla gösterilecek titizlikle Mustafa Aydoğan tarafından hazırlanan bu yıllığı tüm şair ve şiirseverlerin ilgi göstermesini dilerim. Yoksa hâlâ adımıza bakaraktan dergi ya da yıllık takip etme alışkanlığımızı sürdürmeye devam ederiz. (www.siirakademisi.com)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4487799722128957137?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4487799722128957137/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4487799722128957137' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4487799722128957137'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4487799722128957137'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/03/edebiyat-ortami-siir-yilligihuseyin.html' title='Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı / Hüseyin Alemdar'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-3584651460885110537</id><published>2010-03-15T15:35:00.000-07:00</published><updated>2010-03-15T15:36:49.363-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EDEBİYAT ORTAMI İçin Ne Dediler?'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI İÇİN NE DEDİLER</title><content type='html'>(&lt;strong&gt;Yılmaz Yılmaz&lt;/strong&gt; yazar ve şairlere Edebiyat Ortamı dergisi hakkındaki düşüncelerini sordu. )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;AHMET EDİP BAŞARAN(Şair - Yazar)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Şiir Yıllığı üzerine&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan'ın 2010 Şiir yıllığını, nitelikli bir çabanın, emeğin ürünü olarak görüyorum ilk elde. Yazılan şiirin soluk alıp vermesi, edebiyat camiasında bir karşılık bulması açısından  bu tür çalışmaların desteklenmesi gerekiyor. Aydoğan, günümüz edebiyat ortamını yakından takip eden, işin mutfağında olan bir isim. Bu bağlamda yıllığın giriş bölümünde yazdıkları oldukça önemli.&lt;br /&gt;Aydoğan, yıllığa alınan kimi şairler için kısa değiniler yazmış. Keşke diyorum bütün şairler için böyle kısa ve öz, açıklayıcı değerlendirmeler yazılmış olsaydı. Bunu, Aydoğan'ın çabasını fazlasıyla önemsediğim için söylüyorum. Yıllığın son bölümünde Turan Karataş’ın 2009’da çıkan birkaç kitap üstüne yaptığı değerlendirmeler de ortama biraz hareket getirecek gibi görünüyor. &lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan’ı çabasından, emeğinden dolayı kutluyorum. Dileğim, ilerde çok daha nitelikli ve oylumlu çalışmalarla karşımıza çıkmasıdır. (15.03.2010)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;KÂMİL YEŞİL(Öykücü – Yazar)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişte haftalık haber dergisi Tempo hem dünya edebiyatından hem de Türk edebiyatından bazı öykü antolojileri vermişti okuyucularına. Elli Yazar Elli Öykü adıyla. E Edebiyat dergisi de okuyucunun veya yazarının teklif ettiği öykülerden seçkiler oluşturmuş ve derginin bir hediyesi olarak dağıtmıştı. Öykü Seçkisi iyi yapılırsa yıl içinde kimler, hangi metinlere imza attı, bir yıl içinde yazarlar hangi temalar etrafında dolaşmış, dönemin gerçekliği metinlere nasıl yansımış, yansımış mı; gibi sorular hakkında bazı ipuçlarına ulaşırız. Kısacası “iyi olur”, deriz. Bu tür kitaplar sadece seçkilerden oluşmamalı; yıla ait öykü değerlendirmesi de içermeli. O yıla ait öykü kitaplarına, ödüllerine, kayıp öykücülere ait bilgiler de bulunmalı. Titiz bir seçki bazı ihtiyaçlara cevap verecektir diye düşünüyorum. Edebiyat Ortamı böyle bir geleneği başlatırsa bu tabii edebiyatımıza ve öykümüze bir hizmet olur. (24.02.2010)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SADIK YALSIZUÇANLAR (Öykücü - Yazar): &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı’nı gönderilmez ise pek bulamıyorum. Şaka bir yana, özellikle genç okur yazarlar açısından Edebiyat Ortamı çekici bir iletişim ortamı olmayı başardı. Bizim edebiyat dergilerimiz arasında böylesi türden örnekler pek azdır. Edebiyat Ortamı’nda kıdemli yazarlar ile gençler bir arada. Yazarlar kendilerini pek kasmıyor. Oldukça sert eleştiriler de yayımlanıyor. Bu insanda sahicilik duygusu uyandırıyor. İslam irfanından beslenen yazarların yazılarını giderek daha çok okumayı umut ediyorum. Bu, bizim manevi yaşamımızın en değerli desteğidir. Edebiyat ve güzellik lüks bir kategori değildir. Bunun daha çok kavranması için Edebiyat Ortamı gibi dergilerin çoğalmasında yarar var. Genç okur - yazarların şiirlerini, öykülerini, eleştirilerini daha çok yayımlama imkânı bulması da edebiyatın hayatla ilişkisinin güçlenmesine katkı verecektir.(20.02.2010)&lt;br /&gt;                                                           (&lt;strong&gt;Devam Edecek&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-3584651460885110537?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/3584651460885110537/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=3584651460885110537' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3584651460885110537'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3584651460885110537'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/03/edebiyat-ortami-icin-ne-dediler.html' title='&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI&lt;/strong&gt; İÇİN NE DEDİLER'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-5652445870077773926</id><published>2010-03-03T12:46:00.000-08:00</published><updated>2012-01-12T15:44:47.197-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='SATIŞ NOKTALARI'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI'NIN TEMİN EDİLEBİLECEĞİ YERLER!!!</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;&lt;strong&gt;Genel Dağıtım&lt;/strong&gt;: Kültür Dergi Dağıtım -NT mağazaları-&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Ankara&lt;/strong&gt;: İmge, Dost (Karanfil sk.), Turhan, Birleşik, Akçağ, Kurtuba, Diyanet Kitabevi&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İstanbul&lt;/strong&gt;: Robinson Crusoe, Simurg, Mephisto, Pandora, İz (Cağaloğlu) &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;İzmir&lt;/strong&gt;: Pan ve Yakın Kitabevlerinden (sadece yıllık eki olan sayılar için)&lt;br /&gt;Temin edilebilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;0.312.229 82 44 &lt;/strong&gt;no.lu telefondan bilgi alınabilir ve talepte bulunulabilir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-5652445870077773926?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/5652445870077773926/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=5652445870077773926' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/5652445870077773926'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/5652445870077773926'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/03/edebiyat-ortaminin-temin-edilebilecegi.html' title='EDEBİYAT ORTAMI&apos;NIN TEMİN EDİLEBİLECEĞİ YERLER!!!'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-1530607172099377808</id><published>2010-03-01T15:06:00.000-08:00</published><updated>2010-03-02T07:18:02.003-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI (Sayı: 13, Mart - Nisan 2010)</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S4xIwuoyJhI/AAAAAAAAAPE/LpHCIcORmR8/s1600-h/EO13_Kapak%5B1%5D.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 283px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S4xIwuoyJhI/AAAAAAAAAPE/LpHCIcORmR8/s400/EO13_Kapak%5B1%5D.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5443806051574097426" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI’NDAN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sayımızı diğerlerinden ayıran önemli bir fark var. Dergimizle birlikte Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı’nı da okurlarımıza sunuyoruz. Bunun önemli bir olay olduğunu ayrıca söylemeye gerek yok sanırım. Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı’nın, birçok açıdan etkiler yaratıcı, sonuçlar doğurucu, yeni düşüncelere yol açıcı olacağını düşünüyoruz.  &lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Önceki sayımızda bir genç şairin, ilk defa şiir yayınlayan Muhammet Safa’nın beş şiirine yer vermiş,  bunu da başyazı da belirtmiştik. Geçen iki aylık sürede birçok şairden ‘beş’ şiir aldık. Yaptığımız işin gençlerin dünyasında bir heyecan yarattığını gördük. Ne var ki heyecanlarındaki güzelliği, çoğunun şiirinde bulamadık. Yine de bu heyecanı önemsiyoruz. &lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızın şairleri Mahmut Yavuz, İbrahim Gökburun, Onur Akyıl, İmdat Akkoyun, Rasim Demirtaş ve Kahraman Çayırlı.&lt;br /&gt;Şiire dair biri çeviri olmak üzere dört yazıya yer verdik. Stanley Kunitz’in yazısının başlığı ‘Şiire Dair’.  Diğer yazılar ise Hicabi Kırlangıç’a, Şaban Abak’a ve Mustafa Aydoğan’a ait. Bu birbirinden değerli, şiirin temel meselelerine değinen yazıları beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;İki öyküden biri Fikri Özçelikçi’ye diğeri Nuran Tuncer’e ait. &lt;br /&gt;İrfan Çevik, Tübitak tarafından yayınlanan Richard Dawkins’in Kör Saatçi kitabından yola çıkarak evrimcilerin/darwincilerin mantığını sorguluyor. Sözün sonunu Cemal Süreya’nın bir şiirine dayandırması ise hoş bir sürpriz olarak karşılıyor okuru.&lt;br /&gt;Bu sayımızda, bir öykücünün, Selçuk Baran’ın,  ‘Galiba ben bu işi başaramadım’ diyerek öykü yazmaya son veren, yalnız, kırılmış ama güçlü bir sanatçının şiirlerini okuyacaksınız. Birileri, saklandığı, açığa çıkmasının istenmediği yerden aldı bize getirdi. Bir kitaplık boyutta, kırktan fazla şiirden size beş-altı tanesini sunuyoruz. Turan Karataş’ın güzel ve açıklayıcı yazısıyla. &lt;br /&gt;Bu sayımızın söyleşisini değerli öykücümüz Necip Tosun’la yaptık. Fatih Parlak soruları hazırladı ve sordu. Güzel bir söyleşi çıktı ortaya. Beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;Genç şair arkadaşımız Emre Döğer ile genç öykücü arkadaşımız Fatih Parlak birlikte bir soruşturma hazırladılar. Kendi kuşaklarından şair ve öykücülere “karşılaşma”nın çağrışımlarını sordular. İlginç cevaplar aldılar. Bu soruşturma gelecek sayılarda başka kavramlarla devam edecek. &lt;br /&gt;Emre Döğer’in ‘Alacakaranlık’ başlıklı yazısı öykü-deneme arası bir tür. Mustafa Karadavut’un birkaç denemesine önceki sayılarda yer vermiştik. Bu sayıda da iki denemesine yer veriyoruz. Bu yazılar sürecek.&lt;br /&gt;Sadık Yalsızuçanlar, James Cameron’un Avatar filmi üzerine yazdı. Önemli bir film üzerine önemli bir yazı. &lt;br /&gt;Faruk Uysal’ın ‘Taşkent Defteri’ devam ediyor.&lt;br /&gt;Ocak ayında ölen Amerikalı ünlü öykücü JD Salinger hakkında bir çeviri yazıya yer verdik. Salinger’i genel hatlarıyla tanıtan iyi bir yazı. David L.Ulin’in yazısının başlığı “J.D.Salinger: Sessizliğin ve Sözcüklerin Armağanı”. &lt;br /&gt; Yazısaati bölümünün mutat yazılarından olan Turan Karataş’ın “Kitaplarda…” başlığı altında yazdığı yazılar devam ediyor. Ayrıca iki kitap değerlendirmesi yer alıyor. Biri Dücane Cündioğlu’nun Ölümün Dört Rengi, diğeri Ali Çolak’ın Bilmem Hatırlar Mısın?’ı. &lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-1530607172099377808?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/1530607172099377808/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=1530607172099377808' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1530607172099377808'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1530607172099377808'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/03/edebiyat-ortami-say-13-mart-nisan-2009.html' title='EDEBİYAT ORTAMI (Sayı: 13, Mart - Nisan 2010)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S4xIwuoyJhI/AAAAAAAAAPE/LpHCIcORmR8/s72-c/EO13_Kapak%5B1%5D.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-1929932442889536708</id><published>2010-02-26T12:01:00.000-08:00</published><updated>2010-03-01T15:13:51.951-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR YILLIĞI 2010'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI 2010 ŞİİR YILLIĞI</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S4xJecHJwGI/AAAAAAAAAPM/Aiw7vLclVrM/s1600-h/Y%C4%B1ll%C4%B1k-kapak.JPG"&gt;&lt;img style="display:block; margin:0px auto 10px; text-align:center;cursor:pointer; cursor:hand;width: 249px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S4xJecHJwGI/AAAAAAAAAPM/Aiw7vLclVrM/s400/Y%C4%B1ll%C4%B1k-kapak.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5443806836875182178" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;strong&gt;2010 ŞİİR YILLIĞI&lt;/strong&gt; 1 MART'TA EDEBİYAT ORTAMI DERGİSİ İLE BİRLİKTE&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-1929932442889536708?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/1929932442889536708/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=1929932442889536708' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1929932442889536708'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1929932442889536708'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/02/edebiyat-ortami-2010-siir-yilligi.html' title='EDEBİYAT ORTAMI 2010 ŞİİR YILLIĞI'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/S4xJecHJwGI/AAAAAAAAAPM/Aiw7vLclVrM/s72-c/Y%C4%B1ll%C4%B1k-kapak.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-6350894689721606101</id><published>2010-01-19T13:15:00.000-08:00</published><updated>2010-01-19T13:19:00.649-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EDEBİYAT ORTAMI İçin Ne Dediler?'/><title type='text'>BİR YORUM: EDEBİYAT ORTAMI/ İbrahim Gökburun</title><content type='html'>İnsanı, tabiatta bulunan bütün canlılardan ve nesnelerden üstün kılan özelliği “düşünme” yeteneğine sahip olmasıdır. İnsan olmanın ya da insan kalmanın en keskin biçimi “düşüncenin”  kelimelerle yazıya dönüşüp ete kemiğe bürünmesidir. Düşünce dünyamızın mimarlarından Cemil Meriç, “Dergi hür tefekkürün kalesidir” diyerek yeni bir söylemin, hareketin ve düşüncenin filizlenip yeşerdiği yerleri gösterir. Ülkemizde; yaşamak, yaşatmak ve gelecek adına her ay onlarca düşünce, edebiyat ve kültür, sanat dergisi yayımlanıyor. Düşüncenin ve sanatın doğup geliştiği; Büyükdoğu, Diriliş, Mavera, Halkın Dostları ve Hareket Dergisi… düşünüldüğünde dergilerin önemi daha net anlaşılmaktadır. Eğer bir yerde dergiler varsa; dergilerde yazan şairler, yazarlar, eleştirmenler varsa; henüz insanlık ölmemiştir. Düşüncenin köleleştirilmesine karşı bilinçli bir savunma yapılmaktadır orada.Kavgalara ve kişisel ihtiraslara, iletişim ve ulaşım araçlarına ve gündelik yaşam telaşına rağmen kitapevlerinde dergilere rastlamak; ülkemizde yaşamın devam ettiğini gösteriyor. İnsanlığı yaşatmak adına bir mücadele verildiği ve edebiyatın nefes almasını sağlayan bir edebiyat ortamının var olduğu görülüyor.  Adeta dergi mezarlığına dönen ülkemizde; bir dergi çıkarmanın, okura ulaştırmanın zorluğuna rağmen günümüzde Türk edebiyatına taze kan taşıyan dergilerin varlığı umudumuzu tazeliyor.  Bu noktada nitelik ve yayın periyodu açısından ikinci yılını dolduran Edebiyat Ortamı Dergisi, farklı ve özgün çıkışlarıyla bir okur kitlesi oluştururken aynı zamanda edebiyat dünyasında “güven” oluşturdu. Teknolojinin bütün imkânlara rağmen bir dergi çıkarmanın şartları her geçen gün zorlaşırken ülkemizde çıkan onlarca dergiden acaba hangileri önümüzdeki ay çıkmasa; okura ulaşmasa, edebiyat dünyasında ne değişir. Türk şiiri ne kaybeder? Türk romanı, hikâyesi, tiyatrosunun geleceği adına ne değişir. Edebiyatın içinde olan herkesin bu soruya karşılık ne cevaplar verdiğini buradan işitiyorum. Günümüzde Türk edebiyatına taze kan veren çok nitelikli edebiyat dergileri var. Bu noktada. Edebiyat Ortamı dergisi, daha ikinci yılında edebiyat ortamında kendi iklimi oluşturdu. Gerek tasarım gerek içerik bakımından kendi şartlarını belirlediği çizgide kendine özgü bir yolculuk yapan Edebiyat Ortamı, edebiyatın bütün şubelerine kapı açarak zengin bir içerikle çıkıyor okurun karşısına. Mustafa Aydoğan yönetiminde yoluna devam eden Edebiyat Ortamı; Arif Ay ve Turan Karataş gibi isimler düzenli olarak yazarken; dergide Mustafa Kutlu, Sadık Yalsızuçanlar, Ali Çolak, İbrahim Tenekeci… gibi ustalar dergiyi; edebiyatın merkezinde tutarken; günümüz edebiyat ortamına da bir canlılık getirdi.Ankara merkezli bir dergi olan Edebiyat Ortamı; Cahit Zarifoğlu’nun mektuplarını yayımlayarak; edebiyata yön vermiş bir dergi olan Mavera’nın okurları ve yazarları arasında kurduğu bağı göstermesi; dergileri editörlerine; okur-editör ilişkisi, editör-şair ya da yazar- editör ilişkisi bakımında hicivli göndermeleri, 2009 yılının en çok dikkat çeken konular arasında yer aldı.Arif Ay’ın edebiyat dergilerini değerlendirerek dergilerdeki ürünler hakkında düşüncelerini belirtmesi, Turan Karataş’ın yazıları, Mustafa Aydoğan’ın günümüz edebiyatına dair yazıları, Gökhan Özcan ve Yılmaz Yılmaz’ın hikâyeleri… Edebiyat Ortamı Dergisi’nin Türk şiiri ve edebiyatının temel meselelerine odaklanarak, edebiyat dünyasında ilk kez gözüken “Muhammet Safa” gibi imzalara sayfalarını açması; derginin Türk edebiyatında yeni şairler ve yazarlar yetiştirme çabaları umudumuzu tazeliyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-6350894689721606101?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/6350894689721606101/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=6350894689721606101' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6350894689721606101'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6350894689721606101'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/01/bir-yorum-edebiyat-ortami-ibrahim.html' title='BİR YORUM: EDEBİYAT ORTAMI/ İbrahim Gökburun'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-9071891113329736417</id><published>2010-01-06T12:51:00.000-08:00</published><updated>2010-01-06T12:54:27.353-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR'/><title type='text'>ORADA/ Muhammet Safa</title><content type='html'>Hiç gidemeyeceğin bir yer,&lt;br /&gt;Mesela bir Paris düşün&lt;br /&gt;Sinema salonunda Fransız filmi,&lt;br /&gt;17 numaralı salon 89uncu koltuk&lt;br /&gt;Ter kokusu, insanı hatırlatan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlar yeni doğmuş Notre Dame&lt;br /&gt;İlkin sırtlarım sanmış dünyayı&lt;br /&gt;Olmaz Dame olmaz&lt;br /&gt;İnsan inadı işte…&lt;br /&gt;Hani alırsın yeni bir kitabı&lt;br /&gt;Açılmaz ilk sayfası nazından &lt;br /&gt;Öyle bir inat, tatlı bir inat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni doğacak o sıralar Notre Dame&lt;br /&gt;Ve Paris’te parfüm revaçta&lt;br /&gt;Lümpenler arasında&lt;br /&gt;Ter kokuyor insan, ter! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;Edebiyat Ortamı, Sayı:12&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-9071891113329736417?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/9071891113329736417/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=9071891113329736417' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/9071891113329736417'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/9071891113329736417'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2010/01/orada-muhammet-safa.html' title='ORADA/ Muhammet Safa'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-744076407389250554</id><published>2009-12-31T15:42:00.000-08:00</published><updated>2009-12-31T15:50:04.673-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Sz03yGfacSI/AAAAAAAAAO0/uVq64jpEOns/s1600-h/Kapak-12..JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 282px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Sz03yGfacSI/AAAAAAAAAO0/uVq64jpEOns/s400/Kapak-12..JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5421550860299301154" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI'NDAN&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı, ikinci yılını bu sayıyla tamamlıyor. Yirmi dört ay ve on iki sayı. Bir tarafıyla az. Bir tarafıyla hiç de az değil.&lt;br /&gt;Bu sürede iki şey oldu: Pek memnun edici bir sayı olmasa da sabit bir okur kitlesi oluştu. Birincisi, bu. Önemli.  İkincisi, nitelik ve yayın periyodu açısından dergiye karşı okurda bir ‘güven’ oluştu. Bu, daha da önemli. Bu tespitlerimizin bir kısmı sezgisel, bir kısmı gelen tepkilere dayanıyor, bir kısmını da elimize ulaşan satış rakamlarından çıkarıyoruz. Umarız artarak devam eder. &lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımız, İrfan Çevik’in Eleştirmenin Niyeti başlıklı yazısıyla başlıyor. &lt;br /&gt;Bu sayımızın şairleri Mustafa Aydoğan, Erdal Çakır, Esver Ölüç ve Muhammet Safa. Muhammet Safa’dan beş şiire yer veriyoruz. Bunu zaman zaman yapıyoruz. Yeni isimlerden üç ya da beş şiir birden yayınlıyoruz ki hem okur farkına varsın hem de genç şair hangi riskle karşı karşıya olduğunu bilsin. Muhammet Safa’nın şiirleri kendini belirgin kılacak (kılabilecek) özellikler barındırıyor. Süreç nasıl gelişir, şiiri nereye oturur, buna karar verecek olan Safa’nın kendisi. Şiiri taşımak için dünya genişliğinde bir sırt gerektiğini biliyor olmalı. &lt;br /&gt;Mustafa Şahin,  Bu Sene de Cemre Düşmeyecek Toprağa, diyor. İronik bir eleştiri. Çağına, gününe ve kuşağına…&lt;br /&gt;Bu sayımızda iki söyleşi yer alıyor. Biri, dünyaca ünlü müzisyen Ömer Faruk Tekbilek’le, diğeri Küba Yazarlar Birliği Başkanı ve şair Nancy Morejón’la. Bu söyleşileri gerçekleştiren arkadaşlarımız Mukaddes Mut’a ve Cüneyt Göksu’ya teşekkür ediyoruz. Söyleşileri beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz. Özellikle Ömer Faruk Tekbilek’le yapılan söyleşi üzerinde önemle durmayı gerektiriyor.&lt;br /&gt;Sadık Erol Er,  Dostoyevski’nin düşünce dünyasındaki tanrı ve kötülük problemini inceledi. Şaban Abak ise Şiir ve Şehir Mimarisi üzerine yazdı.&lt;br /&gt;Bu sayımızda üç öykü yer alıyor. Öyküler Gökhan Özcan’a, Fikri Özçelikci’ye ve Yılmaz Yılmaz’a ait.&lt;br /&gt;Fatih Parlak, genç bir öykücü. Öyküler yazarken öykü üzerine de düşünüyor.  Bu sayımızda yer alan yazısında Kafka’nın ünlü kahramanı Gregor Samsa üzerinde durdu. Beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;Emre Döğer, Avusturyalı ünlü müzisyen Nick Cave üzerine yazdı. &lt;br /&gt;İhsan Kabil, geçen ay kaybettiğimiz yönetmen Ahmet Uluçay’ın sinema dünyasını değerlendirdi. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı tek uzun metrajlı filmiyle sinema dünyasında önemli bir yer edinen  Uluçay’ı rahmetle anıyoruz.   &lt;br /&gt;Faruk Uysal’ın gezi notları devam ediyor.&lt;br /&gt;Fatih Yavuz Çiçek, Metin Güven’in Kedi Uykuları adlı şiir kitabını inceledi.&lt;br /&gt;Yazısaati bölümümüzde değiniler, Okuma Salonu’nda da kitap eleştirileri yer alıyor. Okurlarımızın dikkatle takip ettiğini bildiğimiz bu bölümlerdeki yazıları da severek okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;İyi okumalar…&lt;br /&gt;M. A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-744076407389250554?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/744076407389250554/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=744076407389250554' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/744076407389250554'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/744076407389250554'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/12/edebiyat-ortam-ikinci-yln-bu-sayyla.html' title=''/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Sz03yGfacSI/AAAAAAAAAO0/uVq64jpEOns/s72-c/Kapak-12..JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-2955708697130713505</id><published>2009-12-22T13:58:00.000-08:00</published><updated>2009-12-22T14:00:09.948-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR'/><title type='text'>UNUTUŞ / Kübra Bilgin</title><content type='html'>ne kadar da büyük kürsünün elleri&lt;br /&gt;sıktın mı kırmızı damarlar boşaltan&lt;br /&gt;duyunca sağır bırakan &lt;br /&gt;ne kadar da küçük sözlerim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;okun başı ejderken&lt;br /&gt;haberlerin gözleri bağlanmalı diyorum&lt;br /&gt;oysa ayakkaplarım çarpık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne kadar da büyük sorularımın korkusu&lt;br /&gt;şimşek gülüşle karıştı şimdi&lt;br /&gt;tavanlar niye parlak &lt;br /&gt;tavanlar sarı&lt;br /&gt;koridorlar adları bozuyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zannediyorum hiç duymamışsınızdır&lt;br /&gt;“ya da”ların bu kadar çoğaldığını&lt;br /&gt;zannederim siz bilmezsiniz&lt;br /&gt;ne kadar da büyük yankıları renklerin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Edebiyat Ortamı, Sayı:11)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-2955708697130713505?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/2955708697130713505/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=2955708697130713505' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2955708697130713505'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2955708697130713505'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/12/unutus-kubra-bilgin.html' title='UNUTUŞ / Kübra Bilgin'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4913444105438164375</id><published>2009-11-16T03:34:00.000-08:00</published><updated>2009-11-16T03:38:33.174-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YAZILAR'/><title type='text'>GÜNCELİN TARİHİ ÜZERİNE KISA NOTLAR/Mustafa Aydoğan</title><content type='html'>&lt;strong&gt;30.&lt;/strong&gt; Yedi İklim dergisi 24. yılına girmiş. Az bir süre değil. Şu koca ülkede saysak kaç dergi vardır ki bu yaşa ulaşmış! &lt;br /&gt;İniş-çıkışlar yaşadı Yedi İklim. İlk yıllarındaki nitelikli tutumunu sürekli hâle dönüştüremedi. Periyodunda aksamalar oldu. Hatta kimi zaman çıkıp çıkmadığı konusunda bile kuşkular duyduk. Ama ne olduysa oldu son bir-iki yılda yeniden kendini toparladı. Bir düzene girdi. Ayın ilk günlerinde kitapçılardaki yerini almaya başladı. &lt;br /&gt;Yedi İklim ‘sıcak’, ‘kalbî’ bir dergi. Bu özelliğini en zayıf zamanlarında bile korudu. Kapısının eşiğinde asık surat barındırmadı. Sıcaklık, kalbîlik… Dergicilikte önemlidir bunlar. Dergi sadece edebiyat ‘yapmaz’, insan da ‘oluşturur’. &lt;br /&gt;Yedi İklim’e uzun ömürler diliyorum. &lt;br /&gt;A. Haydar Haksal’a selam! &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;31&lt;/strong&gt;. K.Maraş Valiliği arka arkaya kitaplar yayımlıyor. En sonuncusu ‘Maraş Meşhurları’. K.Maraş doğumlu edebiyat ve ilim adamlarının biyografilerine yer verilmiş. Fena bir çalışma olmamış. Yayına hazırlayanlar Yaşar Alparslan ve Serdar Yakar. Ancak, Valilik tarafından yayınlanan kitaplar (nedense) dergimize ulaşmıyor. Duyurulur. &lt;br /&gt;Bir de Ukde Yayınları tarafından yayınlanan kitaplar var. Bunların önemli bir bölümünün bize ulaştığını haber verelim. En son gelenler ‘Maraş’ta Saçaklızadeler ve Eski Maraş Âlimleri’, ‘Maraş Bibliyografyası’, ‘Büyük Hiciv Şairi Âşık Mısdılı’ ve ‘Maraş Ağzı Köroğlu’. Bu tür kitapları seviyorum. Edebiyat kaygısından uzak ama dilleri akıcı ve tatlı. İfadeler düzgün. Açıkçası, umulmadık ilhamlar verebiliyor, ilginç düşüncelere yol açabiliyorlar bazen. İddiasızlığın parıltısı, diyorum bunlara ben. Özellikle Yaşar Alparslan imzalı sunuş yazıları okunmaya değer. Ayrıca, baskıları güzel olmuş. En azından taşra yayıncılığına özgü dağınıklık ve kirli görüntüden uzaklar. &lt;br /&gt;Maraş’ın edebî suskunluğunu anlamaya çalışırken bir ‘yayın atağı’ ile karşılaşmak sevindirdi beni. Ama bunlar yine de yetmez. Dergi(ler) bekliyoruz Maraş’tan.&lt;br /&gt;  &lt;br /&gt;&lt;strong&gt;32.&lt;/strong&gt; Manifestolar yayınlama, poetika cambazlıkları, akım yaratma gayretkeşlikleri… Bunlarla da kalmıyor iş. Her türlü etik ve estetik sınırları imha etme pahasına kendi yaşıtlarını öne çıkarma uğraşları almış başını gidiyor. ‘Kuşak’ sığıntısı. Tek başına var olamama korkusu. &lt;br /&gt;Şiirin, sanatın, el çabukluğuyla kotarılabilir bir şey olduğu sanılıyor. &lt;br /&gt;Kendini ‘sağlama alma’ tuhaflıkları mı demeli bunlara? Yoksa  ‘ben meseleyi hallettim beni kabullenin’ çığırtkanlığı mı? &lt;br /&gt;Eh! Ne diyelim. Kolay gelsin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;33.&lt;/strong&gt; Veysel Çolak’ın yeni bir kitabı yayımlanmış; Dikkat!Şiir… Şiir üzerine yazılar, değerlendirmeler. Görünce aldım. Çolak’ın yazılarını pek izlediğimi söyleyemem. Belki benim eksiğimdir, bilemiyorum. &lt;br /&gt;Biraz alakasız ama yeri gelmişken bir konuya değinmeden geçemeyeceğim. &lt;br /&gt;Şiir üzerine yazılmış yazıları okumaktan ürker oldum. Nerde poetik bir metin görsem gene ne ‘yumurtlayacak’ acaba demekten kendimi alamıyorum. Gevezelik etmenin, ona buna sataşmanın, beylik laflar etmenin, kuşak savunmasının payandası oldu çıktı bu tür yazılar. Yazılmasa daha iyi olacak, diyesi geliyor insanın. Bu tür yazılarda genel olarak şu sorunlarla karşılaşıyoruz: Türkçe ifadede sıkıntı yaşanıyor. Batılı yazarların beylik sözleri boca ediliyor. Yabancı  ya da eski kelimelerle artistik şovlar yapılıyor.&lt;br /&gt;Sayın Çolak için söylemiyorum bunları. Yanlış anlaşılmasın. Kitabı henüz bitiremedim. Lâkin kitabın ilk cümlesi biraz tuhaf geldi bana. Sıkıntılı buldum. &lt;br /&gt;Cümle şöyle: “Şairlik, yaşamın sunduklarını bütünüyle göze alabilmeyi gerektirir.” Ne demek şimdi bu?  ‘Yaşamın sundukları’nı göze almak için özel bir çabaya gerek var mı? Her sıradan insan ‘yaşamın sundukları’yla karşılaşır ve onlarla göze alarak ya da almayarak ilişkiye girer zaten. Bunun için bir özellik sahibi olmaya gerek yok. ‘Göze almak’, riskle ilişkili bir şeydir.  Oysa ‘hayatın sundukları’ içerisinde riskli olan da vardır, risksiz olan da. Kötü olan da, iyi olan da. Hoş olan da, sevimsiz olan da.  Cümlenin tam tersi daha doğru sanki. Mesela şöyle: “Şairlik, yaşamın sunduklarına bütünüyle kayıtsız kalmayı gerektirir.” Bir nevi dervişanelik yani. Oldu mu, bilmem.&lt;br /&gt; ‘Bir işe iyi başlayın ve iyi bitirin, arada ne yaptığınızın pek önemi yoktur.’ derdi bir hocamız. Bence kitap iyi başlamamış. Umarım iyi bitmiştir. Okumaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Edebiyat Ortamı, Kasım-Aralık 2009)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4913444105438164375?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4913444105438164375/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4913444105438164375' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4913444105438164375'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4913444105438164375'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/11/guncelin-tarihi-uzerine-kisa.html' title='GÜNCELİN TARİHİ ÜZERİNE KISA NOTLAR/Mustafa Aydoğan'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-5868191344933983167</id><published>2009-11-14T01:51:00.000-08:00</published><updated>2009-11-14T01:53:29.333-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YAZILAR'/><title type='text'>KISA VE AĞRILI/ Emre Döğer</title><content type='html'>---------------------------&lt;br /&gt;---------------------------&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 numaralı kuledeyim saat 23.59. &lt;br /&gt;Zaman doldu. &lt;br /&gt;O gün için tam olarak 8 saat nöbet etmiş toplam.&lt;br /&gt;00.04.&lt;br /&gt;Diğer iki saatin nöbetçisi ve çavuş geldi.&lt;br /&gt;Aşağı indim.&lt;br /&gt;Tabanlarım ağrıyor. &lt;br /&gt;Askerlik bu işte diyorum "kısa ve ağrılı".&lt;br /&gt;Çavuş önümde, arkamda üç er daha var.&lt;br /&gt;Çavuşu da sayarsam-ki o da yorulur bilirim-2 ağrılı 3 uykulu asker karanlıkta &lt;br /&gt;Silahın taşınma sesi, bot sesi, öksürenler...&lt;br /&gt;Ve bitip tükenmeyen iç seslerim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Namlu bidona &lt;br /&gt;- kurma kolu çek&lt;br /&gt;- bırak&lt;br /&gt;- emniyet aç&lt;br /&gt;- tetik düşür&lt;br /&gt;- emniyet kapat&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüfek as, yola devam.&lt;br /&gt;Silahlığa 150 ila 200 metre. &lt;br /&gt;Soğuk yüzümü kesiyor.     &lt;br /&gt;Çay ocağının ışığı açık aylak erler sohbetteler.&lt;br /&gt;Arkaya geçip birisinden sigara istedim. &lt;br /&gt;Yakıp, çavuşa seslendim.&lt;br /&gt;- Siz gidin ben çay alıp geliyorum. &lt;br /&gt;- Fazla fişin varsa bana da al!&lt;br /&gt;Buharla kapanmış camın önündeyim. &lt;br /&gt;Cama vurdum, iki zayıf tık.&lt;br /&gt;Duymadılar. &lt;br /&gt;Kafam ağrıyor.&lt;br /&gt;Tütün çok fena kokuyor.&lt;br /&gt;Tekrar vurdum güçlü üç vuruş. &lt;br /&gt;Cam açıldı, sıcaklık yüzüme dokundu.&lt;br /&gt;- Taner iki çay ver, donuyorum.&lt;br /&gt;- Abi sen daha yatmadındı?&lt;br /&gt;- Hayır, 22-24 nöbeti vardı.&lt;br /&gt;- Hem lojmanda 6 saat nöbet dut üsdüne bide dabur da dut gelince .&lt;br /&gt;- Geçer bunlar Taner boş ver, hadi çabuk çay lazım.&lt;br /&gt;İçeri girdi, buhardan bir buluta.&lt;br /&gt;Sigarayı attım, ellerim rezalet.&lt;br /&gt;Çayları uzattı.&lt;br /&gt;- Abi sizin askerlikte uzunlara yahlaştı.&lt;br /&gt;- Doğrudur zaman değil ama biz uzadık.&lt;br /&gt;- Sana bir fiş borcu oldu çavuşun, görüşürüz.&lt;br /&gt;Cam kapandı.&lt;br /&gt;Sessizlik.&lt;br /&gt;Tüfek omzumda. &lt;br /&gt;Elimde iki çay.&lt;br /&gt;Çirkin bir tablonun tam ortasındayım.&lt;br /&gt;Merdivenlerden iniyorum, kabiliyetliyim diyorum, kısa ve ağrılı bir kabiliyet,&lt;br /&gt;Her şeyi kırıp parçalayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az aşağıda bir karaltı belirdi.&lt;br /&gt;Kolundaki kırmızı, ben buraların ağasıyım, bandını yaklaşınca gördüm.&lt;br /&gt;Nöbetçi Subay H. Başçavuş.&lt;br /&gt;Hiç bir şey umurumda olmadı. &lt;br /&gt;Müthiş kızacak, bağıracaktı, orası kesin. &lt;br /&gt;Ben yine de &lt;br /&gt;Ağız dolusu kusmak istedim.&lt;br /&gt;Sanki asırlarca beklemiş&lt;br /&gt;Her şeyi çıkarıp gizli yerlerinden&lt;br /&gt;Orada birlikte boğulmak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seslendi;&lt;br /&gt;- Sen kimsin?&lt;br /&gt;Ben bir heykel gibiyim, duruş ihtişamdır, ne olursa olsun.&lt;br /&gt;- Sen kimsin? Konuşsana, dolu silahlı mı geziyorsun?&lt;br /&gt;Nihayet ve istekli;&lt;br /&gt;- Onbaşı Kamil Ateş.&lt;br /&gt;- Emredin komutanım.&lt;br /&gt;- Silahım boş, hasta bir arkadaşa çay götürüyorum.&lt;br /&gt;Yalan söylüyorum, kaytarmayı iyi beceren bir adamım diye daha da bir kalkıyor çenem havaya. O ise sinirli ve bıkkın.&lt;br /&gt;- Böyle bir askerlik şekli mi var ulan? Hem bu çaycı niye kapatmıyor daha?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şekil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Omurgam çelik bir halat gibi gerildi&lt;br /&gt;Ben…  Ben… Ben ulan aslında ben &lt;br /&gt;Şa… ya da amaaan ulan adım her neyse &lt;br /&gt;Senin göremediğin şu aslında saçma sapan gibi duran şeyleri bir arada tutmak, kirliliğimizi temizlemek için kafa patlatıyorum…”&lt;br /&gt;Der gibi yaparak bir adım önüne geldim.&lt;br /&gt;O devam etti;  &lt;br /&gt;- Gününüz azaldı diye artistlik yapmayın, ezerim başınızı!&lt;br /&gt;İçimde müthiş zevk veren bir ima ile harfleri eze eze.&lt;br /&gt;- Emredersiniz komutanım! &lt;br /&gt;- Sabah lojman için araba gelmeden askerleri topla ve beni çağır.  05:30’dan sonraya kalırsan yakarım seni!&lt;br /&gt;Aynı zevkli ima ile &lt;br /&gt;- Emredersiniz!  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kayıp gitti karanlığın içine.&lt;br /&gt;Şu güya kafa tuttuğum adam &lt;br /&gt;Dağ tepe günlerce dolaşıp savaşan, emektar, alkolik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzülmedim, kayıtsızlığın sınırı yoktu o an.&lt;br /&gt;Mide bulantısı, üşüme, ayak hissizliği&lt;br /&gt;Şikâyetlerimden yanaydım yalnızca. &lt;br /&gt;Silahlığa az kaldı beş on adım, çayımı bitirdim.&lt;br /&gt;Tüfek ve teçhizatı teslim edip, bir sigara istedim silahçıdan. &lt;br /&gt;Çavuşun yanına gittim. &lt;br /&gt;Koridordaki kaloriferin üzerinde oturuyor, çayını verdim, teşekkür etti.&lt;br /&gt;Ensesini sıktım.&lt;br /&gt;- Çavuş biz hayatta mıyız?&lt;br /&gt;- Bilmem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elim hâlâ ensesinde, et ve içinde kan geçişleri, güzel geçmiş bir sürü zamanın hatıraları, doğup büyüyen bir çocuğa kucak açışları, kol gerişleri ananın-babanın, ölümleriyle ebeveynlerinin bir anda sarsılan hayatları, yetimlik, öksüzlük, susmak, ağlamak, âşık olmak, tutkuyla yaşamak, yaşamak yazılıyordur işte bilmediğin bir yere…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunları söylemedim. Yine aynı zevki veren bir ima ile dumanı üfledim. &lt;br /&gt;Karardı yüzüm.     &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;(Edebiyat Ortamı, Sayı:11)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-5868191344933983167?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/5868191344933983167/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=5868191344933983167' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/5868191344933983167'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/5868191344933983167'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/11/kisa-ve-agrili-emre-doger.html' title='KISA VE AĞRILI/ Emre Döğer'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-6445819940786092184</id><published>2009-11-02T13:57:00.000-08:00</published><updated>2009-11-14T01:54:07.283-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>YENİ SAYI (KASIM - ARALIK 2009)</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Su9Wj6Jg6JI/AAAAAAAAAOk/JaaIlDgx9uo/s1600-h/kapakEO11%5B2%5D.JPG"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;width: 284px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Su9Wj6Jg6JI/AAAAAAAAAOk/JaaIlDgx9uo/s400/kapakEO11%5B2%5D.JPG" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5399629653145086098" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;EDEBİYAT ORTAMI’NDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyatın gücü kimseye yetmez. Ne tutacak eli vardır ne de yere getirmek istediği bir sırt. Onunla hiçbir şeyi de satın alamazsınız. Başınızı koyacağınız yumuşak bir yastık aradığınızda edebiyat aklınıza gelecek son şeylerden biridir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üslup gibi tıpkı. Görünmez, ele gelmez ama sınırları geçmek istediğinizde size bir kimlik belgesi görevi görebilir. Vatanınızı işaret eder. Döneceğiniz yeri hatırlatır. Yola çıkmaya karar vermişseniz  tabii…&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızın şairleri Kübra Bilgin, Sedat Turan, İbrahim Gökburun, Emre Döğer, Gözde Burcu Narin, Ethem Erdoğan, Fatih Yavuz Çiçek, İlhan Aygül ve Okan Aksoy.&lt;br /&gt;Bu sayının söyleşisini Murat Menteş ile yaptık. Romanı ve Dublörün Dilemması’nı konuştuk. İlginç cevaplar aldık. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;Şaban Abak, Şiirde Kültürel Akaplan’ı anlattı. Sezai Karakoç’un bir şiirinden yola çıkarak imgelerin gerisindeki olgulara ve gerçekliğe vurgu yaptı. Şiirin imkanlarının enine boyuna tartışılmaya çalışıldığı günümüzde bu tartışmalara katkı sağlayacak önemli bir metin.&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan, tecrübe-sanat ilişkisini ele aldığı Tecrübesizliğin Dili Olarak Sanat başlıklı yazısında şiirin ve sanatın kaynağını sorguladı.&lt;br /&gt;İrfan Çevik ‘vicdan’ üzerine yazdı. Vicdanın sözlüklerdeki tanımından yola çıkarak insanın yapıp-etmelerini yorumladı.&lt;br /&gt;Emre Döğer’in Kısa ve Ağrılı başlıklı denemesi sıcak, dingin ve hoş bir metin. Edebiyatın nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor bize. İddiasız bir şekilde.&lt;br /&gt;Mehmet Akgül, Sezai Karakoç’ta Kudüs’ün Alın Yazısı başlıklı denemesinde Kudüs’ü ve Sezai Karakoç’un ‘Alınyazısı Saati’ adlı şiir kitabındaki 1. bölümü değerlendirdi. &lt;br /&gt;Bu sayımızda üç öykü yer alıyor. Kasım Tiryaki’nin Görüşme, Suavi Kemal Yazgıç’ın ‘Saçım Çıkar Geceleri’ ve Graham Greene’in Görünmez Japonlar isimli öykülerini beğeneceğinizi umuyoruz.&lt;br /&gt;Yusuf Turan Günaydın, bir örnek olaydan yola çıkarak, önemli bir sorun olan ve gitgide yaygınlık kazanan intihal üzerine yazdı. &lt;br /&gt;Bugüne kadar dergimizde çeviri şiirlere pek yer vermemiştik. Uzun süredir dosyalarımız arasında bekleyen üç çeviri şiiri yayınlıyoruz. Şiirler Abdullah Sidran, Skender Kulenovic ve Muhammed Rızâ Şefîî Kedkenî’ye ait. &lt;br /&gt;Mustafa Karadavut, ‘Söz’ümle Yeniden Barışıyorum başlıklı denemesiyle yer alıyor bu sayımızda.&lt;br /&gt;Gezi yazılarına ve günlüklere zaman zaman yer veriyoruz. Bu sayımızda da Faruk Uysal Taşkent Defteri başlıklı günlükleri yer alıyor. Taşkent hatıralarını anlatıyor; yalın ve dikkatli bir Türkçeyle.&lt;br /&gt;Yazısaati bölümümüzde Turan Karataş’ın Kitaplarda…, Yusuf Turan Günaydın’ın Kitabın Issız Fuarı ve Mustafa Aydoğan’ın Güncelin Tarihi Üzerine Kısa Notlar başlıklı yazıları yer alıyor. &lt;br /&gt;Okuma Salonu’nda ise iki kitap tanıtımı bulacaksınız. Sadık Yalsızuçanlar’ın son romanı Dem ve İspanyol şair Lorca’nın konuşmalarının yer aldığı Konuşmalar. &lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-6445819940786092184?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/6445819940786092184/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=6445819940786092184' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6445819940786092184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6445819940786092184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/11/edebiyat-ortamindan-edebiyatn-gucu.html' title='YENİ SAYI (KASIM - ARALIK 2009)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Su9Wj6Jg6JI/AAAAAAAAAOk/JaaIlDgx9uo/s72-c/kapakEO11%5B2%5D.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-3392315226632096064</id><published>2009-09-02T11:49:00.001-07:00</published><updated>2009-09-02T12:50:11.840-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI</title><content type='html'>&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Sp6-ohUQ4AI/AAAAAAAAAN8/N_5xA1PjUuU/s1600-h/kapak10.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5376944608474357762" style="FLOAT: left; MARGIN: 0px 10px 10px 0px; WIDTH: 282px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Sp6-ohUQ4AI/AAAAAAAAAN8/N_5xA1PjUuU/s400/kapak10.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt; EDEBİYAT ORTAMI'NDAN&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz günlerin gizemli kelimesi ‘açılım’dı. Demokratik açılım ya da Kürt açılımı şeklinde dile getirildi. Görüşmeler, tartışmalar ve beklentiler arasında kendine bir yer bulmaya çalıştı. Çalışıyor.&lt;br /&gt;Türkiye’nin sorunları bugünden yarına çözülebilecek kolay sorunlar değil. Barışın ve huzurun bereketinin bu toprakları yeniden yumuşatması, zenginleştirmesi için çok çaba harcanması gerekiyor. Dâhice dikkatler gerekiyor. Dikkatini kaybeden her şeyini kaybeder.&lt;br /&gt;Türkiye kendine bir ‘merkez’ bulmalı. Her şeyden önce bunu yapmalı. Düşüncede ve harekette zihinleri ve gönülleri cezbedici bir merkez. Sonra da cesaretle ve güvenle adımlarını atmalı.&lt;br /&gt;Bu merkeze giden ana yollardan biri edebiyat ve sanattan geçiyor. Yazık ki siyasetçiler ve üst düzey bürokratlar bunun yeterince farkında değil. Henüz ve hâlâ değil.&lt;br /&gt;En kritik durumlarda bile şairlerin, edebiyatçıların, sanatçıların görüşlerine başvurma gereği duyulmuyor. Birkaç ödül verilmekle onların gönüllerinin alındığı sanılıyor. Demek ki, edebiyatçının ve sanatçının eyleminin ‘realiteden kopuk’ olduğu yönündeki mesnetsiz kanı hâlâ zihinleri meşgul ediyor. Oysa edebiyat ve sanat, realitenin ruhudur.&lt;br /&gt;Diyoruz ya, Türkiye’nin sorunları kolay çözülebilecek sorunlar değil.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızda Server Vakfı Edebiyat Ortamı 2009 Şiir Ödülünü kazanan şiirlere ve şairlerle yaptığımız söyleşilere yer verdik. Dereceye giren şiirlerin tamamını, mansiyon ve jüri özel ödülü alan şiirlerin ise birer tanesini yayınlıyoruz. Ayrıca, bazı talihsizlikler nedeniyle ertelenmek zorunda kalınan ödül töreninin 24 Ekim 2009 tarihinde yapılacağını özellikle belirtmek istiyoruz.&lt;br /&gt;Gökhan Özcan, ‘Edebiyatımızın Neden Sineması Yok?” başlıklı yazısında edebiyat ve sinema ilişkisini irdeliyor.&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan ise ‘yalnızlık’ üzerine yazdı. İnsanın ontolojik konumunu yalnızlık kavramı üzerinden değerlendirdi.&lt;br /&gt;Ali Çolak, çocukluk ve oyuncak ilişkisini konu edindiği tatlı bir denemeyle bu sayımıza katkıda bulunuyor.&lt;br /&gt;Sadık Yalsızuçanlar bir öyküyle katılıyor bu sayımıza: “Ellerim Yok”. Klasik ifadeyle, usta işi bir öykü. Genç öykücümüz Fatih Parlak ise bu defa “Dedemin Meyveleri” isimli ilginç bir öyküyle çıkıyor okur karşısına. Zevkle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;İrfan Çevik, derinlikli yazılarına devam ediyor. Bu sayımızda ‘değer’ kavramı etrafında çağdaş insanın algı biçimini sorguluyor.&lt;br /&gt;Yusuf Turan Günaydın’ın İran notları devam ediyor. Erdal Çakır’ın Bursa günlüğü ise bir şehrin yeniden dirilişini anlatıyor.&lt;br /&gt;İsmail Bingöl, türküler üzerine yazdı. Duygusal, sıcak bir metin.&lt;br /&gt;Yazısaati ve Okuma Salonu bölümlerimizde yer alan değini ve kitap eleştirilerini de beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;Gerekli bir açıklama: Geçen sayımızın başyazısında Selçuk Küpçük’ün yazısına değinirken iki hata yapmışız. Birincisi, metodoloji yerine ‘metedoloji’ demişiz. İkincisi, Tasavvuf Seni Çağırıyor adlı kitabın yazarını yanlışlıkla Enver Ercan şeklinde belirtmişiz. Doğrusu Ercan Alkan olacaktı. Yazarımızdan ve okuyucularımızdan özür diliyoruz.&lt;br /&gt;Ramazan ayı tüm insanlık için hayırlara vesile olsun.&lt;br /&gt;İyi okumalar...&lt;br /&gt;M.A.&lt;br /&gt;(Edebiyat Ortamı, Eylül-Ekim 2009)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-3392315226632096064?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/3392315226632096064/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=3392315226632096064' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3392315226632096064'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3392315226632096064'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/09/edebiyat-ortami.html' title='EDEBİYAT ORTAMI'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/Sp6-ohUQ4AI/AAAAAAAAAN8/N_5xA1PjUuU/s72-c/kapak10.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-887367541945593777</id><published>2009-07-30T14:57:00.000-07:00</published><updated>2009-07-30T15:04:28.752-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR'/><title type='text'>SÖZ / Mustafa Aydoğan</title><content type='html'>Hayat&lt;br /&gt;Bir söz bekliyordu&lt;br /&gt;Sustum&lt;br /&gt;Kırkbeşinde sustum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanıyorum var olduğuma inanıyordu&lt;br /&gt;Yokluğumu duymak istemiyordu ya da&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-Konuş benimle! Konuş benimle! Konuş benimle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söze muhatap olmanın ateşiyle deniyordu beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kelimelerin acıyla bitiştiklerini seziyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, ben&lt;br /&gt;Kimdim ki acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşünmedim bile hiç&lt;br /&gt;Olduğu gibi kabullenmeyi öğrendim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(&lt;em&gt;Edebiyat Ortamı, Temmuz - Ağustos 2009&lt;/em&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-887367541945593777?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/887367541945593777/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=887367541945593777' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/887367541945593777'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/887367541945593777'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/07/soz-mustafa-aydogan.html' title='SÖZ / Mustafa Aydoğan'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-1235881876974431027</id><published>2009-06-29T12:28:00.000-07:00</published><updated>2009-06-29T12:46:54.740-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI'DAN (TEMMUZ-AĞUSTOS)</title><content type='html'>İslam ülkeleri bir türlü huzuru bulamıyor.&lt;br /&gt;Kendine gelemiyor.&lt;br /&gt;Gecenin nihayetini de kimse göremiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin kederi ise kendi başından aşkın. Parlayıp parlayıp sönüyor. Kesintilere engel olamıyor bir türlü. Yaralı bir insanın ayağa kalkışındaki yavaşlığı ve acı çekişi atamıyor üzerinden. Tökezlerken düşünmeye çalışıyor. Bu ne kadar mümkün ki? Huzursuz gövde, dengesiz kavrar.&lt;br /&gt;Türkiye, sorunlarını çözmeli. Yeni fırsatlar var önünde. Bunları değerlendirmeli.&lt;br /&gt;Yeni bir anayasa… Evet! Sivil bir anayasa önemli.&lt;br /&gt;Ergenekon davası, bir gevşeme olmazsa önemli sonuçlar doğurabilir.&lt;br /&gt;Lâkin daha önemli olan bir şey var: Yeni bir insan oluşturmak. Kavrayışı, yorumlayışı, mimikleri, hayalleri yorgun olmayan, kendine güvenli ve kendi sembollerinden güç alan...&lt;br /&gt;Soluğunu dünyanın ensesinden eksik etmeyen modern Moğol, ancak yeni ve sağlam algılayış biçimleriyle bertaraf edilebilir.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızda, uzun bir çeviri metin yer alıyor. Kevin Bushell’in Amerikalı şair Robert Bly’ın şiirini eleştirdiği bu metin, ‘derin imge’ kavramı etrafında şiire ilişkin önemli bilgiler içeriyor. Şiir üzerine kafa yormak isteyenler için bir açılım sağlayacağını umuyoruz. Altıncı sayımızdaki Bly söyleşisi ve şiir çevirileri bu metinle birlikte bir bütünlüğe kavuşuyor. Bu önemli ve bir o kadar da zor metni başarılı çevirisiyle bizlere kazandırdığı için İrfan Çevik’e teşekkür ediyoruz.&lt;br /&gt;Bu sayımızın şairleri Mustafa Aydoğan, Esver Ölüç, Mehmet Akgül, İsmail Karakurt, Mediha İstanbullu, Suavi Kemal Yazgıç, Kubilay Yıldız ve Hasan Bozdaş&lt;br /&gt;Gökhan Özcan bir öyküsüyle yer alıyor bu sayımızda: Ağır Uyku. Düşler ve parçalanan fotoğraflar. Yaz ayları gibi canlı bir öykü.&lt;br /&gt;İkinci öykü Yılmaz Yılmaz’a ait. Kupa, kadınlar ve ‘evde yok’ çocukları anlatıyor. Beğeneceğinizi umuyoruz.&lt;br /&gt;Arif Ay, şiirde anlam konusuna değindi. Kısa bir yazı. Bu yazılar sürecek. Bu yazıların, şiir-anlam ilişkisi hakkındaki kafa karışıklıklarına bir açılım getireceğini düşünüyoruz.&lt;br /&gt;Bu sayının söyleşisini Doç. Dr. Derya Örs ve Doç. Dr. Hicabi Kırlangıç’la mesnevi çevirisi üzerine yaptık. Mesnevi’yi, Mevlana’yı ve çeviriyi konuştuk.&lt;br /&gt;Fotoğraflıyorum’un konuğu şair Ömer Erdem. Yeraltı’nı yorumluyor. Kısa ama dingin bir metin.&lt;br /&gt;Yusuf Turan Günaydın, 5-17 Mayıs tarihlerinde gerçekleşen Tahran Kitap Fuarı vesilesiyle kaleme aldığı İran notlarını okurlarımızla paylaşıyor. Yumuşak bir üslupla anlatılan bu gezi notlarını ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Ne var ki, metin uzun olduğu için bir bölümünü sonraki sayımıza bırakmak zorunda kaldık.&lt;br /&gt;Turan Karataş’ın iki yazısı yer alıyor bu sayıda. Biri ölüm üzerine diğeri ise her sayımızda olduğu gibi ‘Kitaplarda…’ başlığı altında.&lt;br /&gt;Selçuk Küpçük’ün ‘Kendini Bilmenin Metedolojisi’ başlıklı yazısı Enver Ercan’ın geçen yıl yayınlanan Tasavvuf Seni Çağırıyor adlı kitabını konu ediniyor. Ama bir kitap yazısı boyutlarını aşan, tasavvuf üzerine önemli tespitler içeren bir metin.&lt;br /&gt;Arif Ay’ın ‘Dergiler Arasında’ başlığı altında sürdürdüğü değinileri devam ediyor.&lt;br /&gt;Mustafa Aydoğan’ın ‘Güncelin Tarihi Üzerine Kısa Notlar’ı, edebiyatın güncelini kısa notlarla tespit etmeye ve yorumlamaya çalışıyor.&lt;br /&gt;Yazısaati başlıklı yorum bölümünde ve Okuma Salonu başlıklı kitap değini bölümünde yer alan yazıları da beğenerek okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;İyi okumalar…&lt;br /&gt;M.A.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Edebiyat Ortamı, 9. Sayı)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-1235881876974431027?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/1235881876974431027/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=1235881876974431027' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1235881876974431027'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1235881876974431027'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/06/edebiyat-ortamidan.html' title='EDEBİYAT ORTAMI&apos;DAN (TEMMUZ-AĞUSTOS)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-2078846211275262644</id><published>2009-06-14T05:31:00.000-07:00</published><updated>2009-06-14T05:39:31.199-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='FOTOĞRAF'/><title type='text'>ÖTEKİ ÇOCUKLAR/ Gökhan Özcan</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/SjTvNXGAU-I/AAAAAAAAAM8/982KJ5nJVrc/s1600-h/%C3%B6teki_%C3%A7ocuklar.jpg"&gt;&lt;img id="BLOGGER_PHOTO_ID_5347161670412162018" style="WIDTH: 266px; CURSOR: hand; HEIGHT: 400px" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/SjTvNXGAU-I/AAAAAAAAAM8/982KJ5nJVrc/s400/%C3%B6teki_%C3%A7ocuklar.jpg" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/SjTt9wtnOoI/AAAAAAAAAM0/gIngqjRgdWc/s1600-h/ba%C5%9Fka_sokaklar.jpg"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-2078846211275262644?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/2078846211275262644/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=2078846211275262644' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2078846211275262644'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2078846211275262644'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/06/baska-cocuklar-gokhan-ozcan.html' title='ÖTEKİ ÇOCUKLAR/ Gökhan Özcan'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/_QCnIBJRocm4/SjTvNXGAU-I/AAAAAAAAAM8/982KJ5nJVrc/s72-c/%C3%B6teki_%C3%A7ocuklar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-1205944163909840860</id><published>2009-06-14T05:24:00.000-07:00</published><updated>2009-06-14T05:31:12.598-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YAZILAR'/><title type='text'>İLK VE SON HARF/ Sadık Yalsızuçanlar</title><content type='html'>“Bir ignliiz üvnsertsinede ypalın arşaıtramya gröe, kleimleirn hrfalreiinn hnagi srıdaa yzalıdkılraı ömneli dğeliimş. Öenlmi oaln brinci ve snonucnu hrfain yrenide omlsaımyış. Ardakai hfraliren srısaı krıaışk oslada ouknyuorumş”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir şey bildiğimi söyleyemem ama bilebildiğim kadarıyla ilk harf elif idi son harf de elif.&lt;br /&gt;Bu durumda elifle başlayan yine elifle biten bir kelime olarak lale, lael diye yazınca lale anlaşılmıyor. Lale Allah’tır, Allah da elifle başlar elifle biter. Güzel he ile biter gerçi, güzel he de bir nevi eliftir. Güzel he beni daima telaffuz ettiğimde büyüler ve içine çeker, orada kaybolurum. Güzel ve he. İki güzellik ve hafiflik birleşir. Dünyaya gelirkenki halimizi en güzel anlatan harf güzel he imiş gibi gelir bana. Saf, ağırlıksız, katışıksız bir şey… Dünyaya gelirken temiz geliriz. Keşke giderken de öyle gidebilsek. Bu mümkün müdür? Bazıları bunun mümkün olduğunu söylüyor. Bazı insanlar tanıyorum, güzel he gibiler. Yanlarında en küçük bir sıkıntı duymuyorsunuz. Güzel he gibi saf, ağırlıksızlar. Onlar sanırım ahitlerine bağlı kalıyorlar. Bebek gibiler. Doğdukları anı koruyorlar. İnsan bir ömür nasıl koruyabilir kendini? Harakani’nin duası böyle imiş. Allahım! Beni dünyaya saf, temiz gönderdin. Ölünce huzuruna beni dünyaya gönderdiğin gibi dönmek istiyorum.&lt;br /&gt;Ne güzel bir dua değil mi? Bütün bir hayatı özetliyor. Hayatın özünü anlatıyor. Keşke sözlerimiz böyle hayatın özünü anlatabilse. Ama bizler kusurlu ve sınırlıyız. Dilimiz gönlümüzde ne varsa onu anlatıyor. Gönül deniz, dil kıyıdır, derler. Denizde ne varsa kıyıya o vururmuş. Yazarken bazen böylesi bir duruluk hisseder gibi oluyorum. Ama baştan sona bunu hissettiğim bir şey hiç yazamadım. Belki bunu yazmak için onca kelime israfı yapıyorum. Tek harfle yazmak. İlk ve son harfin elif olduğu bir şey yazabilmek.&lt;br /&gt;Belki de bütün harfler noktadan doğdu. Elif, yedi noktanın üst üste gelmesiyle oluştu. Be örneğin, yan yana yedi nokta idi, uçları yukarı kıvrıldı.&lt;br /&gt;Belki bizler de noktadan doğduk.&lt;br /&gt;Her şey nokta idi, onu bizler çoğalttık.&lt;br /&gt;Neyse…aynı şeyi dönüp dönüp anlatmanın bir manası yok.&lt;br /&gt;Zaten, bu da bir hikaye değil.&lt;br /&gt;Öylesine yazıldı.&lt;br /&gt;(Edebiyat Ortamı, Sayı:7)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-1205944163909840860?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/1205944163909840860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=1205944163909840860' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1205944163909840860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1205944163909840860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/06/ilk-ve-son-harf-sadk-yalszucanlar.html' title='İLK VE SON HARF/ Sadık Yalsızuçanlar'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-3161586218180288572</id><published>2009-05-31T08:22:00.002-07:00</published><updated>2009-06-11T13:26:36.785-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Söyleşiler'/><title type='text'>MESELE EDEBİYAT DEĞİL, İNSANDIR /Selçuk Küpçük</title><content type='html'>&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-3161586218180288572?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='related' href='http://www.milligazete.com.tr/haber/mesele-edebiyat-degil-insandir-yasamaktir-126983.htm' title='MESELE EDEBİYAT DEĞİL, İNSANDIR /Selçuk Küpçük'/><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/3161586218180288572/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=3161586218180288572' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3161586218180288572'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/3161586218180288572'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/05/edebiyat-ortami-uzerine-konusma-selcuk_31.html' title='MESELE EDEBİYAT DEĞİL, İNSANDIR /Selçuk Küpçük'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4648061073007935543</id><published>2009-05-02T16:03:00.000-07:00</published><updated>2009-05-02T16:07:25.799-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAŞYAZILAR'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI'INDAN (MAYIS - HAZİRAN 2009, 8. SAYI)</title><content type='html'>Geçen ayımız yoğun geçti. Düzenlediğimiz şiir yarışmasına epey bir katılım oldu. 495 aday katıldı. Bunlar arasından seçim yapmak kolay olmadı. Özellikle son 71 aday bizi epey terletti. Hele son oniki aday arasından seçim yapmak iyice yordu. Dereceye girenleri belirledikten sonra kalan altı adayı da bir şekilde ödüllendirmek durumunda hissettik kendimizi. İyi şiirlerdi. Server Vakfı Başkanı ve jüri üyesi Mehmet Ali Bulut’un önerisiyle onlara da jüri özel ödülü verdik. Yarışmada yer almayan bir ödüldü bu. Başlangıçta düşünmemiştik. Ama iyi şiir, her zaman iyi ödüllere layıktır.&lt;br /&gt;Ödüllere zaman zaman ağır eleştiriler yapılır. Yapıldı. Yapılsın! Bu eleştirilerin kendince haklı tarafları vardı. Ödül kurumları ve jürileri ciddiyetlerinden taviz vermedikçe bu eleştiriler boşluğa çıkacaktır. Önemli olan ciddiyettir. Samimiyettir. Şairin şiirle ilişkisinde ödülün aracılığına ihtiyacı yoktur. Bunu herkes bilir. Kabul eder. Şiir, şairin doğal refleksidir. Varoluş üslubudur. Hiçbir ödül bir insanı şair yapmaz. Ama marifetin iltifata tabi olması hoştur, güzeldir. Sevinç vericidir.&lt;br /&gt;Ödül, önermektir.&lt;br /&gt;Ödül, yüreklendirmektir.&lt;br /&gt;Ödül, birlikte sevinmektir.&lt;br /&gt;Şiir, birlikte sevinilecek bir şeydir.&lt;br /&gt;İnsanın etik ve estetik kaygılarla, çabalarla, amaçlarla ortaya koyacağı her sanat ürünü saygıya değerdir. Ödül, bir saygı duyma biçimidir. Bunun bir ifadesidir. Gösterme biçimidir. Bunun yerilesi bir tarafı olduğunu kim söyleyebilir ki!&lt;br /&gt;Bugünkü dünya düzenine itiraz etmenin, zulme, haksız yere öldürmelere karşı koymanın, masumiyeti ve saf kalışı savunmanın araçlarından birinin ödül mekanizmasının işlerlik kazanması olduğunu söylemek pek yersiz olmasa gerek. Nobel ödüllerinin dünyanın biçimlenişine katkıda bulunduğunu kim inkâr edebilir ki! Mesela bir Ortadoğu Edebiyat Ödülü konsa güzel olmaz mı! Ya da İslam Ülkeleri Edebiyat Ödülü. Ya da Dünya Edebiyat Ödülü vs. Çünkü ödül veren, öneriyordur. Kendi üslubuna alan açıyordur. Üslup, hayattır.&lt;br /&gt;Ödül kazanan adayları dergimizin arka kapağında görebilirsiniz.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızda yer alan deneme, şiir ve eleştirileri severek okuyacağınızı umuyoruz. Usta kalemlerin ‘tükenmez’ kalemleriyle yazıldı bunlar. Açıcı, açıklayıcı ve belirleyici metinler… Sonsuza bir nebze sevinçle bakabilmek için.&lt;br /&gt;İyi okumalar.&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4648061073007935543?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4648061073007935543/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4648061073007935543' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4648061073007935543'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4648061073007935543'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/05/edebiyat-ortamiindan-mayis-haziran-2009.html' title='EDEBİYAT ORTAMI&apos;INDAN (MAYIS - HAZİRAN 2009, 8. SAYI)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-273938625500299736</id><published>2009-03-19T04:29:00.000-07:00</published><updated>2009-03-19T04:37:11.745-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ŞİİR'/><title type='text'>KİMSESİ YOKTUR ACININ / Mustafa Aydoğan</title><content type='html'>Bugün yerimdeyim&lt;br /&gt;Mevsimindedir yaşamak ısrarı&lt;br /&gt;Seni doyasıya içime çekiyorum&lt;br /&gt;Suçluydum bir zamanlar, verdin cezamı&lt;br /&gt;Geçtim geldim kıyılarından seni doğuran şehrin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oteller ölür yolun ölüye çıkar hava karanlıktır&lt;br /&gt;Hızla çekilen çizgilerden sonra hesap düşer, defter kapanır&lt;br /&gt;Su içtiğin bardak&lt;br /&gt;Baktığın ayna&lt;br /&gt;Pencerenin gerisinde&lt;br /&gt;Apansız yalnızlaşır&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sen olan biteni keder görürsün, değil!&lt;br /&gt;Keder ölü bir şeydir&lt;br /&gt;Bıçak kesmiştir elmayı&lt;br /&gt;Elma odanın içinde büyür büyür büyür&lt;br /&gt;Çünkü kimsesi yoktur acının&lt;br /&gt;Ve sen taş sanırsın oysa gerçek bir hayattır sana fırlatılan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların hepsi oldu, şu oldu bu oldu&lt;br /&gt;Kanatlarımı havanın tekniğine uydurunca&lt;br /&gt;Gökyüzünde süzülmek kolay oldu&lt;br /&gt;Bugün yerimdeyim&lt;br /&gt;Mevsimindedir yaşamak ısrarı&lt;br /&gt;Geçtim geldim kıyılarından seni doğuran şehrin&lt;br /&gt;(&lt;strong&gt;Edebiyat Ortamı, 7. Sayı&lt;/strong&gt;)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-273938625500299736?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/273938625500299736/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=273938625500299736' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/273938625500299736'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/273938625500299736'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/03/kimsesi-yoktur-acinin-mustafa-aydogan.html' title='KİMSESİ YOKTUR ACININ / Mustafa Aydoğan'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-1624910455157223554</id><published>2009-02-28T15:52:00.001-08:00</published><updated>2009-05-02T16:02:23.594-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YAZILAR'/><title type='text'>'BİLGE MİMAR' TURGUT CANSEVER/ Gökhan Özcan</title><content type='html'>Bugün insanımızın en derin ihtiyacı hiç şüphe yok ki medeniyet perspektifine sahip toplumsal kişiliklerin azlığıdır. O kişiliklerden biriydi Turgut Cansever... Sadece 89 yıllık bereketli ömrüyle değil, bu zamanı dolduran büyük ve çok değerli birikimle de geçmişten geleceğe köprüydü. Dolayısıyla bıraktığı boşluk çok büyük... Hele şehirlerimizi, meydanlarımızı, cadde ve sokaklarımızı, nihayet evlerimizi kaplayan büyük estetik sefaletimizi düşününce... Maalesef medeni kültürel zincirimizin en zayıf halkalarından birini mimari alanı oluşturuyor.&lt;br /&gt;Bu alanda çok uzun zamandır çorak bizim topraklarımız... Şaşırtıcı ama gerçek, insanlık tarihinin en muhteşem mimari eserlerinin bugün hala ayakta olduğu bu topraklar, dünün ruhunu bugünün imkânlarıyla ve ihtiyaçlarıyla yoğuracak bilge mimarlar yetiştiremiyor. Turgut Cansever, bu tarihi bütünlükle meseleye baktığımızda tek istisna, tek bilgelik ışığıydı. Bugün aramızdan ayrıldığında ne kaybettiğimizi anlıyoruz. Demek varlığıyla aydınlanmayı da ihmal etmişiz. Yazık gerçekten, çok yazık, gelecek nesillere Turgut Cansever’i sadece Sinanî geleneğin yeni zamanlardaki temsilcisi olarak değil, her şehirde onlarca eserini yükselttiğimiz, ilhamıyla yeni bir medeniyet imarı başlattığımız bir toplumsal önder olarak anlatma fırsatını kaçırdık. “Bizim şehrimiz neresi?” diye soracak kadar bile masumiyetimiz olmayacak artık!&lt;br /&gt;(Edebiyat Ortamı, Mart-Nisan 2009, 7. Sayı)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-1624910455157223554?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/1624910455157223554/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=1624910455157223554' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1624910455157223554'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1624910455157223554'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/02/bilge-mimar-turgut-cansever-gokhan.html' title='&apos;BİLGE MİMAR&apos; TURGUT CANSEVER/ Gökhan Özcan'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-6254572286668745401</id><published>2009-02-28T15:48:00.000-08:00</published><updated>2009-03-05T13:59:42.991-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Başyazılar'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI'NDAN (7. sayı, MART-NİSAN 2009)</title><content type='html'>Zaman geçer, şekil başkalaşır, düşünce kendine yeni ifadeler bulur. Ne var ki insan, sonsuzdan ilham almış bir ânı yakalamak muradındadır. Hayatın bir akış olduğunu söyleyenler yanılıyor olsa gerek. Ressamın tek bir fırça darbesindeki gerilimi, fışkırışı, ödevli oluşu hangi süreç, hangi akış karşılayabilir ki! Dingin bir ‘duruştan’ başka. Hayatı bir akış şeklinde görmenin sürükleniyor oluşla bir ilgisi yok mu acaba? Bu sürüklenişi durdurmaya çalışanın bir ânlık düşünüşü, bütün zamanların kalbine imge olur. A. Kadir Geylâni’nin dediği gibi: insanın bütün ömrünce kahraman diye anılması göstermiş olduğu bir ânlık cesaretten ibarettir. Sanat ânın ürünüdür. Bütün birikim bir âna damga vurmak içindir. Kavgasız, gürültüsüz ama içten ve derinden.&lt;br /&gt;Bu sayı, ikinci yılımızın ilk sayısı. Geçen neydi, olan nasıl bir şeydi? Zihinlerde bir ânlık bir parlayış oluşturmak için onlarca kalp düşündü, onlarca kalem yazdı. Her şey kelimenin ışığıyla parlasın diye. Şiir parlayan bir şeydir. Deneme de öyle. Öykü de öyle. Yaralı gönülleri zahmetli vakitlerinde yoklar. Durdurur. Susturur. Aydınlığa çıkarır. Susan anlar. Konuşan yara alır. Sanat, rahmettir. Sırdır.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Mimar Turgut Cansever öldü. Şair Bahtiyar Vahapzade öldü. Şair Levent Sunal öldü. Geçen ay ne çok ölüm vardı. Hepsine rahmet diliyoruz.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızın söyleşisini geçen yıl Fransa’nın &lt;a title="'" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=%22Th%C3%A9ophile_Gautier_%C5%9Eiir_%C3%96d%C3%BCl%C3%BC%22&amp;amp;action=edit&amp;amp;redlink=1"&gt;"Théophile Gautier Şiir Ödülü"&lt;/a&gt;’nü kazanan şair Şeyhmus Dağtekin’le yaptık. Kısa ama güzel bir söyleşi oldu. Söyleşiyi Şaban Abak gerçekleştirdi. Çok teşekkürler.&lt;br /&gt;Bir şiir yıllığı hazırlığında olduğumuzu geçen sayımızda belirmiştik. Bu sayımızda, şair ve yazarlarımıza mevcut yıllıklarla ilgili ne düşündüklerini sorduk. İlginç cevaplar verdiler. Beğeneceğinizi umuyoruz. Bu soruşturmanın gerçekleşmesindeki çabalarından dolayı Turan Karataş’a teşekkür ediyoruz.&lt;br /&gt;Gökhan Özcan, ‘edebiyatın alanı neden dar?’ başlıklı yazısında edebiyatın daralmasındaki nedenler üzerinde duruyor. İrfan Çevik’in ‘Duvara Karşı’ yazısı ise başta Gazze olmak üzere dünyadaki kıyımlara ilginç bir bakış açısıyla yaklaşıyor.&lt;br /&gt;Sayfalarımızda yer alan diğer şiir, öykü, deneme ve eleştirileri zevkle okuyacağınızı umuyoruz. Özellikle Kübra Bilgin’in şiirlerine dikkatinizi çekmek istiyoruz. Yeni bir isim. Hep yeni kalabilir mi? Kim bilir?&lt;br /&gt;İyi okumalar…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M.A.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-6254572286668745401?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/6254572286668745401/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=6254572286668745401' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6254572286668745401'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/6254572286668745401'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/02/edebiyat-ortamiindan-7sayi-mart-nisan.html' title='EDEBİYAT ORTAMI&apos;NDAN (7. sayı, MART-NİSAN 2009)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-2275884566149506859</id><published>2009-01-02T10:51:00.000-08:00</published><updated>2009-01-02T10:52:58.124-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Başyazılar'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI'NDAN (OCAK - ŞUBAT 2009, 6. SAYI)</title><content type='html'>Sayılar içinde bir’in hatırı vardır. Hatta El-Kindî bu hatır meselesini öyle bir noktaya taşır ki sayıların iki’den başladığını söyler. Bir’i ayrıştırır, seçkinleştirir. Onun anlamını yüksek bir yere çıkararak ruhun nefesiyle yıkar, arıtır.&lt;br /&gt;Biz de bir’in hatırını kırmadık.&lt;br /&gt;Bu sayımızla birlikte bir’inci yılımızı tamamlamış olduk. Mutluluk ve tehlike arasında koşup durduk. Bir bir saydık. Az az biriktirdik. Çoğun yankısını duyduk. Her az çokluğun yanında kendini imha eder. Su görününce teyemmüm bozulurmuş. Ama bu durum az’ın değerini düşürmez. ‘Az olmak’ başka bir şey, ‘azalmak’ başka bir şey. Biz ‘azımızın çoğa sayıldığını’ umuyoruz.&lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Gelecek yıllara ilişkin iki projemiz var.&lt;br /&gt;Birincisi, Server Vakfı ile birlikte düzenlediğimiz ve ilkini bu yıl şiir dalında vereceğimiz ödülü gelecek yıldan itibaren birkaç dalda birden vermeyi amaçlıyoruz.&lt;br /&gt;İkincisi, gelecek yıldan itibaren şiir yıllığı düzenlemeyi planlıyoruz. İlki 2010 yılının Şubat veya Mart ayında dergimizle birlikte okura sunulacak. Yıllığın adı EDEBİYAT ORTAMI ŞİİR YILLIĞI olacak. Mümkün olursa bir de öykü yıllığı düzenlemeyi düşünüyoruz. Şiir yıllığına kitap ve dergi göndermek isteyenler için adresimiz şöyle: Edebiyat Ortamı Şiir Yıllığı, GMK Bulvarı 24/8 Kızılay- Ankara.&lt;br /&gt;Bunların, mevcut yıllıklardan ne tür bir farkı olacağını hep birlikte göreceğiz.&lt;br /&gt;Yıllık mevzuu bugüne değin ‘tek elden’ yürütüldü. Tek tük çıkışlar haricinde genel olarak böyle oldu. Bunun ne tür yanlışlar doğurduğunu burada sayacak değiliz. Mesele sadece şu ismi alıp bu ismi almamada kalsaydı geçip gidilebilirdi belki. Ama bu kadarla kalınmadı. Zülf-ü yâre dokunuldu. Şiirin canlı doğasına müdahale edildi. Donuklaştırıcı bir müdahaleydi bu. &lt;br /&gt;Öte yandan, çoğu yıllık bir ‘seçki’ olmanın ötesine geçemedi. Yorumların katkısına pek itibar edilmedi. Şairler ve şiirler hakkında söz söylemekten kaçınıldı. &lt;br /&gt;*&lt;br /&gt;Bu sayımızın söyleşi konuğu çağdaş Amerikan şiirinin öncü şairlerinden Robert Bly. Söyleşi, iki farklı söyleşiden yapılan çevirilerin bir araya getirilmesi şeklinde oldu. Bütünlüğü bozmamaya özen gösterdik. Bu bölümün oluşmasına önerileriyle katkıda bulunan Sadık Yalsızuçanlar’a, çevirileriyle katkıda bulunan Naim Öztürk’e, Fatma Zehra’ya ve özellikle İrfan Çevik’e teşekkür ediyoruz.&lt;br /&gt;Bly, ülkemizde pek tanınan bir isim değil. Çok fazla çeviri yapılmış olduğunu söyleyemeyiz. Oysa Amerikan şiirinin ilginç ve öncü şairlerinden biri olarak biliniyor ve birçok yabancı dile çevrilmiş kitapların sahibi. Sevgili dostumuz Sadık Yalsızuçanlar’ın esprili ifadesiyle ‘Amerika’nın Sezai Karakoç’u’. Söyleşiyi zevkle okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;Ali Çolak, ‘Namahrem Ağaçlar’ adlı güzel bir denemeyle bu sayımıza katkıda bulundu. Çolak’ın katkıları diğer sayılarımızda da devam edecek.&lt;br /&gt;Turan Karataş’ın, Orhan Pamuk’un son romanı Masumiyet Müzesi hakkındaki yazısını ilgiyle okuyacağınızı umuyoruz. Karataş, hem Orhan Pamuk’a hem de Masumiyet Müzesi’ne farklı bir bakış açısıyla eğiliyor.&lt;br /&gt;FotoğraflıYORUM bölümümüzün bu sayıdaki konuğu usta öykücümüz Mustafa Kutlu. İçinizi ısıtacak bir metin. Tam bir Mustafa Kutlu öyküsü. Tatlı ve derinlikli.&lt;br /&gt;Okuyacağınız iki öykünün biri Gökhan Özcan’a diğeri Kahraman Çayırlı’ya ait. Çayırlı’yı önceki sayılarımızda yer alan şiirlerinden hatırlayacaksınız. Bu defa bir öyküyle yer alıyor dergimizde. Genç bir yazar için iyi haberler veren bir öykü.&lt;br /&gt;Yusuf Turan Günaydın, kitap-kitabevi-okur ilişkileri bağlamındaki yazılarına devam ediyor. ‘Üzüm Kitap Bağ Yazar’ başlıklı yazısında kitap jenerikleri üzerinde duruyor. Bu yazılar sürecek.&lt;br /&gt;Bu sayımızda dört şiir yer alıyor. Şiirler Arif Ay’a, Mustafa Aydoğan’a, İbrahim Eryiğit’e ve M.Bilge Biltekin’e ait.&lt;br /&gt;Yazısaati ve Okuma Salonu bölümlerimizde yer alan değini ve eleştirileri de severek okuyacağınızı umuyoruz.&lt;br /&gt;Bu sayımızın sayfa sayısı biraz kabarık oldu: seksen sayfa. Bu, hiçbir şeye işaret değildir. Bazen böyle olacak. Ama, genel olarak sayfa sayımızı altmış dörtte tutmaya çalışacağız.&lt;br /&gt;Son bir not: Bu sayıyla birlikte abonelik süreleri dolan okurlarımızın aboneliklerini yenilemelerini istiyoruz. Dergimize olan ilgi, sevgi ve katkılarını aynen sürdürmelerini diliyoruz.&lt;br /&gt;İyi okumalar…&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-2275884566149506859?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/2275884566149506859/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=2275884566149506859' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2275884566149506859'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2275884566149506859'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2009/01/edebiyat-ortamindan-ocak-ubat-2009-6.html' title='EDEBİYAT ORTAMI&apos;NDAN (OCAK - ŞUBAT 2009, 6. SAYI)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-552687490674497643</id><published>2008-09-01T08:10:00.000-07:00</published><updated>2009-05-02T16:11:08.541-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Söyleşiler'/><title type='text'>MUSTAFA AYDOĞAN'LA "EDEBİYAT ORTAMI" ÜZERİNE/Asım ÖZ</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Edebiyat Ortamı’na bir kez de bizden merhaba. Dergiler edebiyatın soluk aldığı alanlardır. Bir sanat-edebiyat dergisi yalnızca bir dergi değildir. Aynı zamanda oluşturduğu ortamla sanata süreklilik kazandırır. Bu düşünce çerçevesinde üçüncü sayısı yayımlanan Edebiyat Ortamı dergisinin yayın yönetmeni Mustafa Aydoğan’la edebiyat ortamını ve Edebiyat Ortamı’nı konuştuk.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Bugünkü Edebiyat Ortamı dergisiyle 1990'ların sonundaki Edebiyat Ortamı dergisi arasında farklar var mı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Elbette var. Edebiyat Ortamı’nı 1997 yılının başlarında çıkarmaya başladığımızda şartlar başkaydı, şimdi başka. Her şeyden önce, kadro tamamen farklı. O zaman ki arkadaşlardan benim dışımda hiç kimse yok bu yeni dönemde. Herkes farklı mecralarda aktı, farklı yollara gitti. Bu yeni bileşim yeni bir akış biçimi getiriyor.&lt;br /&gt;Aslında, yeni dönemle eski dönemi birbirinden tamamen ayırmak lazım. Aynı ismin kullanılmaya devam edilmesi, önceki dönemin bir devamı şeklinde algılanmamalı. Edebiyat Ortamı adını yeniden kullanmamızın kendine özgü bir öyküsü var:&lt;br /&gt;Arif Ay’la birlikte uzun süredir yeni bir dergi çıkarmayı planlıyorduk. Günlerce konuştuk, tartıştık. Server Vakfı’nın, bize, dergi çıkarmamız yönündeki teklifi ve gerekli şartları sağlayacaklarına ilişkin sözleri üzerine dergi çıkarma planımız daha bir netlik kazandı. Diğer arkadaşların da katıldığı birkaç toplantı sonunda dergi çıkarmaya karar verdik. Dergi adının da YAZISAATİ olmasını kararlaştırdık. Fakat, Vakıf başkanı Mehmet Ali Bulut’un Edebiyat Ortamı adını kullanmamız yönündeki teklifi işin rengini değiştirdi. Yeni bir dergi isminin yeni yasal zorluklar çıkaracağı ve Edebiyat Ortamı adının henüz vakfın uhdesinde olduğu ve derginin yasal olarak kapatılmamış olduğu ifade edilince biz de bu teklife sıcak baktık. Zaten bu ad bizim bulduğumuz bir addı, bu adı biz koymuştuk. Biz de ‘tamam’ dedik, ve böylece Edebiyat Ortamı ‘yeniden’ yayınlanmaya başlamış oldu. Yazısaati’ni de dergimize bir bölüm adı yaptık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de ve dünyada nasıl bir edebiyat ortamı var?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Açıkçası, diğer ülkelerdeki edebiyat ortamından pek haberim olduğunu söyleyemem. Yabancı yayınlara zaman zaman göz atıyorum. Yeterli bir fikrim olduğunu söyleyemem gene de.&lt;br /&gt;Edebiyat, özel bir duyarlık çatısıdır. Bu çatı, zamanın geniş bir kesiminin üzerinde kuruludur. Bugünden yarına bir şey söylemek zor. Ama, yazılar, dergiler, şiirler kendilerine hayat bulduğu müddetçe, var olduğu müddetçe edebiyat ortamı da diriliğini koruyor demektir. Kavgaların, kişisel hırsların, gündelik olayların biraz üzerine çıkıp baktığımızda bir edebiyat ortamının var olduğunu görürüz. Ümitsizlik noktasından hareket etmemek lazım. Niteliksiz olanın egemenliği, örtücülüğü geçicidir. Kalabalık olandan yola çıkarak değil, nitelikli olandan yola çıkarak baktığımızda edebiyatın kendine özgü bir ortamının olduğunu ve Türkiye’nin damarlarına buralardan kan pompalandığını görebiliriz.&lt;br /&gt;İşin aslı şu ki, edebiyat ortamının temel özelliği ‘yetim bir çocuk gibi’ oluşudur. Zayıftır, narindir, gerilerdedir ama etkin olmadığını söyleyemeyiz. Yazı, şiir, düşünce her zaman gerilerden (derinlerden) gelir ve nihayetinde en öne geçer. Aceleci olmamak lazım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Edebiyat Ortamı, edebiyata nasıl bir bakış açısı getirecek, alıştığımız dergilerin dışında ne gibi kazanımlarla bizi zenginleştirecek? Edebiyat Ortamı’ndan nasıl bir işlev beklenmeli? Edebiyat Ortamı okurlarına nasıl bir edebiyat ortamı sunuyor?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Açıkçası, size garip gelecek ama, bu soruların cevabını ben de merak ediyorum. İsterseniz, birlikte bekleyelim ve sonucun ne olacağını görelim.&lt;br /&gt;Şöyle ya da böyle büyük laflar etmek kolaydır. Şimdi burada birçok şey söyleyebilirim. Ama bunların bir önemi yok. Yazıyorsanız, bir iddianız var demektir. Dergi bir sonuçtur. Kendine özgü şartları ve var oluş biçimleri vardır.&lt;br /&gt;İddiasız yola çıkılmaz ama samimiyetsiz iddia çürüktür. Biz, bir dergi çıkardık. İçine de türlü türlü metinler koyduk. Sırrımız onların içinde saklı. Bu saklı şeyi hemeninden söylemek kolay değil. Bütün yapıp etmelerimiz ve iddialarımız o metinlerin içinde mevcut. Görenler görecektir. Mücevheri bulmak isteyen denizin dibine inmek zorunda.&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı, niçin yaşıyorsak onun için çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Tavır dergiciliği, varoluş dergiciliği, can sıkıntısı dergiciliği, kurum dergiciliği ifadelerinden hangisi/hangileri Edebiyat Ortamı’nı ifade edecek nitelemelerdir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Sözü iddiaya boğmak doğru olmaz. Belki hepsidir. Belki de hiç biri. Bir tavrımız da var, var olmak sancısı da çekiyoruz, canımız da sıkılıyor, kurumsal bir tarafımız da var. Hangisine meyletsem diğerinin hakkı kalacak. Kısacası, bir şeye ad koymuşsanız, bütün koşullara yeni bir düzen vermişsiniz demektir. Ad koyduğunuz şey, hayatiyet kazanır, can bulur, canı olan herkesi bulur. Biz bir dergi çıkardık ve ona bir ad koyduk. Artık herkes onunla birlikte yaşadığının farkında olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dergicinin tanımını yapmak ve ruh hallerini belirlemek gerekse . . .&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;‘Dergici’ nasıl biridir, inan ki hiç bilmiyorum. Ömrümde tek bir dergi çıkardım. O da, Edebiyat Ortamı. Ben sadece şunları biliyorum: dergi çıkaran insanlar var, o dergilerde yazanlar var, şairler var, bir de okurlar var. Dergi çıkarmak her yazar, her şair için bir tutkudur. İnançtır. Derginin bizzat kendisi bir üründür. Dergi, edebiyatın bir parçasıdır. Çünkü hayatın bir parçasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Edebiyatta işlevi olan bir dergiyi yönetenlerin kendilerini önemsemesini, edebiyata yön verdiklerine inanmalarını doğal mı karşılamalı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Edebiyatta ‘işlevi’ olan bir dergiyi yöneten insanın kendini önemsemesini neden doğal karşılamayalım ki! ‘İşlevi’ olmak kendi başına önemli bir şeydir zaten. İşlev varsa, yön verme de vardır. Ama, bu ‘işlev’den ne anladığımızı açıklamamız gerekir. Kendini önemsemeyen insan var mıdır, bilmiyorum. Hele önemli işler yapıyorsa, yaptığı işin bir ‘işlevi’ varsa o, bizzat önemli bir kişidir zaten. Kendini önemsemelidir.&lt;br /&gt;Edebiyata yön vermek, kolay bir iş değil. Önce kendi yolunuzu bulmuş olmanız gerekir. O yolda usanmadan, yorulmadan, çizginizden şüphe etmeden gidebiliyorsanız sonuçta bir menzile ulaşırsınız. Tercihler, yapıp-etmeler büyükse, yeniyse, yürekleri ve bakışları olanlar, dikkatleri zekanın ateşiyle uyarılmış olanlar size gelecek ve sizinle birlikte yeni ve farklı bir başlangıca adım atacaklardır. İlla böyle bir sonucu hedeflemiş olmanız gerekmez; işinizi yapmanız yeter.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye özelinde ve zamandizinsel olarak ele alındığında Edebiyat Ortamı’nın kendini konumlandırdığı düşünsel, kültürel ve toplumsal gelenek desek neler söylersiniz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bu derginin kadrosunda yer alanlar, edebiyat dünyasının yabancısı olduğu insanlar değil. Her birinin neler yaptığını ve nereden geldiğini herkes biliyor, daha neler yapabileceklerini de tahmin edebilmeliler.&lt;br /&gt;Arif Ay, Turan Karataş, Gökhan Özcan, Erdal Çakır ve… Bu isimlerin hepsi birer gelenek zaten. Ve diğer arkadaşlar… Türkiye’nin aydınlık yüzleri… Hakikatli olmayı var olmanın temel şartı olarak görüyor onlar. Bu toprakların sahibi olduklarını enine boyuna biliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dergi çıkarmak giderek zorlaşan bir uğraş halini almaya başladı. Öte yandan dergi sayılarında ciddi artış var. Dergi sahiplerinin, derginin nitelikli olmasına, edebiyatta saygın bir yer edinmesine pek aldırmayıp, yalnızca derginin kendini kurtarmasını değil, kazanç sağlanmasını da istemesinin dergilerdeki nitelik kaybı üzerindeki etsi nedir?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Edebiyat dergisi çıkaranların bu işten bir kazanç sağlayamayacaklarını (parasal anlamda) baştan bildiklerini sanıyorum. Para kazanmak için bir edebiyat dergisi çıkarmaya kalkan kişi zaten Türkiye’de yaşadığının farkında değil demektir. Keşke kazansalar. Edebiyatla geçimlerini sağlayabilseler. Hiç fena olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Edebiyat Ortamı’nın yayın serüveninde bir okul işlevi de gördüğünü/göreceğini de kabul edilir miyiz? Hem ilk sayısında yer alan, “Geleceğin mimarlarının ilk mektebi” vurgusundan hem de dergide yer alan “yazarlığın eteklerinde” isimler bakımından “Edebiyat Ortamı Okulu' tanımı, derginin işlevlerinden birini işaret ediyor sanırım&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;‘Okul’ olma iddiası çok büyük bir iddiadır. Bugünden bir şey söylemek zor. Gelecek ne gösterecek bilmiyorum ama genç arkadaşların dergide yer almasına özen gösteriyoruz. Bugüne değin çıkardığımız üç sayıda bir çok yeni isme yer verdik, ilk ürünleri bizim dergimizde yayınlandı. Gençlerin dergimizde yer almak istediklerini biliyoruz, görüyoruz, hissediyoruz. Birçok şiir ve yazı geliyor. Çoğu, genç arkadaşlardan. 25 yaş civarındalar. Onlarla yazışıyoruz, ürünleri üzerinde kanaatlerimizi belirtiyoruz. Sadece yazı/şiir gönderen kişiler olmalarının ötesinde bir ailenin parçası olduklarını hissetsinler istiyoruz. Bir çok arkadaşa, ürün gönderen bir çok arkadaşa neden dergimizde yer almak istediklerini sordum. Bu önemli çünkü. Ve çok olumlu cevaplar aldım. Her dergi, kendi yetiştirdiği yazarla, şairle vardır biraz da. Eğer Ankara’da iseler derginin bürosuna uğramalarını istiyoruz. Görüşmek, tanışmak, muhabbet etmek için. Dergi, sadece yazıdan ibaret bir şey değil ki! Onun içine biraz da muhabbet ateşi katmak lazım. Çocuğu sevgi büyütür derler ya, aslında her şeyi sevgi büyütüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Size edebiyatı sevdiren etkenler, kişiler kimlerdi? Yetişme ortamınızda tarihsel, toplumsal, kültürel ortam nasıldı?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;‘Edebiyat’ dergisi. Nuri Pakdil’in çıkardığı dergi. Lise yıllarında, bir gencin kendini kendince tanımlamaya başladığı yıllardır liseli yıllar, kendimi Edebiyat dergisinde yazan kuşağın arasında buldum. Ankara’dan gelip gidiyorlardı ve çoğu benim okumakta olduğum liseden mezundu. Biliyorsunuz Maraş’lıyım. Bu şehrin doğal iklimidir zaten edebiyat. Gerçekten, bu doğallığı en fazla hisseden kişilerden biri oldum. Denebilir ki, o iklim içinde edebiyatla ilgilenmekten ve hayata edebiyat penceresinden bakmaktan başka şans kalmıyordu. En azından bizim için öyleydi. Bütün arkadaşlarım yazıyor, okuyor, yani bir şekilde edebiyatla ilgileniyordu. Bazen Maraş’ın daracık bulvarlarında sabahlara kadar dolaşıyorduk. Konuştuğumuz iki temel konu vardı: edebiyat ve aşk. Hepimiz aşıktık çünkü, her genç gibi. Edebiyat dergisi, beni ve benim kuşağımı derinden etkilemiştir.&lt;br /&gt;Ama, Sezai Karakoç ve Cahit Zarifoğlu okumamış olsaydım, yine de bir yerlerde kesintiye uğrayabilirdi edebiyatla ilişkim. Zarifoğlu, ilk okuduğum günden bugüne benim için bir muamma olmuştur.1982 yılında da böyleydi hâlâ da böyledir. İlk zamanlar anlamadığım için bir muammaydı, sonraları anladığım için bir muamma oldu. Zarifoğlu, bir deniz gibidir. Sonsuzluk hissi verir insana. Karakoç ise, dehâsının gölgesinde küçücük nefesimle yaşamaktan mutlu olduğum bir bilgeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Arif Ay’ın edebiyat dergilerini değerlendirme düşüncesi nasıl oluştu?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Arif Ay, usta bir şair. Öteden beri bu tür bir düşüncesi vardı zaten. Edebiyat Ortamı ona bu düşüncesini gerçekleştirme fırsatı vermiş oldu. Gerçi daha önce Kayıtlar dergisinde de benzeri bir uğraş içine girmişti. Orada yaptığı değerlendirmeler yankı uyandırmıştı. Ne var ki pek uzun ömürlü olmamıştı.&lt;br /&gt;Usta bir şairin dergilerdeki ürünler hakkında düşüncelerini belirtmesi bir ihtiyaç olarak hissediliyordu zaten. Her yazar, her şair yazdığının karşılığını görmek, onunla ilgili bir şeyler duymak ister. Eğer bu, yetkinliği konusunda kuşku duymadığı bir imzadan gelirse ona kulak kesilir. Bu tür değerlendirmeler, verilen çabalara bir yankı oluşturur. Her zaman geçerliliği vardır. “Dergiler Arasında” başlığıyla dergimizde yer alan bu değerlendirmelerin ilgiyle okunduğunu biliyoruz, duyuyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Üç adımlık koşu çerçevesinde kimler gelip kimler geçti Edebiyat Ortamı’ndan, kimler gelecek?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Bekleyelim, görelim. Her insan gibi, her derginin de bir kaderi vardır. Geçmiş, geçmiştir; geleceği de bilemeyiz. Bize düşen çalışmak, gayret etmek ve dua etmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Türkiye’de çıkan edebiyat dergileri arasında nitelikli dergilerin yayımını sürdürmesinin pek kolay olmadığı görüşüne katılır mısınız? Edebiyat Ortamı dergisi, kısırdöngüyü bozabilecek mi?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Türkiye’de bir edebiyat dergisi çıkarıyor olmak bir çok zorluğa aday olmak demektir. Dergi çıkaran herkes bana hak verecektir. Mesele, nitelikli olup olmamayı da aşıyor. Dünyanın en nitelikli dergisini de çıkarsanız iyi bir dağıtım yapamadığınız sürece verdiğiniz emeğin karşılığını almış olmazsınız. Bugün dergilerin önündeki en büyük sorunlardan biri dağıtım. Son derece pahalı bir şey. Oysa bir derginin hangi masraflarla çıktığını herkes bilir. Çok satmazsanız ayakta kalamazsınız, seviyeyi yükseltirseniz çok satamazsanız, dağıtım yapamazsanız çok satamazsınız. Ama bir şekilde kendi kendinize yetmeniz gerekiyor gene de. Yazmak isteyen herkesin yolu bir şekilde dergilerden geçer. Yazının gereğine inanıyorsanız yazmak zorundasınız, yazıyorsanız dergi çıkarmanız gerekir. Ve bu derginin ayakta kalması için elinizden gelen bütün çabayı göstermeniz gerekiyor. Nitelikten ödün vermeden.&lt;br /&gt;Nitelikli dergilerin yayımını sürdürmesinin zor olduğunu düşünmüyorum. Yani, eğer bir zorluk varsa bu nitelikten dolayı değildir. Başka etkenler vardır. Yıllardır çıkmakta olan nitelikli dergiler var ve bunlar hâlâ çıkmaya devam ediyorlar.&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı, kendi iklimi içerisinde yayımını sürdürmeye çalışacak. Kendi şartlarını ve kendi havasını koruyarak. Bana göre dergicilikte temel olgu, kendi mizacını belirginleştirmesidir. Dergi, her şeyden önce mizaçtır. Onun bir huyu vardır, suyunun kendine özgü bir akışı vardır. Bu özgülüğü yakalayan ve yaşatan her dergi, kendini var kılar ve bir hayatiyet kazanır. Nitelik dediğimiz şey, biraz böyle bir şeydir. Ama, o mizaç okurda saygı uyandırmalıdır. Bir çok dergi bu noktadan kaybediyor. Dergiler zaman zaman da olsa nitelikli ürünler yayınlar ama çoğu dergi sağlam bir mizaç oluşturamadığı için okurda bir karşılık bulamaz. Dergi, sadece ürün değildir. Birçok dengenin bir araya gelişidir. Bu noktadan baktığımızda Edebiyat Ortamı’nın kendine saygın bir yer edineceğini umuyoruz. Takdir Allah’ındır elbette.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kimi dergiler edebiyatın her alanına yetişmekte yetersiz kaldıkları için edebiyatın belli bir alanına yöneliyorlar, özellikle şiire yönelen dergilerin çoğunlukta olduğu görülüyor. Öte yandan öykü dergileri de çıkmakta. Edebiyat Ortamı ise edebiyatı bütün olarak ele alma eğiliminde. Sanat-edebiyat dergilerinin edebiyatın dar bir alanında derinleşerek ayrıntıları işlemesini doğal sayıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Onu ‘dar alan’ olarak değerlendirmekten çok, ‘bir alana yoğunlaşma’ olarak değerlendirmenin daha doğru olacağını düşünüyorum. Bugün, alan dergiciliği belirli bir ivme kazandı ve bunun devam edeceği de muhakkak. Burada bir yanlışlık ya da eksiklik olduğunu düşünmüyorum. Aksine, iyi tarafları olduğu bile söylenebilir. Ama biz Edebiyat Ortamı olarak alan dergiciliğinden yana değiliz. Dedik ya, dergicilik bir mizaç meselesidir. İşte, bizim mizacımız, alan dergiciliğine pek meyletmedi. Bu, neye nasıl baktığınızla ilgili bir durumdur.&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Söyleşi için teşekkür ederim&lt;/strong&gt;.&lt;br /&gt;Ben de teşekkür ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-552687490674497643?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/552687490674497643/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=552687490674497643' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/552687490674497643'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/552687490674497643'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/09/mustafa-aydoanla-edebiyat-ortami.html' title='MUSTAFA AYDOĞAN&apos;LA &quot;EDEBİYAT ORTAMI&quot; ÜZERİNE/Asım ÖZ'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-7424265861915534577</id><published>2008-07-11T14:14:00.000-07:00</published><updated>2008-07-11T14:15:56.670-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Başyazılar'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI'NDAN</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Her diri ses, kendi doruğunun rüzgârıyla nefes alır, nefeslenir, can bulur. Arayan insanın gövdesi evrenin gövdesinden daha iri, daha kıvrak ve daha coşkuludur.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;Dorukların tadı, acının, sabrın ve samimi gayretin müziği, neşesi ve kıvamından oluşur. O tada ulaşmak için kimler ne yükler yüklendiler! Bazılarının beli kırıldı. O kırılış ânının acı dolu haykırışını yine de o acıya aday olanlar duydu. Kulağına bu acının feryadı değmiş olanlara ne mutlu!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Şiirin kimsesiz kalmış sesine, yazının hışırtısına, anışın, övüşün ve ince eleyip sık dokuyuşun ipeksi örtüsüne bir tutku, bir sevinç, bir tatlı atılışla dokunmaya çalışan ellerin heyecan dolu kıvrılışını, ritmini dergimizin küçücük odasından gördük. Hep birlikte onlara baktık. Şarkılarımızın aynı hakikat tarafından bestelenmiş olduğunu bir daha gördük ve bu mucizeye inandık. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Bizler, Edebiyat Ortamı’nın kadrosunda yer alanlar, bu kadroya yürekleriyle destek olanların yüzlerindeki mutlu ışıltıya bir serinlikle karşılık verdiğimizi düşünüyoruz. Kalplerimiz karşılıklı hey hey’lediler.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Önceki iki sayımızın sayfaları arasına sakladığımız mücevherleri erbabı olanlar gördü, aldı ve zengin oldular. Böylece biz de zenginliğimize zenginlik kattık. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;İnsan, ‘ummadığı kadar’ yakınına gelen güzellik karşısında panikleyiveriyor. Güzelliğin armağanı sağlam, görkemli, yeni ve apaydınlık çünkü. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Kelimenin içinde barındırdığı nefes, insana ait bir nefestir. Yoksa, onu nasıl anlar ve kendimizi nasıl ifade edebilirdik? Gökhan diyor ki, şu dilin, ağzımızdaki şu uzun et parçasının bir sesler armonisi oluşturabilmesi ne muhteşem bir şey! Evet. Basit, yalın ve istediğimiz her an elimizin altında olanın mucizevî işlevinden doğuyoruz. Ama onu başka şartlar altında ve başka bir biçimde yeniden bulduğumuzda yakınımıza kadar sokulmuş olan hakikati fark etmenin sevinciyle panikleyiveriyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Bu panikte, titreyişin ve arınışın ve yeniden yola koyuluşun sabah aydınlığı var. Özünde bu aydınlık var. Türkiye’nin iki eli arasından uçup gitmiş olanı geri çağıran, onu dünyanın merkezine davet eden düşüncenin derin sükûtu var. İki kişinin mutmain bir kalple göz göze geldiği ânın alelacele oluşturuverdiği geleceğin içinde koşan şiirin ihtişamı ve masumiyeti var.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;*&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Edebiyat Ortamı, geçen aylar içinde birçok mutlu anlara şahit oldu. Bu anlar da yeni projelere ve yeni heyecanlara yol açtı, açıyor, açacak. Gelecek sayılarımızda bunları duyurmaya çalışacağız. Şimdilik bizde mahfuz duruyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;*&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Bu sayımızda, bize katılan, albümümüzde yer almak isteyen yeni isimler bulacaksınız. Onların taze ve diri şiirlerini, yazılarını, öykülerini beğeneceğinizi umuyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Bu sayımızın şairleri, Emre Döğer, Cihat Duman, Mediha İstanbullu, Gözde Burcu Narin, Suavi Kemal Yazgıç, Âdem Turan ve Elif Ebru Okyay.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;Üçüncü sayımız öykü ağırlıklı oldu. Bu sayıda, değerli bir öykücümüzü, Ethem Baran’ı söyleşi bölümümüze konuk ettik. Söyleşiyi arkadaşımız Eyüp Önder yaptı. Zevkle okuyacağınızı umuyoruz. Ethem Baran’ın hem öyküye hem de öykü-hayat ilişkisine bakışını merak edenler için iyi bir fırsat olduğunu düşünüyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Rasim Özdenören, fotoğraflıYORUM’un konuğu oldu. Gökhan Özcan’ın fotoğrafını yorumladı. Kısa ama tam bir Rasim Özdenören öyküsü.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Ayrıca, dört öykü yer alıyor. Eyüp Önder, Nuran Başaran, Kamil Yeşil ve Hüseyin Kaya’ya ait bu öyküleri de beğeneceğinizi umuyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Geçen ay kaybettiğimiz Türk dünyasının büyük romancısı Cengiz Aytmatov’u iki yazıyla anıyoruz. Salim Çonoğlu ve Erdal Çakır’ın yazılarında Aytmatov’un dünyası farklı bakış açılarıyla okurlarımızın ilgisine sunuluyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Erdal Çakır, sanat ve yetenek bağlamındaki yazılarını sürdürüyor. Bu sayımızda yer alan ‘Yetenek, Evrene Verilen Ödüldür” başlıklı yazısı dikkatle okunması gereken bir yazı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Nermin Yazıcı, Orhan Alkaya’nın şiirini değerlendirdi.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Hicabi Kırlangıç, İran edebiyatından yaptığı çevirilerle dergimiz sayfalarında yer almaya devam ediyor. Bu sayımızdaki çevirisi Nîmâ Yûşic’den. Mektuplar şeklinde yazılmış poetik metinler. Bu metinlerde yeni bir sözden çok, bir şairin şiire ilişkin derinlikli bakışı var. Ayrıca ifadelerin yumuşaklığı, çevirinin güzelliği bu mektup-poetika karışımı metinleri okur için zevkli hale getiriyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Arif Ay’ın dergilere ilişkin değinileri ile Turan Karataş’ın kitap değinileri ise dergimizin en sıcak yazılarından.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;Gelecek sayımızda buluşmak dileğiyle.&lt;span style=""&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt; text-align: justify; text-indent: 42.55pt; line-height: normal;"&gt;(SAYI:3 TEMMUZ - AĞUSTOS 2008)&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size: 12pt; font-family: &amp;quot;Times New Roman&amp;quot;,&amp;quot;serif&amp;quot;;"&gt;&lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-7424265861915534577?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/7424265861915534577/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=7424265861915534577' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/7424265861915534577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/7424265861915534577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/07/edebiyat-ortamindan_11.html' title='EDEBİYAT ORTAMI&apos;NDAN'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-7469334196193868891</id><published>2008-07-11T13:47:00.000-07:00</published><updated>2012-01-12T15:45:35.891-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='SATIŞ NOKTALARI'/><title type='text'>Edebiyat Ortamı Dergi Satış Noktaları (İstanbul)</title><content type='html'>&lt;div dir="ltr" style="text-align: left;" trbidi="on"&gt;İstanbul'daki okurlarımız dergimizi aşağıdaki kitabevlerinden temin edebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Robinson Crusoe Kitabevi (İstiklal Cad.)&lt;br /&gt;2) İz Yayıncılık (Cağlaoğlu)&lt;br /&gt;3) Pınar Kitabevi (Lâleli)&lt;br /&gt;4) Ağaç Kitabevi (Fatih)&lt;br /&gt;5) Bakırköy Meydan Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;6) Beşiktaş Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;7) Cağaloğlu Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;8) Fatih Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;9) Gaziosmanpaşa Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;10) Kadıköy Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;11) Kartal Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;12) Levent Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;13) Libadiye Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;14) Maltepe Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;15) Mediyeköy Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;16) Pendik Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;17) Sultanbeyli Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;18) Şirinevler Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;19) Ümraniye Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;20) Üsküdar Kitap Kırtasiye (NT)&lt;br /&gt;21) Çıra Basım Yayım (Fatih)&lt;br /&gt;22) Ensar Neşriyat (Fatih)&lt;br /&gt;23) İnsan Kitap (İstiklal Cad.)&lt;br /&gt;24) İstanbul Kültür ve Sanat Ürünleri (İstiklal Cad.)&lt;br /&gt;25) Kaknüs Yayınları&lt;br /&gt;26) Maltepe Kitap Kırtasiye&lt;br /&gt;27) Murat Kitap Kırtasiye (Fatih)&lt;br /&gt;28) Yeditepe Kİtap Kırtasiye (Şirinevler)&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-7469334196193868891?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/7469334196193868891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=7469334196193868891' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/7469334196193868891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/7469334196193868891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/07/edebiyat-ortam-dergi-sat-noktalar.html' title='Edebiyat Ortamı Dergi Satış Noktaları (İstanbul)'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4982411902987867412</id><published>2008-07-05T12:45:00.000-07:00</published><updated>2009-05-02T16:12:22.399-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Söyleşiler'/><title type='text'>50. SANAT YILINDA ERDEM BAYAZIT  ile.../Dinçer Eşitgin</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: right" align="right"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;[10:30–13:30],&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: right" align="right"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;09.2.2008, Cumartesi,&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: right" align="right"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Kozyatağı/İstanbul.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Efendim, öncelikle 50. sanat yılınızı kutlu olsun... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Teşekkür ederim. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;İlk gençlik yıllarınızdan bugünlere doğru gelmek istiyorum. Ama bu 50. sanat yılını kısaca değerlendirmeniz mümkün mü? Sanatta elli yılı, yani yarım asrı geride bıraktınız. Bu nasıl bir duygu? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Sanatta elli yıl. Bu, mühim bir şeydir tabi ki. Bunu geçen sene Rasim (Özdenören) vesilesiyle de biraz düşünmüştüm. Ama burada yalnız sanat yok, biz koşturduk yıllar boyunca... Ayrıca biz, yalnızca yazan, yalnızca okuyan, yalnızca konuşan, yalnızca dolaşan bir insan da değiliz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Elbette efendim, fildişi kulesinde değil, sahadasınız...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Muhakkak, sahadayız. Hem de nasıl bir sahadayız? 70’li yıllarda geceler boyu sabaha kadar gençlere konuştuğumu bilirim. Konuştuğumuz şey şu: “&lt;i&gt;Kardeşim biz okumaya, biz meselelerimizi konuşmaya, biz yazı yazmaya mecburuz, mahkûmuz. Bunu yapmadan da bir adım ileri gidemeyiz. Binaenaleyh, ilk görevimiz de budur.&lt;/i&gt;” Şimdi diyeceksiniz ki “&lt;i&gt;Yahu her gün okuldan dağılan çocukların üzerine bomba atılıyor. Her gün, üç kişi, beş kişi, on kişi ölüyor. Siz de okuyun diyorsunuz...&lt;/i&gt;” Ama bu ortamda ne yapalım? Bir taraftan partiler kurulmuş ve çok sıkıştırılıyoruz. Çünkü hepsi gençliği istismar etmek istiyor. Biz de onları bloke ediyoruz. Kuzuyu kurda yem etmemek için. Sabahlara kadar konuşuyorum. Tabi ki konuşmalarımızı birkaç hadis üzerine bina ediyoruz. Biri şudur: “&lt;i&gt;Kıyamet koparken bile elinizdeki yeşil fidanı dikeceksiniz.&lt;/i&gt;” Bir gün bakıyorsunuz ki pencereden, dışarıda kıyamet kopuyor. Bombalar atılıyor, bilmem ne oluyor, şu oluyor, bu oluyor, kıyamet kopuyor. Kafanızı kaldırıp bakacaksınız sonra tekrar indireceksiniz ve diyeceksiniz ki “&lt;i&gt;Dışarıda kıyamet var ama benim yapmam gereken iş, elimdeki fidanı dikmektir&lt;/i&gt;”. İşte o konuşmalarda benim yaptığım da buydu. Böyle konuşmalar yapardım. Çünkü içi boş bir milliyetçilik her zaman zarar verir. İşte mesela Hırant Dink’i öldürdüler. Hırant Dink, doğduğu toprağı seven bir adam. Ve en çok koruyacağımız insan. Ayrıca, vatanını yani doğduğu toprağı sevmekten daha mübarek ne olabilir? Ne olabilir? Ama öldürdüler. Çok da güzel bir şiir yazdı Cahit Koytak onun için.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Bu 50 yıllık sanat hayatınızda, XX. yüzyıl Türk edebiyatının özellikle ikinci yarısına yön veren köklü dergilerdeki tanıklığınız dikkat çekici...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Evet, küçük de olsa bir hizmetimiz olduysa ne mutlu. Ama her şeye rağmen, o gün bugündür biliyorsunuz, maalesef bizi ‘yok gibi’ farz edenler de vardır. Nazım’ın oğlu Memet Fuat’ın neşrettiği bir antoloji çıktı. Bu antolojide Sezai Karakoç da var. Bu antoloji ile ilgili bir yazı çıkmıştı Cumhuriyet gazetesinde o dönemlerde. O yazıda şöyle diyordu (yazar adı hatırımda değil) Mehmet Fuat için, “&lt;i&gt;Ben senin solcu olmadığını zaten biliyordum. Senin, baban Nazım Hikmet dışında solculukla hiçbir alakan yok. Sen Sezai Karakoç’a nasıl yer verirsin&lt;/i&gt;”. Böyle bir şey olabilir mi? İşte böyle bir ortam vardı. Bizi ‘yok gibi’ farz ediyorlardı. Yine hiç unutmam, onu da anlatmak isterim: &lt;i&gt;Mavera&lt;/i&gt; dergisi yavaş yavaş okunmaya başlamıştı. Bu sefer de “&lt;i&gt;Bunlar Aramko’dan besleniyorlar&lt;/i&gt;” demeye başladılar. Ben Aramko’nun ne olduğunu hiç bilmiyorum. Ama sonra öğrendik ki meğer bir Arap şirketiymiş. Yani bize deve irisi, koca koca adamlar, “&lt;i&gt;Siz Arap doları yiyorsunuz&lt;/i&gt;” diye iftira atıyorlar. Halbuki biz o günlerde, her gün &lt;i&gt;Mavera&lt;/i&gt;’da karnımızı nasıl doyuruyoruz, anlatayım: &lt;i&gt;Mavera&lt;/i&gt;’da toplanıyoruz, yemek yemek mecburiyetindeyiz. Rahmetli Cahit gitti, bir çuval mercimek aldı, bir çuval da nohut, soğan aldı. Biz her gün, mercimek çorbası ya da lapası neyse, onun başına otururuz, kim gelirse artık, yani sağdan soldan memur şu bu. Çünkü herkes parasız o dönemde. Biz karnımızı böyle doyuruyoruz, çorba yapıyoruz her gün &lt;i&gt;Mavera&lt;/i&gt;’nın mutfağında. Arap dolarları, Aramko’lar nerde? Hatta şimdi Anadolu’ya gittiğimde, bir minare ustası yaklaşır yanıma, der ki Mavera’da o mütevazı sofrada yediği yemeği hatırlatır ve “&lt;i&gt;Ben onu unutamıyorum, o bir cennet taamıydı&lt;/i&gt;” der. Benim en büyük mutluğum odur. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Biraz lise yıllarınızdan bahsetseniz...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Belki hayatımda ilk defa liseyi değişik bir şekilde yorumlamak, lisedeki bu birikimi anlatmak istiyorum. 1955 yılında lise öğrencileri bir araya gelmişler ve ilk defa Anadolu’da bir edebiyat harekâtı, bir okuma harekâtı başlamış. Bu da tabi Nuri Pakdil gibi gerçekten çok ışıltılı, çok vurgulu bir sanatkârın, bir yazarın önderliğinde olmuş. Biz lise birinci sınıfa başladığımızda Nuri Pakdil lise dördüncü sınıfta okuyordu... O zaman iki türlü lise vardı. Bir dört sınıflı liseler, bir üç sınıflı liseler. Maraş gibi bir yerde, Nuri Pakdil’in getirdiği yenilik nedir? O günlerde, Maraş otuz kırk bin nüfuslu bir kasaba sayılabilir. Nuri Pakdil lise edebiyat kolunun &lt;i&gt;Hamle&lt;/i&gt; dergisini çıkarıyor. Ayrıca yine Maraş’taki yerel gazetelerin birinde, &lt;i&gt;Hizmet&lt;/i&gt; adlı mahalli gazetede, henüz lise öğrencisi olan Nuri Pakdil sanat sayfası düzenliyor. Tabii sadece Nuri Pakdil değil, orada önemli isimler de var. Mesela bizim Mustafa Atatanır diye bir edebiyat hocamız var, kendisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın talebesidir. Atatanır Hocanın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hikâyeciliği üzerine bizim çıkardığımız Hamle dergilerinde de birkaç sayı süren ciddi değerlendirme yazıları vardır. Atatanır Hoca, Büyük Doğu çıkarken Necip Fazıl’la da beraber çalışmış. Biz de Nuri Pakdil’in izinden gidiyoruz. Nuri Pakdil, çok pırıltılı, çok coşkulu, çok müthiş bir insan. Nuri Pakdil, bizim ağabeyimiz, biz her şeyi ondan görmüşüz. Mesela, onun o dönemde oynadığı üç tane piyes var: Bir, Cevat Fehmi Başkurt’un &lt;i&gt;Paydos&lt;/i&gt;’u. İki, Moliere’in &lt;i&gt;Kibarlık Budalası&lt;/i&gt;. Üç, yine Moliere’in &lt;i&gt;Hastalık Hastası&lt;/i&gt;... İyi bir tiyatro izleyicisiydim ben ve o üç oyunu ilk kez Nuri Pakdil'den seyrettim. İstanbul’a geldiğim zaman bütün o Kenterleri, Genco Erkalları, hiç kaçırmadan seyrederdim. Hiç birinden aşağı değildi Nuri Pakdil, fevkaladeydi. Hatta &lt;i&gt;Paydos&lt;/i&gt;’ta Muallim Murtaza’yı oynarken ağladığımı hatırlıyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Sizin için önemli bir ufuk Nuri Pakdil... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Tabii bizim için lise ikinci sınıfta böyle bir ufkun açılması çok mühim, bu bir. İkincisi, o dönemde Nuri Pakdil'in çıkardığı &lt;i&gt;Hamle&lt;/i&gt; dergisi ve mahalli gazetelerdeki sanat sayfaları çok büyük yankı yaptı. Diyebilirim ki her sayısı Türkiye çapında yankı yapardı, Nurullah Ataç, Salah Birsel bunlardan bahsederdi. Kitaplarda var bunlar, atıflar yapmışlardır. Bizim için Nuri Pakdil bu, anlatabiliyor muyum? Hatta Hukuk Fakültesinde okurken yazları Maraş’a geliyor, bizimle irtibat kuruyor, yani Nuri Pakdil bize ağabeylik yapıyor. &lt;i&gt;Edebiyat&lt;/i&gt;’ın tutmasında, &lt;i&gt;Edebiyat&lt;/i&gt; dergisinin ekol olmasında da bu çok önemlidir. Bu da Nuri Pakdil’in eseridir, öncü Nuri Pakdil’dir. Her bakımdan gerek yazıdaki stili bakımından, gerek oyunculuğu bakımından önümüzde bir öncü, bir liderdir. Biz tamamıyla ona öykünüyoruz, ona öykünerek yazı yazıyoruz... Ve tabii ki çok büyük emeği var üzerimizde. Ama çok enteresan bir insandır, birlikte yaşamak gerçekten çok zordur. Onunla, en uzun birlikte yaşayan da ben oldum. Bahçelievler’de, Bülbülderesi’nde, Rasim Özdenören’le, Nazif Gürdoğan’la da bir ara beraber kalmışızdır. Hatta Rasim’in anne ve babası vardı, bir odada onlar otururdu, bir odada Rasim ile ben. Bu iki üç sene devam etti. Rasim Amerika’ya gitti o sırada, ben onlarla kalmaya devam ettim. Çok tatlı günlerimiz oldu.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Maraş Lisesi’nde Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Mehmet Âkif İnan gibi arkadaşlarınız var. Acaba siz bu buluşmayı nasıl yorumluyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;En ufak bir şüphe yoktur ki bizim bir araya gelmemiz Cenab-ı Allahın bir lütfudur. &lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;Önce Mehmet Akif İnan’dan bahsedeyim biraz. Mehmet Âkif İnan, hayat boyu konferanslar verdi, bütün Anadolu’yu dolaştı. Bilhassa edebiyat ve medeniyet üzerine ilişkiler kurdu. Âkif İnan, Urfa’dan Maraş’a geldiğinde, Alaeddin’in sınıfındaydı. Alaeddin bir gün geldi, dedi ki “&lt;i&gt;Urfa’dan biri geldi, aruzla heceyle şiir yazıyor, bizim yazdıklarımızı da hiç önemsemiyor, onlara en ufak bir değer vermiyor&lt;/i&gt;” dedi. Âkif İnan’la biz de tanıştık. Fakat sonra Nuri Pakdil’in tesiriyle aruz ve heceden vazgeçti, biliyorsunuz. Nuri Pakdil anlata anlata onu değiştirmiştir. Düşünün bir Mehmet Âkif İnan geliyor, aruzla yazıyor ve epey bir mesafe almış. Sonra Nuri Pakdil’in etkisiyle aruzdan da heceden de vazgeçiyor. Âkif’te öyle bir duygu gelişti ki “&lt;i&gt;Ben öyle yepyeni bir şey yazayım ki onu kimse aşamasın&lt;/i&gt;”. Bunu da gerçekleştirdi, beyit ve mısraı bir bakıma diriltti ama klasik tarzda değil, tamamen yeni bir bakışla. Mesela, bir gün Sezai Karakoç gelmiş, &lt;i&gt;Hilal&lt;/i&gt; dergisinin Ankara’daki bürosuna. &lt;i&gt;Hilal&lt;/i&gt; dergisi, o günün en çok satan dergilerinden biri, Mehmet Âkif İnan çıkarıyor. Âkif İnan’ın da hararetle aruzu savunduğu zamanlar, Sezai Karakoç’a diyor ki, “&lt;i&gt;Sen bu işi bırak, aruzla şiirler yaz.&lt;/i&gt;” Sezai Karakoç’un bu yüzden Âkif İnan’a karşı bir kırgınlığı vardır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Dediğim gibi, Allah’ın bir lütfu, bir tecellisidir, bir araya gelmemiz. Anadolu’da böyle bir okuma harekâtının başlaması önemli bir şeydir. Edebiyat öğretmenleri açısından da şanslıyız. Biraz önce bahsettim, Tanpınar’ın öğrencisi Mustafa Atatanır edebiyat hocamız. Ayrıca yine bir başka edebiyat hocamız, Haldun Taner’in öğrencisi Handan Hanım’dır ki beni öğretmenler odasında ilk kez diğer öğretmenlere takdim eden de odur. Bir de Yusuf Ziya Bey diye bir edebiyat öğretmenimiz var. O da bizi çok seviyor, çünkü o zamanlar Rasim’in &lt;i&gt;Varlık&lt;/i&gt;’ta yazıları çıkıyor, biz çeşitli yerlerde yazı yazıyoruz. Hatta bir gün, tam hatırlayamıyorum Ataç mı ölmüştü, Sait Faik mi, hangisiydi, sanki bizim yakınımızmış gibi, Yusuf Ziya Bey geldi başsağlığı diledi. Kendisi de edebiyat öğretmeni olmasına rağmen, bizi edebiyat ailesinden görüyordu. Böyle hocalarımız vardı, böyle bir ortamımız vardı. Bu Allah’ın bir lütfu değildir de nedir? Yani burada anlatmak, vurgulamak istediğim şu: Türkiye’de ilk defa Anadolu’da bir okuma harekâtı başlamış. Biz lise edebiyat derslerinde nerde kalmışız? Mehmet Âkif’te kalmışız. Ben o zamanlar, &lt;i&gt;Gençlik&lt;/i&gt; gazetesinin genel yayın sekreteriyken gazetenin sahibi İstanbul’a giderken bana soruyor, “&lt;i&gt;İstanbul’a gidiyorum, ne getireyim sana?&lt;/i&gt;” Ben de ondan Sezai Karakoç’un &lt;i&gt;Körfez&lt;/i&gt;’ini, &lt;i&gt;Şahdamar&lt;/i&gt;’ını, Turgut Uyar’ın &lt;i&gt;Dünyanın En Güzel Arabistanı&lt;/i&gt;’nı, Edip Cansever’in kitaplarını, yani o gün için II. Yeni’nin ne kadar kitabı varsa, ben onları istiyorum. Bize geliyor ve elimden düşmüyor, sabahlara kadar okuyorum...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Ezberleyip, Maraş caddelerinde volta atarken arkadaşlarınıza okuduğunuzu biliyoruz...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Aynen öyle. Ezberliyorum ve arkadaşlara okuyorum. Özellikle de Cahit (Zarifoğlu) ile paslaşarak. Cahit ve ben tabii özellikle, hastalık derecesinde... Çünkü şairiz. Bu okuma harekâtı çok önemlidir, Maraş’taki harekâtın özüdür, belkemiğini oluşturur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Efendim, bu okuma harekâtını biraz örneklerle açmak isterim. Okuma serüveninizin Hazret-i Ali kıssalarıyla başladığını, Feridun Fazıl Tülbentçi, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız ile devam ettiğini okumuştum. Kimleri daha çok okuyordunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;İlkokuldayken her gece mutlaka bir Hazret-i Ali kitabı okurdum. Maraş’ta Ulu Cami’nin kenarında satılırdı o kitaplar. İlkokulda bir arkadaşım vardı Hacı Elmas. Onunla beraber alır, değiş tokuş ederdik, yani masrafı yarıya bölmüş olurduk. Tabi ağlayarak okurduk. Dini alt yapım bu kitaplardan gelir. Ortaokulda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin kitaplarını okumaya başladım ve ben ne kadar kitabı elime geçtiyse okumuşumdur. Sonra Nihal Atsız ve Abdullah Ziya Kozanoğlu ile tanıştık. &lt;i&gt;Bozkurtlar Diriliyor&lt;/i&gt;’u, &lt;i&gt;Barbaros Hayrettin&lt;/i&gt;’i, &lt;i&gt;Oruç Reis&lt;/i&gt;’i falan okuduk. Tabi bu kitaplar çok heyecan verici kitaplardı. Benim tarih bilgim biraz da buralardan gelir. Şimdi düşünüyorum ve aslında çok da merak ediyorum, bu kitaplar nerede, hâlâ okunuyor mu, çocuklara veriliyor mu? Çünkü müthiş kitaplardı onlar. Mesela, M. Turhan Tan’ın &lt;i&gt;Viyana Dönüşü&lt;/i&gt; adlı romanı müthiş bir kitaptır. Lise ikide ben klasikleri okumaya başladım. Ev ödevim zannederim, Flaubert’ten &lt;i&gt;Madame Bovary&lt;/i&gt; idi. Tabi ondan evvel, bende müthiş bir Rus romanı aşkı başlamıştı. Dostoyevski hayatımın içine girdi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;O dönemdeki sınıf arkadaşlarınızın hepsinde Dostoyevski hayranlığı göze çarpıyor...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Tabi ki... Çünkü hep beraber okurduk. Mesela rahmetli Cahit’e baskı yaparak çok zor okuttuğumu hatırlıyorum. Ama sindirmiştir. Çünkü Cahit çok zor okurdu, aynen Özal gibi Red Kit okumayı severdi. Ben hâlâ okurum hatta şu anda bile başucumda açıktır Dostoyevski’nin &lt;i&gt;Suç ve Ceza&lt;/i&gt;’sı, &lt;i&gt;Budala&lt;/i&gt;’sı, &lt;i&gt;Karamazof Kardeşler&lt;/i&gt;’i. Tabi yalnız Dostoyevski değil. Şolohov’u üç kere beş kere okumuşumdur. Boris Pasternak’ın &lt;i&gt;Doktor Jivago&lt;/i&gt;’sunu unutmamak lazım. Pasternak müthiş bir şair, hem bir şair hem bir romancı. Yine Gogol, dönüp dönüp okuduklarımdandır. Gogol’un &lt;i&gt;Ölü Canlar&lt;/i&gt;’ı benim için bir numaradır. Mesela Orhan Pamuk’un &lt;i&gt;Kar&lt;/i&gt;’ını okuyorum, Dostoyevski’nin &lt;i&gt;Ecinniler&lt;/i&gt;’ini görüyorum orada. &lt;i&gt;Kar&lt;/i&gt;’daki modelin oradan geldiğini düşünüyorum. Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ın &lt;i&gt;Saatleri Ayarlama Enstitüsü&lt;/i&gt; de oralardan ilham almıştır. Yalnız bunlar değil tabii ki Rus romanı çok büyük, evrensel bir romandır, insanı anlatır ve birçok yazarı etkilemiştir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Efendim, &lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;‘Büyük Doğu’, ‘Diriliş’, ‘Edebiyat’ ve özellikle kurucusu olduğunuz&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt; &lt;i&gt;‘Mavera’ gibi dergileri, bu dergiler çevresinde oluşan edebiyat hareketlerini sizin anlatımınızla dinlemek isterdik...&lt;/i&gt; &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Biliyorsunuz &lt;i&gt;Büyük Doğu&lt;/i&gt;’yu Necip Fazıl Kısakürek çıkarıyor, “&lt;i&gt;kapattım&lt;/i&gt;” diyor dergi kapanıyor, “&lt;i&gt;çıkıyoruz&lt;/i&gt;” diyor dergi çıkıyor. &lt;i&gt;Diriliş&lt;/i&gt; de aynı şekilde. Sezai Karakoç, sene 1967 olmalı, bir gün Ankara’ya geldi. Kızılay’da yürüyoruz, Sezai Karakoç “&lt;i&gt;Diriliş’i kapatıyorum&lt;/i&gt;” dedi. Ben de itiraz ediyorum:&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;“&lt;i&gt;Ağabey, yapma etme, kapatma. Bu dergi artık sadece senin dergin değildir, hepimizin, milletin dergisidir.&lt;/i&gt;” O da “&lt;i&gt;Hayır benimdir, kapatırım&lt;/i&gt;” diyor. Öyle bir tartışmamız oldu. Tabi ben onların o derinliğinin farkında değilim. Ben 300 lira maaş alan bir memurum. İstifa edeyim, ne olacak ki diye düşünüyorum. “&lt;i&gt;Şu 12 sayı içerisinde dört beş tane kitap var onları neşrederek devam ederiz&lt;/i&gt;” deyince sinirlenerek “&lt;i&gt;Sen ne bilirsin? Sen ne anlarsın? Bizde daha ne kitaplar var?&lt;/i&gt;” diye bana çıkıştı. Sonra da zaten dergiyi kapattı. O kapatınca, biz dedik ki bir dergi çıkaralım. Hatta aramızda espri de yapıyoruz “&lt;i&gt;mendil kadar bir dergi çıkaralım&lt;/i&gt;” diye. Cahit yazıyor, Rasim’in de hikâyeleri var ama bende yazılmış bir şey yok. “&lt;i&gt;Hem bu sayede elimiz de yazıya alışır, bir mendil kadar da olsa bir dergi çıkaralım”&lt;/i&gt; diyoruz. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;O günlerde Sezai Karakoç Ankara’ya çok sık gelirdi. O gelişlerden birini daha anlatmak isterim: Mevlâna ile Şems arasındaki ilişkiye benzer bir ilişki vardı, Rasim Özdenören ile Sezai Karakoç arasında... Rasim Özdenören daha önceden Sezai Karakoç’a “&lt;i&gt;Ağabey size bir mektup yazıyorum, henüz bitiremedim, bitince göndereceğim&lt;/i&gt;” demiş. Dayanamamış, bir sabah kalkmış gelmiş Sezai Karakoç, kapıyı çalmış, “&lt;i&gt;Ver o mektubu&lt;/i&gt;” demiş. Rasim dışarıda kahvaltı hazırlamakla meşgulken o içeri girmiş mektupla birlikte “&lt;i&gt;Yedi kere okudum bu mektubu, daha da okurum&lt;/i&gt;” demiş. Şunu söylemek istiyorum: Sezai Karakoç’un Rasim’e yazdığı mektuplar eğer yayımlanırsa ileride Türk edebiyatına çok büyük açılımlar getirecek metinlerdir. Ama bu mektupları gelip Rasim’den almıştır. Rasim’in yazdıkları zaten kendisindedir. Dolayısıyla bütün o mektuplar Sezai Karakoç’tadır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Sonra &lt;i&gt;Edebiyat&lt;/i&gt; dergisi çıktı. Sezai Karakoç bizimle irtibatı kesti. &lt;i&gt;Diriliş&lt;/i&gt;’in yerine &lt;i&gt;Edebiyat&lt;/i&gt;’ı ikame ediyoruz diye düşünmüş olmalı. Ama anlattığım gibi hiçbir alakası yok. Gittik geldik, ama anlatamadık. Hâlâ da bize küstür. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Peki efendim, Mavera?&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;b&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;O da şöyle. &lt;i&gt;Büyük Doğu&lt;/i&gt; çıkıyor, kapanıyor. &lt;i&gt;Diriliş&lt;/i&gt; çıkıyor, kapanıyor. &lt;i&gt;Edebiyat&lt;/i&gt; da aynı şekilde. Bu dergiler hep kişiye bağlı dergilerdir, biliyorsun. Dedik ki “&lt;i&gt;Biz öyle bir dergi çıkaralım ki bunun sahibi cemaat olsun, millet olsun&lt;/i&gt;”. Akabe Şirketini kurduk. Orada yayına başladık. Ben de memuriyetten istifa ettim. Mavera’nın macerası da böyle başladı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Hukuk tahsilinizi yarıda bırakıp edebiyat okumaya karar veriyorsunuz... Bu karardaki en önemli etken neydi?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Şudur efendim: Hukuk Fakültesine gelip kaydolduk, Birinci sınıfı geçtik. Anayasa Hukukunu Ali Fuat Başgil’den okuyorum, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Medeni Hukuk derslerimize giriyor. O sırada 1960 ihtilali oluyor. Paramız yok. Rasim’le beraber öğretmen vekilliği yapmaya karar verdik ama olmadı. İhtilal sonrası bir kanun çıktı. Yedek subay öğretmen olarak Burdur Çuvallı Yeşilova Köyüne gittim. İki sene orda öğretmenlik yaptım, birçok hatıram da vardır orayla ilgili. Bu arada kaydımızı Ankara’ya alalım dedik. Çünkü Ankara Hukuk’ta devam mecburiyeti yok. Çalışırız, maaş alırız,&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;sene sonunda da sınavlara girer, okulu yavaş yavaş bitiririz diye düşündük. Fakat bende bir hastalık var. Hem boş duramam hem de tembelim. Tekrar o Dostoyevski okumaları falan başladı. Kendimi hastalık derecesinde okumaya verdim. Rasim ile Cahit de İstiklal gazetesinde çalışıyorlar. Böyle bir ortamda ben de edebiyat bölümüne geçtim. Hadise budur. Hukuk, tıp, mantık elbette temel ilimlerdir.&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;Ama bugün yeniden seçme imkânım olsaydı, ben sadece Osmanlıca öğrenir, sadece tarih ya da sosyoloji okurdum. Hadise budur.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Rasim Özdenören, sizi Akif Beyle mukayese eder ve onu “ağa” sizi de “bey” olarak niteler. Şenol Demiröz de sizi “nesillerin ağabeyi” olarak adlandırıyor. Nesillerin ağabeyi olmak nasıl bir duygu?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Bu çok güzel bir adlandırmadır, evet ağabey olmuşuz, ne yapalım ağabey diyorlar ama işin aslına bakarsanız nesillerin ağabeyi Fethi Gemuhluoğlu’dur. O, yüzlerce insanla tanışırdı. Ve hiçbir şekilde bu insanlarla ilgili bir sınırlaması yoktu. Kime söyleyelim, kim bize yardım edebilir, diye düşündüğümüz birçok problemimizde aklımıza hep o gelirdi, “&lt;i&gt;Fethi ağabeyden başka kimimiz var, ona söyleyelim&lt;/i&gt;” derdik. Bizi dinler, sağa sola telefon eder ve elinden geliyorsa o işi hallederdi. Zaten, oturduğu yerden bu tür irtibatları kurardı. Kendisi de “&lt;i&gt;Bende telefonmania var çocuklar, telefon etmeden duramam&lt;/i&gt;” derdi. &lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;Yani asıl ağabey Fethi Gemuhluoğlu’dur. Bizim ağabeyliğimize bakma sen.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Temmuz 1981’de bir grup arkadaşınızla Afgan-Rus savaşının yoğun günlerinde mücahit kamplarına gidiyorsunuz. Gerçi Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’nü kazanan “İpek Yolu’ndan Afganistan’a” adlı kitabınızda bu izlenimlerinizi anlattınız ama yine de sormama müsaade edin. Bu gezi fikrinin nasıl çıktığını biraz anlatabilir misiniz? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Hadise şu. &lt;i&gt;Mavera&lt;/i&gt;’dan zaten takip ettiniz. Biz, &lt;i&gt;Mavera&lt;/i&gt;’yı yaymak için, okutmak için, mecburen sınırlarını genişletiyoruz. Bilhassa Cahit, Afganistan’daki mücahitlerle irtibat kurdu, herkesi yazıya teşvik ettiği gibi onları da yazıya teşvik etti. Böylece Afganistan mücahitlerinden &lt;i&gt;Mavera&lt;/i&gt;’ya yazılar gelmeye başladı. Ama bir süre sonra bize sitem etmeye başladılar, herkes buralara geldi, siz gelmiyorsunuz diye. Birinci elden bir ilişkimiz yok, birinci elden bir haber de veremiyoruz. Cahit bu geziyi bir şekilde organize etti. O zamanlar TOFAŞ, Murat arabalarını çıkarıyor, Kartal çıkacak, reklamını yapıyorlar. Cahit, çok girişken biridir, “&lt;i&gt;TOFAŞ’a bir teklif götürelim&lt;/i&gt;” dedi. TOFAŞ’a projeyi anlatan bir yazı yazdı, onlar da projeyi havada kaptı. Bütün o coğrafyada, yani İpek Yolunda o Kartal’ı dolaştıracağız ve dönüşte bir multivizyon gösterimi yapacağız. Ve öylece gerçekleşti o proje. Ama ben yirmi bir günde, yirmi kilo verdim. Kardeşim Ahmet hastalandı zatürree oldu, bizimle cepheye gelemedi. Böyle bir maceraydı. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Bu politika parantezini bir mukayese ile kapatmama izin verirseniz şöyle sormak isterim:&lt;span style="font-size:0;"&gt; &lt;/span&gt;‘&lt;span style="color:black;"&gt;Politika’ya bulaştınız ama izleyebildiğim kadarıyla birkaç yazı haricinde &lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;‘poetika’dan uzak durdunuz. &lt;span style="font-size:0;"&gt;&lt;/span&gt;Şiir üzerine yazmamak, bir tercih miydi? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Hâlimi, maceramın özünü anlattım sana. Vaktim yoktu. Ama zaman zaman gerek gazetelerden gerek dergilerden senin gibi geliyorlar, soruyorlar ben de dilimin döndüğünce cevap vermeye çalışıyorum. Bir bavul dolusu malzeme var. Ama maalesef disiplinli bir şekilde onları bir araya toplayıp şiir üzerine sistemli bir şey yazamadık.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Hem şiirlerinizdeki mütevekkil hava, hem de şiir yayımlamadaki ekonomik tutumunuz, sabırlı bir şair olduğunuzu düşündürüyor. Sabırlı bir şair olarak Erdem Bayazıt gerçek hayatta da bu kadar sabırlı mıdır?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Tabi ki ben zor yazan bir adamım. İlhama dayalıdır benim yazdıklarım. Şiir yayımlamadaki ekonomik tutumum böyle açıklanabilir. Sorunuzun diğer kısmına gelince, evet, şiirlerimde o sabırlı, o mütevekkil hava muhakkak vardır ve İslami olduğu içindir bu. Ama kendime sabırlı adam diyebilir miyim? Nasıl diyeyim? Diyemiyorum. Bir başka açıdan bakıldığında da sabırsız biriyim. Çünkü o sabırsızlık bize Necip Fazıl’dan sirayet etmiştir. Üstat’tan en çok duyduğumuz cümlelerden biri de şuydu: “&lt;i&gt;Vaktim yok çocuklar.&lt;/i&gt;” Fethi ağabey de bunu çok sık söylerdi. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Şiiriniz öncelikle Müslüman coğrafya olmak üzere “zulma uğramış bütün yüreklerin” feryat eden sesi olarak yankılanıyor. Böylelikle çağdaş bir destan oluyor şiiriniz...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;İlk defa bu kadar açık sana söylüyorum, belki bir iki yerde daha söylemiş olabilirim. Ses olarak benim şiirim eğer illa bir irtibat kurulacaksa, Nazım Hikmet’le ya da Ahmet Arif’le kurulur. Tempo olarak, doz olarak, ritim olarak onlarla irtibat kurulabilir ya da kurulmalıdır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Sizin şiirinizi okurken “sürüp gelen çağlardan” bir sesle karşılaşıyoruz... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Şimdi, 70’li yıllar, 60’lı yılların sonu. Ortam belli, bizim hâlimiz belli, mücadelemiz belli. Aynı zamanda ilk günden beri siyasi yürüyüşümüz, bir tavrımız var. Biz Müslümanların ıstırabını çekiyoruz. Bunların hepsini bir araya getirdiğinizde işte benim bu şiirim ortaya çıkıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Namık Kemal’in dediği gibi "Bais-i şekvâ bize hüzn-i umûmidir Kemâl / Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına"... &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Aynen öyle...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;“Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” adlı şiirinizde “Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır” mısraından ilhamla sizin şiirleriniz için şöyle söylemek geliyor içimden “Erdem Bayazıt şiiri ki vatanımın coğrafyasıdır”. İnsanımızın duygu coğrafyasına bu kadar yaklaşabilmenin sırrı nedir?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Maraş’ta herkesin bir yaylası, bahçesi, bağı vardır, oraya her yaz göçerler. Ona biz yurt deriz, yani vatan. Özünde o vardır. Cahit Zarifoğlu ile komşudur bizim yaylamız, Güzlek. Kitapta rastlarsınız Güzlek ismine. Kardeşim Ahmet Bayazıt’ın bir ara eline çok para geçti. Annem ölünce, Maraş’ta bir konak yaptırdı, kendisi gidip on beş gün kalmamıştır. Ama biz kaldık, velhasıl bu çocuklar da bizim gibi yurt sevgisiyle, vatan sevgisiyle, toprak sevgisiyle yetişsinler isterdim. Yani, oralarda vatanın duygu coğrafyasına da yaklaşıyor insan. Bunlar bir de kurguyla olan şeyler değil, ancak ilhamla olabilecek şeyler. Daha önce de söylediğim gibi ben ilhamla yazan biriyim. Bunlar üzerine daha ne konuşabilirim ki ben bir şiiri yakalamış ve söylüyorum.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Şiirleriniz içinde bulunduğumuz kaotik ortama vurgu yaparken aynı zamanda içinde bir müjde barındırıyor. Nazif Gürdoğan şiiriniz için “Onun şiiri, geleceğinden hiç kuşkuya düşülmeyen bir zamanı haber verir.” der. Bu umut bilincinden söz etmek ister misiniz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Öncelikle kesin bir kural vardır: En kötü şartlarda dahi Müslüman ümitsiz olmaz. Ayrıca biraz önce de söylediğim o hadis-i şerifteki gibi, elimizdeki fidanı dikeceğiz. Müslümana ümitsizlik yakışmaz, durmak yakışmaz. Bunu anlatmaya çalışıyorum. O güzel dünya mutlaka gelecek, öyle bir şey olacak muhakkak. Mutlaka biz layık olursak Cenab-ı Allah bir fırsat verecek. O sürüp gelen çağlardan sesle, hep bu umutla yazdım ben.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Efendim, şiirinizdeki önemli temalardan biri de aşk. ‘Aşk’a nasıl ve nereden bakıyorsunuz?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Fuzuli’nin dediği gibi “&lt;i&gt;Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kal imiş ancak&lt;/i&gt;”. Bundan başka ne denir ki?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Toplu şiirlerinizin yeni baskısını şöyle takdim ediyorsunuz: “Okuyucuma! / Şiir diye / Bir ömür tüketerek yazdıklarım / İki saatte okunuyor / Bundan ucuz ne olabilir / Havadan başka.” Kendi şiirlerini çok acımasız eleştiren bir şair mi var bu sözlerin arkasında? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Öyle değil tabi ki. Çalışarak yazılmış şiirler değildir benim şiirlerim. İlhama dayalıdır. Ne yazık ki ilham da bu kadar geliyor. Benim kitabımda ilham dışı yazılmış birkaç tane şiir vardır. Bunlardan biri &lt;i&gt;Dünyaya Dair&lt;/i&gt;’dir. Onun yazılış hikayesi de şöyledir. Ben hep söylerdim, “&lt;i&gt;Bana bir kelime verin, size bir şiir yazayım.&lt;/i&gt;” Rasim bir gün dedi ki “&lt;i&gt;Al sana üç tane kelime, hadi bakalım bir şiir yaz.&lt;/i&gt;” Kelimeler de sanırım, ‘mağara’, ‘otel’ ve ‘dünya’ idi. O şiir öyle yazıldı. Yine ilham dışı yazılmış bir başka şiirim, &lt;i&gt;Bosna’ya Yazıt&lt;/i&gt;’tır. Diğeri de &lt;i&gt;Gelecek Zaman Risalesi&lt;/i&gt;’ndedir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerinizde, bir müzisyenin nota defterlerini andıran bir kullanımla “hızlı + coşkulu + yüksek + hafif + gürültülü + kararlı + sabit” gibi ifadelere yer veriyorsunuz... Bunlar şiirlerin okunma hızını mı belirliyor ya da neyi işaretliyor? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Biliyorsunuz Necip Fazıl’ın &lt;i&gt;Senfoni&lt;/i&gt; şiiri vardır. Sonra bunun adını &lt;i&gt;Çile&lt;/i&gt; olarak değiştirmiştir. Senfonik bir şiirdir bu. Yine Sezai Karakoç’un bazı şiirleri mesela &lt;i&gt;Fırtına&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Sesler&lt;/i&gt; tamamıyla senfonik şiirlerdir. Bir müzisyen senfoniyi nasıl tasarlarsa, şair de o şiirleri bir nevi öyle, bir senfoni gibi tasarlar. Verebildim mi veremedim mi bilemiyorum ama ben de &lt;i&gt;Gelecek Zaman Risalesi’&lt;/i&gt;ndeki şiirlerimde o senfonik söyleyişi aksettirmeye çalıştım. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Bu şiirleri de diğer şiirleriniz gibi kasete okumayı düşünüyor musunuz? Çünkü şairler kendi şiirlerini pek okuyamazlar ama sizin şiirleriniz sizin sesinizle sanki daha farklı bir anlam kazanıyor...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Gelecek Zaman Risalesi&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;’ndeki şiirlerin birçoğunu ben okudum aslında. Ama bir önceki gibi bir kasette toplamadık. O ilk kasetin hikayesi de şöyledir: Ankarada’yız, Sebeb Ey yeni yayımlanmış ve Gökalp diye bir arkadaşımız var. Kelimenin tam manasıyla, pintişti bana. Pintişmek, bir nevi ısrar etmek, yapışmak anlamında Maraş’ta kullanılan bir kelimedir. “&lt;i&gt;Ağabey&lt;/i&gt;,” dedi “&lt;i&gt;ben Asır Ajans’ı kuruyorum. Senin de bu şiirleri bir kasete okumanı istiyorum&lt;/i&gt;.” Ramazan ayı. “&lt;i&gt;İyi de Gökalp,&lt;/i&gt;” dedim “&lt;i&gt;ağzım kuruyor nasıl okuyayım ben?&lt;/i&gt;” Israr etti, tabi bu arada stüdyoyu da kiralamış. Kıramadım, mecburen o şartlarda stüdyoya girdik. İki üç günlük bir çalışmayla ve Ramazan’da o şiir kaseti ortaya çıktı. Dilim dönmüyor, dikkat ederseniz oradaki bazı kelimelerden de anlaşılır bu. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Şiirinizi yanlış değerlendirenler de oldu. Bir şiiriniz sizin niyetleriniz dışında “yanlış ve aşırı” yorumlandığında neler hissediyorsunuz? &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Mesela Mehmet Kaplan Hoca benim şiirimi o dönemde, o anarşi döneminde, kendince yorumladı. Dönemin çok etkisinde kaldı. Mesela ben ‘emek’ten bahsediyorum, o beni neredeyse Marksist olmakla itham ediyor. Ben de biraz ağır cevap vermişim, ama şimdi pişmanım. Gerçi kendisi de sonradan, “&lt;i&gt;yanlış yapmışız&lt;/i&gt;” demiş. Onun en büyük hatası zannımca şudur: Bana Yunus Emre gibi yazmadığım için hesap soruyor. Yunus Emrelere ihanetle beni yargılıyor. Yani, herkes aynı şekilde yazmak mecburiyetinde mi? Ayrıca Yunus Emre bu çağda yine aynı şiirleri mi yazardı?&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;“Kudüs’e giden yollar mutlaka Üsküdar’dan geçer” düşüncesinden hareketle yazmak istediğiniz Üsküdar Risalesi hangi aşamada diye sorsam...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Allah fırsat verir, sağlığım düzelirse bu şiiri tamamlamak istiyorum. Üsküdar ile ilgili bir sürü dergi, kaset, doküman topladım. Onların hepsini elden geçirmem gerekiyor. Ama onlarla, şimdilik uğraşamıyorum. Bir ilham, bir yoğunluk gelecek ki ben onu yazabileyim. O ilk mısra var sadece, ama o da benim değil aslında: “&lt;i&gt;Kudüs Üsküdar’dan başlar.&lt;/i&gt;” Bakalım bekliyoruz, ben de merak ediyorum ne çıkacağını... &lt;i&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/i&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;b&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Bizi kırmayarak kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca Allah acil şifalar versin, efendim.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;/b&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;Rica ederim... Dualarınızı eksik etmeyin.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 35.4pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(EDEBİYAT ORTAMI SAYI:1 Mart-Nisan 2008)&lt;br /&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4982411902987867412?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4982411902987867412/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4982411902987867412' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4982411902987867412'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4982411902987867412'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/07/50-sanat-yilinda-erdem-bayazit-ilediner.html' title='50. SANAT YILINDA ERDEM BAYAZIT  ile.../Dinçer Eşitgin'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4027427535221760430</id><published>2008-05-30T14:46:00.000-07:00</published><updated>2009-05-02T16:14:01.804-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YAZILAR'/><title type='text'>SANAT, YETENEK VE GÜRÜLTÜ/ ERDAL ÇAKIR</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Parçalanma, özü itibarıyla, ya kendine ihanet etme yoluyla imha olmaktır veya karşı konulamayan bir güç eliyle imha olunmaktır. İnsan, bu çerçevede, yontularak veya yuvarlanarak parçalanan bir taş derekesinde imha olunan değildir hiçbir zaman. Parçalanan her insan, her haliyle kendine ihanet etmiştir. Bu, insanla ilgili bütün durumları kapsar. Elinde olanla dilinde olanı ayrıştırmamış, bütünlüğünü bozmamış insan emindir: Hem kendine hem de başkasına. Kâmil insan, yaptıklarıyla yeteneklerinin en iyi biçimde örtüşümünü sağlayan, birinden birini dışarı taşırmayan, söylediklerini ve söyleyeceklerini de bu kapsam alanında tutan insandır. Dediği dilinden, dili dediğinden ayrı durmaz bir diğer ifadeyle. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Elimizin yettiği ile dilimizin yettiği arasında derin bir fark vardır. Sahip olduğumuzla, sahip olma duygumuz arasında da derin bir fark vardır. Kırmızı ile, kırmızıyı koklama arasındaki fark gibi: Elimizde tuttuğumuz kırmızı, bir gül ise, kırmızı, kokan bir nesne haline gelir. Elimizin yettiği, aynı zamanda sahip olduğumuzdur. Yani dalına uzanabildiysek, gül, elimizin yettiği ve sahip olduğumuz bir güldür. Bu zahiren böyledir. Hakikatte, aralarında derin farklılıklar olduğunu söylediğimiz şeyler, kemal noktası için bir anlam ifade etmez. Orada, kesinlikle bir aynîleşme söz konusudur. Elimizin yettiğinden ve sahip olduğumuzdan arta kalan her ne ise o, masivadır, dedikodudur ve fuzuliyattır kısacası. “Kemal”, el ile dil, sahip olmayla sahip olma duygusu arasında paradoks oluşumuna imkan vermez. ‘Bir’ olmayı içerir.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;İnsan bir veya birden fazla yetenekle donatılmış olabilir. Akıllı insan, baskın yeteneğinin önünde durmayan, yeteneğin akışına ket vuran arızaları ortadan kaldıran ve kendisini bu akışa teslim eden bir farkla diğerlerinden ayrılır. Çoğu zaman, bir kişinin yeteneğinden bahsederken esasında bu farktan bahsederiz. Ne kadar aldatıcı bir değerlendirme ve tespittir bu. Kendini bir fark olarak ortaya koyamamışlığın aymazlığı ile sürüklenilen söz konusu acıklı durumun içinden çıkılmaz karmaşıklığı, bize yeteneği değil, yeteneğin ulaştığı yeri gösterebilir ancak. Oysa baskın yetenek, kişinin, yaratanına yaklaşabileceği en yakın noktaya ulaşabilme imkânıyla donanmıştır. Arif olan için, arif-i billah olmanın yolu budur. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Yetenek, kendisine bahşedilen zenginliğin aidiyetine ilişkin bir sekülerleşme temayülüyle hemdem olduğunda, olanı biteni kendinden ibaret görmeye başlar. Kendisinin dışında kalan her ne var ise, dışa doğru halkalanır ve nihayetinde özü terk eder. Bu, sekülerleşen yeteneğin, kavrayış, hissediş ve ilişkilerinin tümüne gözle görülür bir biçimde yansır. Başka yeteneklerle kuracağı ilişkilerin sorunlu olması da kaçınılmazdır.(Başka yetenek var mıdır ki !). Öz varsa odur, diğerleri ya özü terk edendir ya da metruk olandır ki, her iki hâl de ona göre zaten ötelenmiştir. Söz konusu yeteneğin en belirgin özelliği, gül yetiştirmek, hiç olmazsa gülü dalında koklamak değil gülü dalından koparmaktır(Çok mu dramatik oldu?).&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Sanatsal yetenek, diğer yeteneklerden daha büyük tehlikeleri barındırır. Yukarıda anlatılanlara uygunluğu bağlamında değerlendirecek olursak, diyebiliriz ki, sanatçının dünyası, öze ilişkin olarak kendinde kalma , kendine dönme imkânlarına en açık; bir o kadar da en kapalı ve uzak olan bir dünyadır. Ne insafsız bir çelişkidir bu. Evet böyledir ne yazık ki. Açık ve kapalı olanın bileşimi anındaki tepkimeden açığa çıkan bir şeydir zaten sanat. Bu yönüyle ayrışır sanatsal olan ve sanatçı. İmkânlı olanın açık kapısından zorlanmaksızın içeri girerken, kapalı olanın kapısından anahtar imgeler devşirir. İşte “bu benim” der sanatçı. Haklıdır. Ama “ben buyum” dediğinde kapıları, kendi eliyle, bir daha açma derdi yaşamaksızın kapatacaktır. Ufka düşen sarartı hüzün vericidir. Orada batan güneş midir yoksa bizim görüş ufkumuz mu? Sanatın imgelem dünyası o denli güçlü ve büyüktür ki, kişiyi, baktığı her yerde kendini görme yanılsamasına sürükleyebileceği gibi, hakikati yakalamanın doyumsuz hazzı ve üst şuuruyla birleşen kararlı bir duruş sahibi de yapabilir. Bunun adına evrensel tevazu da diyebiliriz: Yerini bilmek ve nerede durması gerektiğinin keşfini yapmış olmak.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Sanatın, bağlamından kopardığı veya sanatla bağlamından kopan “ben”, azmaya ve azdırılmaya çok müsait bir bendir. Çünkü sanat, iç’in dış’la bütünlenmesi ve uyumlanmasının ötesinde dış’ın iç’le bütünlenmesi ve uyumlanmasıyla üretilen bir şeydir. Ben merkezcidir. Ürettiği şeyin, hakikatin bizatihi kendisi olduğu zehabına düşebilir. Var olanı, ‘var ettiği’ yanılsamasıdır bu. Tam da burada söylenmesi gereken şudur: Sanatsal yeteneği ve buna bağlı üretimi diğerlerinden ayıran en büyük fark, sanatçı ben’inin, üretimin her aşamasında ortaya koyduğu yaratıyla mündemiç olmasıdır. Bu da varlık alanına çıkardığı her imgeyi, var olanın dünyasından akıp gelen bir veri değil de sanki, bir yoktan var etme sürecinin mutlak hakimi olarak görme yanılgısına yol açabilir. Tehlikelidir ve kişinin tepe takla gitmesine neden olabilir. Daha trajik olanı ise, bunun farkında olunmayışıdır. Neden farkında olunmaz? Çünkü meydana çıkarılan şey orijinaldir ve göz kamaştırıcı olabilir. Ayrıca bilinir ki, aynısı başkasında yoktur. Beğeni dediğimiz şey açığa çıkar ve kamaşan göz de bir başkasını göremez. Giderek kendisini de görmez hale gelebilir. Bu halet-i ruhiye, kişinin ateist olması, dindar olması ya da ikisinin dışında bir yerde olmasıyla bağlantı kurmaz; aksine yaratısını bir ma’bud edasıyla telâkki etme ve yücelme şişkinliği ile doludur.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;İnsanın dünle bugün arasında yöneldiği temel hususlarda bir değişme söz konusu olmadığı nasıl bir gerçekse, sanatın dünyasında olup bitenler hususunda da bir değişme olmayacağı öyle yalınkat bir gerçektir. Varla yokun, olanla olmayanın arasındaki zıtlık, bazen birini diğerinin kılığına sokarak bize gösterebilir ve biz ters yüz edilmiş bir görüngüler cümbüşünün tam ortasında kendimizi bulabiliriz. Bu, kimi zaman bir şiirle olabilir kimi zaman bir müzik eseriyle veya görsel sanat dallarından biriyle olabilir. Hakikatse hiç değişmez. Olanla olmayan arasındaki şaşmaz terazidir. Ben buyum ya da ben oldum bağırtılarına zerre kadar kulak asmaz. Tarih, ben buyum deyip çevresindekileri sözün nobran tarafıyla kesip biçenlere sadece bir mezbahane olmuştur. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Sanatsal yaratı, gerçekten göz kamaştırıcı bir eylemde bulunduysa, hakikatin onu aydınlatıp gün yüzüne çıkaracağından ve bundan da en ufak bir tereddütte bulunmayacağından kesinlikle emin olmalıyız. Parıltı özün kendisinde olmalıdır. Sönük olana ne kadar cila atılsa da sönük kalmaktan kurtulamaz. Yazının başına dönecek olursak, elimizin yettiği ile dilimizin yettiğini aynîleştirmemiz gerekmektedir. Zira sanat zatı itibarıyla arif-i billahtır, bize düşense arif olmaktır.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(SAYI:1)&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 45pt; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4027427535221760430?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4027427535221760430/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4027427535221760430' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4027427535221760430'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4027427535221760430'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/05/sanat-yetenek-ve-grlt-erdal-akir_30.html' title='SANAT, YETENEK VE GÜRÜLTÜ/ ERDAL ÇAKIR'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-4128166422654550262</id><published>2008-05-30T14:42:00.000-07:00</published><updated>2009-05-02T16:10:23.847-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='YAZILAR'/><title type='text'>“TOPLU ŞİİRLER” MESELESİ/TURAN KARATAŞ</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Son yıllarda şiir yayıncılığında bir “heves” belirdi: “Toplu şiirler” yayımlamak. Önyargılı oluşumuza hamledilmesin veya daha nesnel olsun diye “faaliyet” diyebilirdim. “Heves” dedim. Önemli olan böyle bir eğilimin neden, nasıl ortaya çıktığı ve beraberinde neler getirdiğidir. Tartışmamız gereken bu.&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Son yüzyıl içinde, şairlerin, bir zamana kadar çıkan kitaplarından beğendikleri şiirleri, zaman zaman “seçtiklerim”, “elimle seçtiklerim”, “şiirlerim” gibi adlarla bir kitapta topladıkları olmuştur. Böyle bir kitabın neşri, belki de bazen öncekilerin arasına/sonuna birkaç yeni şiir de eklendiği için, sanki yeni bir yapıtla okurun buluşması gibi takdim edilmiştir. En azından yayıncılar böyle algılanmasını arzu etmişlerdir.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Yanlış bilmiyorsam son yıllarda ilkin Adam Yayınları’nda görüldü “toplu şiirler” çıkarmak projesi. Sanıyorum Mehmet Fuat’ın fikriydi. Bildiğim kadarıyla Mehmet Fuat, edebiyat ürünlerinin çeşitli “tertiplerle” okura (piyasaya) sunulacağına inanıyordu. (Kendi kitaplarındaki yazıları, ölümüne yakın yıllarda yeni bir düzenlemeyle yeniden kitaplaştırılmaya başlanmıştı.) Sonra, başka başka yayın evlerince “toplu şiirler” alt başlığıyla çok zaman kalın kitaplar yayımlanmaya başlandı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Genellikle “toplu şiirler” şairlerin yaşlılık döneminde, ‘bütün şiirler’ ise ölümünden sonra yayımlanır. Çokluk böyle ama istisnalar olabiliyor. Söz gelimi Celâl Sılay 1974’de öldü. 2000 yılında &lt;i&gt;Hüsran Filizleri&lt;/i&gt; adıyla toplu şiirleri (Hzl. Doğan Hızlan- İhsan Yılmaz, Yapı Kredi Y., 582 s.) yayımlandı. Sezai Karakoç hayattayken bütün şiirlerini &lt;i&gt;Gün Doğmadan&lt;/i&gt; (İstanbul: Diriliş Y., 2000) adıyla kitaplaştırdı.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Bir şairin toplu şiirlerini bir araya getirip bir kitapta yayımlamak çok zaman o şairin yaşlılık dönemine tekabül ettiğine göre buradan şöyle bir sonuç çıkarmak çok mu zorlama olur: Toplu şiirlerini yayımladığımız bu şair(ler)den, önceki ürünleri gücünde/ güzelliğinde bir yapıt beklemeyiniz artık! Onun özgün eser verme dönemi sona ermiştir!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Genel okuyucu için, bir şairin şiir meyanında yazdıklarının birçoğunu okumak bakımından “toplu şiirler” faydalı bir hizmet olarak görülebilir. Çünkü bir şairin kitaplarını arama-bulma, tek tek satın alma zahmetinden kurtarmış oluyor okuru. Meseleye arz-talep noktasından bakılınca, “toplu şiirler”in okurdan belli bir teveccüh gördüğü de fark edilir. &lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;İlk bakışta, şiir okuru için yararlı bir faaliyet olarak görülen “toplu şiirler” yayımlamak, araştırmacılar için güçlükler doğurabiliyor. Söz gelimi “toplu şiirler” kitabına güvenerek (şairin şimdiye kadar yayımlanan ürünlerini içine aldığı için) birtakım hükümlere varmak istiyorsunuz ya da varıyorsunuz. Sonra bir de bakıyorsunuz ki, hayatta olan ve bir şekilde şiirlerini bir araya toplayan şair, önceki kitaplarındaki ürünlerin hepsini “yeni kitap”a (toplama) almamış. Bir örnek olsun diye Turgut Uyar’ın hayattayken yayımladığı toplu şiirleri &lt;i&gt;Büyük Saat&lt;/i&gt;’i ele alalım. Turgut Uyar’ın kendi seçimiyle yayımlanan toplu şiirleri &lt;i&gt;Büyük Saat&lt;/i&gt;, gerek dergide kalan kimi şiirlerin unutulması, gerekse yaptığı “eleme” nedeniyle şairin o güne kadar yayımlanan şiirlerinin toplamını bir araya getirmez. İlginçtir, Uyar ilk kitabı &lt;i&gt;Arz-ı Hal&lt;/i&gt;’deki 13 şiirden 4’ünü toplu şiirlere almamıştır. Bu sayı, bütünle oranlandığında üçte bir demektir. Dahası, &lt;i&gt;Arz-ı Hal&lt;/i&gt;’in kanaatimce iyi ürünlerden olan “Yad” da “toplu şiirler”de yer bulmaz.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Toplu şiirler yardımıyla, bir şairin şiir gelişimini takip etmek güçleştiği gibi, maddeten de okura bir yük getirmektedir. Şöyle ki; bir şairin son kitabının da içinde yer aldığı “toplu şiirleri” satın aldığınızda kitaplığınızda bulunan öncelikler ne olacaktır? Böyle bir durumda, aklınıza, kıyısından köşesinden aldatıldığınız düşüncesi de hücum etmiyor değil. Söz gelimi, bunu Gülten Akın örneğinde yaşadım. Şairin ilk kitapları elimde olmadığı için Can Yayınları’ndan çıkan “toplu şiirleri” &lt;i&gt;Seyran&lt;/i&gt;’ı (1982) aldım. Bu yapıttan sonra şairin iki kitabı daha çıktı, onları da satın aldım. Sonra baktık ki ilkinden on yıl sonra &lt;i&gt;Seyran&lt;/i&gt; -toplu şiirler- (1992) bir daha çıktı. O zamana kadar yayımlanan şiir kitapları içinde toplanarak. İşte onu almadım. Şimdi bu yazı için kitaplığıma bakarken Akın’ın 1996’da çıkardığı &lt;i&gt;Toplu Şiirler 1956–1991&lt;/i&gt; (Yapı Kredi Y.) kitabını da gördüm. Bu bolluğa rağmen, şairin son iki kitabını (&lt;i&gt;Sonra İşte Yaşlandım, Sessiz Arka Bahçeler&lt;/i&gt;) görmedim, okumadım. Yeni bir “toplu şiirler” yayınını bekledim bir süre. Yanılmamışım, yayıncısı şairin toplu şiirlerini yeniden yayımladı, ama bu sefer üç kitap halinde. Peki, bu durumda ne yapılabilir? Öyle anlaşıyor ki, şairin bütün şiirlerini beklemek en iyisi!&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Şimdi düşünüyorum da, sadece bir şairin şiir kitaplarının yayım “macerası”nı yani ürünlerinin sağlıklı bir tespitini takip etmek için bütün bu detayları bilmek gerekiyor. Elli şairi, yüz şairi ve daha fazlasını düşünebiliyor musunuz? İşte böylesi hâllerde “toplu şiirler” bir sorun olup çıkıyor.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Bana sorarsanız, kitapların ilk yayımlandıkları özgün biçimleri daha doğal, sevimli, akılda kalıcıdır. Arada çıkan “seçtiklerim”, “toplu şiirler” vb. yayınlar, bir külliyatı tanımayı da zorlaştırıyor. Söz gelimi, tarihsel olarak Sezai Karakoç şiirini okumak isteyenin işi hayli zordur. Belli bir araştırma veya ön okuma/hazırlık yapmadan bunu gerçekleştiremez.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Artık, şiir kitabı yayımlamak, tabir uygunsa “gariban” yayınevlerinin işi oldu daha çok. Hem sermaye hem itibar bakımından ayakta durabilen yayınevleri ise daha çok “toplu şiirler” yayımlıyor. Belki bu yüzden genç şairlerin ilk yapıtlarına dönüp bakan yok.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;Toplu şiirler&lt;/span&gt;&lt;/i&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;, şairlerin hoşuna gidebilir, yayınevleri için bir piyasa oluşturabilir. Kanaatim, başından beri söylemeye çalıştığım gibi, “toplu şiirler” okur için sanki bir tarafıyla “kandırmaca”, araştırmacılar için de bir zorluk. Tek tek kitapların masumiyeti ve sevimliliği, bu “toplu” yayınlarda yok sanki.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="TEXT-INDENT: 26.95pt; LINE-HEIGHT: 150%; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(EDEBİYAT ORTAMI, SAYI:1)&lt;br /&gt;&lt;span style="LINE-HEIGHT: 150%;font-size:11;" &gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-4128166422654550262?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/4128166422654550262/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=4128166422654550262' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4128166422654550262'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/4128166422654550262'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/05/toplu-iirler-meselesituran-karata.html' title='“TOPLU ŞİİRLER” MESELESİ/TURAN KARATAŞ'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-8664615882492596554</id><published>2008-05-23T17:32:00.000-07:00</published><updated>2008-05-23T17:34:47.700-07:00</updated><title type='text'>GÜZELLİK HEPİMİZİ PUSUDA BEKLİYOR/ MUSTAFA AYDOĞAN</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Yeni bir dergi çıkıyorsa, yeni bir dünya kuruluyor demektir. İster birkaç kişi birlikte, isterse tek kişi çıkarıyor olsun, sonuç değişmez. Yeni bir dünya kurulmuştur. Ya da dünya, yeniden kurulmuştur.&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Olayları ve olguları tesadüfle izah etmek saçmadır. Varlık bulan her gerçeklik, aslında zorunlu bir sonuçtur. Bu zorunluluğun mahiyetinin açıklanabilir olup olmaması çok da önem taşımaz. Çünkü varoluş, izahtan önce gelir. O, kendi kaderini yaşamak üzere yaratılmış, gerekleri ve gerekçeleri ile ortaya çıkmıştır artık. Nefes aldığı müddetçe kendine verilmiş yeri dolduracak ve varlığın bütünlüğüne dolaylı ya da doğrudan bir katkı sağlayacaktır. &lt;span style=""&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Dergi, hem bir sonuçtur, hem de bir süreç. Sonuç içinde devam eden bir süreç. Çünkü yazı, yazılmaya ‘mecburdur’. Edebiyat, keyifli anlarda kurgulanmış hayaller, düşülmüş notlar, kurulmuş cümlelerden oluşmaz. Yazı, yazar için ‘verilmiş söz’dür. Ona söz ‘verilmiştir’, o da ‘söz’ vermiştir. Bu ‘söz’, yazı aracılığıyla yerine getirilir. Yazının en taze mekanı ise, kuşkusuz ki, dergilerdir. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Edebiyatın işlevi, insanda bir serüven duygusu yaratmaya yöneliktir. Yola çıkmak isteyenle, yerinden kımıldamak istemeyen ‘kös’ arasındaki fark, sadece bir duyarlık farkı değil, bir mutluluk farkıdır aynı zamanda. Birinin kamçısı kendi içindedir, diğerini ise başkasının elindeki kamçı harekete geçirir. Kamçının içeride kendiliğinden şaklaması, serüveni, mesafeden ve zamandan soyutlayarak, sonsuzluğun sahnesinde oynanan canlı bir tiyatroya çevirir. Oysa ‘kös’ için serüven, uzun mesafe ve bitmek bilmez zamandan ibarettir. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Serüven duygusu derken, bir süreci kast etmiyorum. Bir varoluş biçimine göndermede bulunuyorum. Serüven duygusu, tekil bir duygudur. Doğrudan insan tekiyle ilgilidir. İnsanın kendi içinde kat edeceği mesafe, bütün mesafelerin toplamından fazladır: Sınırsız, bilinmezliklerle dolu ve karmaşık.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Edebiyatın muhatabının toplum mu yoksa insan teki mi olduğu sorusu, bana anlamlı görünüyor. Bu sorunun demagojik yapısının açığa çıkarmak istediği şey, toplumla insan teki arasında edebiyat açısından bir ayrım yapılıp yapılamayacağıdır. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Sık ifade edildiği üzere; edebiyatın ‘geniş toplum kesimlerinde yeterince karşılık bulamadığı’, ‘dar bir alana sıkıştığı’ ya da ‘okuyucusuz kaldığı’ yönündeki yargıların, edebiyatın hedefinin toplum olduğu varsayımından hareket eden düşünüş tarzından kaynakladığını sanıyorum. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Bu durumda, şu soruları yeniden ve baştan sormamız gerekiyor. Çünkü her yargı, mümkün sorulara yeterli ve geniş cevaplar verdiği iddiasını da barındırır:&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Şiir, toplum için mi yazılır?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Roman, toplum için mi yazılır?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Eleştiri yazısı, toplum için mi yazılır?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Peki, toplum kimlerden oluşuyor? Toplumun edebî arzusundan bahsedebilir miyiz? Bir yazar, yazarken toplumu düşünerek mi yazar? Biraz daha gidelim… Toplum dediğimiz kitlenin/toplamın neyi, nasıl ve niçin okuyacağını belirleyecek merci midir yazar? &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Bir kere, toplum derken kaç kişiyi kast ediyoruz? Bin mi, onbin mi, yüz bin mi, bir milyon mu ya da bir milyar mı? Bu rakamlardan hangisine sahip çıkarsak çıkalım toplum dediğimiz kitlenin bir kesimini yine dışarıda bırakmak zorunda kalacağız. Sonra, toplumdan kasıt ‘herkes’ ise, ‘herkes’in edebiyata ihtiyacı olduğu sonucuna nereden varılıyor?&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Burada, iki hususun açıklanması gerekiyor.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Birincisi; edebiyat sadece yazar için değil, okur için de bir ‘yeteneği’ zorunlu kılar. Okurun da, edebiyat yoluyla çözeceği bir sorun, gideceği bir yol, ulaşacağı bir menzil olmalıdır. Buna inanmalıdır. Bu inanç yoksa, onu bir edebiyat okuru olarak düşünemeyiz, hesaba katamayız. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;İkincisi; edebiyata, öncelikle yazarların/şairlerin ihtiyacı vardır. Hiçbir yazar, toplumun fısıltılar halinde gelen talebini duyduğu için yazmaz; sadece ve sadece, içinden yükselen ses kulaklarında yankılandığı için yazar. Onun duyduğu tek ses budur. Onu davet eden tek çağrı da budur. Yazarın hayatını, yazının serüveni şekillendirir. En çok o okur. Ve, bir tek o yazar. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Bu nedenle, edebiyatın ‘nasıl’, ‘kimlerden’ ve ‘ne oranda’ bir karşılık bulduğu sorusu, kendine ‘rakamlarla’ cevap arayamaz/aramamalıdır. Edebiyat, kendi okuruna ‘ulaşır’. Sadece ‘kendi okuruna’ ulaşır. Ulaştığı bu kesim, sayıca az görünse de, gerçekte edebiyatın yegane ‘canlı mekanı’dır. Edebiyat eğer bir yerlere etki edecekse, bu ‘azınlık’ kanalıyla etki eder. Hayata nüfuz edeceği ilk hareketini bu ‘mekan’dan alır.&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Her söz, her cümle, kendini duyacak kulağı, okuyacak gözü, kavrayacak belleği, anlayacak kalbi özler, arar, hedefler ve bulur. Yazı, canlı bir varlıktır. Her canlı gibi kendine bir mekan arar. Uzaklarda, gizlilerde kendini bekleyen biri olduğunu bilir, sezer, umut eder. Söz, kalbe; kalp de söze mekandır. Bir mekan duygusu ve tutkusu içinde birbirine karşılık gelirler; biri diğerinin ritmi, coşkusu, umudu, hüznü ve yurdu olur. Yazı, iki kalp arasındaki doğuş ve tamamlanış sürecinde serüvenden serüvene koşar. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Bizi bir bekleyenin olduğuna inanıyorsak, ancak o zaman, sadece o vakit yola çıkmaya cüret edebiliriz. Sevgiye ve inanca, mesafeden ve zamandan yapılmış bir engel olamaz. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Denemenin, şiirin, öykünün bir cümle, bir mısra ile çıkaracağı dorukları, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların defalarca gördüğünü biliyoruz. Onların bir serüven duygusu içinde diri vakitlere erdiğini biliyoruz. Modern zamanlar içinde de, bütün zamanlara hükmeden hakikatin saydam ipliğinin düzgün ve taze bir şekilde uzanmakta olduğunu; karanlıkla aydınlığın ayrıldığı o ince-beyaz çizgiyi apaçıklık içinde gören gözler, ayırt eden bakışlar, arzu eden kalpler olduğunu da biliyoruz. Sayıları az da olsa, onları tanımıyor da olsak, yazılarımız kendilerine ulaştığında bizi yalnızlıklarına dost kılacak bu insanların var olduğuna inanmak yeter. &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;Güzellik hepimizi pusuda bekliyor. Güzellik pusuda bekliyorsa, tuzağa düşme korkusunu değil, yakalanma ânının sevincini yaşarız.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify; text-indent: 45pt;"&gt;(Edebiyat Ortamı  Sayı:1)&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-8664615882492596554?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/8664615882492596554/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=8664615882492596554' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/8664615882492596554'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/8664615882492596554'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/05/gzellik-hepimizi-pusuda-bekliyor.html' title='GÜZELLİK HEPİMİZİ PUSUDA BEKLİYOR/ MUSTAFA AYDOĞAN'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-2900088988923529742</id><published>2008-05-07T23:57:00.000-07:00</published><updated>2009-03-20T17:11:03.003-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='EDEBİYAT ORTAMI İçin Ne Dediler?'/><title type='text'></title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI/ &lt;/strong&gt;Hicabi Kırlangıç&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Ankara’da öteden beri edebiyat dergileri yayımlanır. Üstelik sıradan dergiler değildir bu dergiler. Edebiyat, Mavera, Aylık Dergi ve başka dergiler, Ankara’da ve Türkiye’de önemli işlevler üstlendiler bir dönem. Kimi tek adam dergisi olan, kimi de işleri şûra ile yürütülen bu dergilerin ortak bir özelliği vardı. Kendi çapında bir okuldu bu dergilerin her biri.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;O dönemde Ankara, belirleyici bir rol de oynuyordu edebiyat ortamı açısından.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Daha sonra ne olduysa oldu, bir fetret dönemine girildi. Heves ürünü olmaktan öte gitmeyen kimi dergileri saymazsak uzun süre dergisiz kaldı Ankara’nın edebiyat dünyası.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Son zamanlarda ise yeniden bir canlanma yaşıyor edebiyat dünyası, özellikle de Ankara. “Son zamanlarda” tabiri aslında uzunca bir zaman dilimini kapsıyor. Bu zaman dilimini Hece dergisiyle başlatmak gerekiyor. Özel sayılar dergisi unvanını verebileceğimiz Hece on üç yaşında olduğuna göre uzun bir zamanı kapsıyor bu “son zamanlarda” tabiri.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Hece çok önemli işlevler üstlendi bu zaman içerisinde. Fakat artık “okul dergi” diyebileceğimiz dergiler dönemi kapandı mı, sorusunu sorduran bir yapısı da var Hece’nin. Okul-dergiler, amatör ruhun ürünüydü elbette. Amatör ruh bir yere kadar iyidir, ama bazı sıkıntıları da bünyesinde barındırır. Bunun örnekleri çoktur. Bu yazıda bunlara girmeyeceğim, ama ilerde ihtiyaç olursa bu konuyu başka ortamlarda tartışabiliriz.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Biz tam okul-dergiler dönemi kapandı mı diye sorarken, yeni bir dergi çıktı sahneye yine Ankara’da. Edebiyat Ortamı.Edebiyat Ortamı, aslında çok zaman önce sahneye çıkmıştı. Server Vakfı bünyesinde, vakfın yönetim kurulu başkanı Sayın Mehmet Ali Bulut’un fikrinin sonucu olarak, Ali K. Metin yönetiminde 1997 yılı boyunca her ay yayımlanmıştı Edebiyat Ortamı.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;O zaman benim de kıyısından köşesinden dâhil olduğum bu dergi tecrübesi pek başarılı bir tecrübe sayılmaz elbette. Bu nispeten başarısız tecrübeden sonra yine Server Vakfı ve yine Mehmet Ali Bulut, sanırım yükümlülük duygusuyla yeniden harekete geçti ve ikinci Edebiyat Ortamı dönemi başladı 2008’de.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Dergi bu kez iki ayda bir yayımlanıyor şair Mustafa Aydoğan’ın yönetmenliğinde. Kapağından sayfa düzenine, ekibinden yazı kadrosuna varıncaya dek daha umut verici bir hali var yeni derginin. Hatta denilebilir ki adı dışında eski dönemle bir alâkası yok.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Bütün bunlar sevindirici ve güzel de, Edebiyat Ortamı dergisinin, “Okul-dergiler dönemi kapandı mı” sorusunu geri almamıza yol açacak nesi var da ben umutlandım? Dergi çıkmaya başlayalı tam bir yıl oldu. Gözlemlediğim şu: Bu dergi, bir dergi, yani edebî ürünleri deren, bir araya getiren bir süreli yayın olmaktan ziyade, edebî bakış ve duruş sergilemeye çalışan bir düzlem, bir ortam olmaya çalışıyor yayımladığı ürünlerle.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Dergi yönetimi, geleceğe yönelik kaygılar taşıdığını hissettiriyor sayılarıyla. Ayrıca İslam dünyasının kültür bunalımı üzerine kafa yoran bir ekip izlenimi veriyor dergi ekibi.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;**&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Nicedir dünyanın kalbi İslam dünyasında atıyor ve son zamanlarda bu kalp atışı, kalp çarpıntısına dönüştü. Müslüman toplumların ve özelde bizim toplumun durumu hiç de iç açıcı değil bu çarpıntı karşısında.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Çözüm üretmek için yeterli donanıma sahip değiliz. Bu donanımları kazanmada kültür ehline, ediplere ve aydınlara büyük sorumluluklar düşüyor.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;İflas ile karşı karşıya kalan tüccarlar eski defterleri karıştırırlarmış. Bizim de pek çok açıdan iflasa sürüklenmekte olduğumuzu kim inkâr edebilir? Bu iflas tehlikesi karşısında toplumun yazarları, aydınları ve düşünenleri de eski defterleri karıştırmalı değiller mi?&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Demem o ki eskiden söylenmiş sözleri yeniden düşünmeli ve bunlardan yola çıkarak yeni sözler, yeni düşünceler üretmeliyiz. Büyük mesneviler, kasideler, gazeller, bize yeni şiirler, öyküler, romanlar ve sinema eserleri olarak geri dönmeli.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;İşte Edebiyat Ortamı bu kaygıyı taşıyor gibi geliyor bana; bu kaygıyla atılmış küçük, fakat değerli bir adım. Büyük ârif Ebu Said Ebu’l-Hayr’ın dediği gibi: “Kalkıp bir adım atandan Allah razı olsun.”&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(&lt;a href="http://www.tyb.org.tr/"&gt;&lt;strong&gt;www.tyb.org.tr&lt;/strong&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;, 30 Ocak 2009&lt;/strong&gt;)&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;DERGİLERİ İNCELEME RAHLESİ&lt;/strong&gt;/ Mustafa Celep&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Ankara’da yayın hayatını sürdüren Edebiyat Ortamı Dergisi, sessiz ve derinden yürüyüşüne devam ediyor. Dergi önemli yazılara yer veriyor bünyesinde. Aslında hiç de sessiz bir yürüyüş değil bu. Edebiyat Ortamı, Cahit Zarifoğlu’ nun Mektuplarına yer vermekle okurlara taze bir heyecan , yeni bir renk kattı. Biz bunu derginin yeni bir atılımı olarak görüyoruz. Mektupların yayınlanması , aynı zamanda yeni bir hamledir kanaatimizce. Benim asıl üzerinde duracağım şey, Zarifoğlu’nun Mavera dergisinde , dergiye gelen ürünleri değerlendirdiği Okuyucularla köşesinde yazdığı yazılar. Mektupların kitap bütünlüğüne kavuşması tabii ki hepimizin arzusu. Üstelik şairin oradaki iradesi ve kararlılığı karşısında çoğumuzun öğreneceği bir şeyler mutlaka vardır. Bu çalışmanın dergi yöneticilerini ilgilendiren bir tarafı da var. Özellikle bir edebiyat dergisinin idaresi,devamlılığı, dağıtımı, yönlendiriciliği, özverisi ,teşvik edişi ,sevk edişi, gibi bir çok konularda öğretici yönleri var. Ancak Zarifoğlunu’ nun Okuyucularla köşesinde yazdığı yazıların kitap bütünlüğüne ulaşmasını , şairin şiire yaklaşım biçimini,önerilerini,tavsiyelerini ,eleştirilerini,kuşatıcılığını,kucaklayıcılığını, şiir görüşünü yansıtması bakımından daha çok istiyor,daha çok önemsiyorum. Bu , aynı zamanda genç şairler için de önemli. Sadece şiir gençleri için değil eleştirmenlere de seslenen bir tarafı o yazıların. Eleştirmenler de o yazılardan kendilerine düşen payları alacaklar ,nasipleneceklerdir. Zarifoğlu’nun kendisine gönderilen şiirleri ele alış biçimi, yaklaşım tarzı her bakımdan öğretici olurdu doğrusu. Ben de Edebiyat Ortamına bu yazıların da bir kitap şekline dönüşmesi yönünde öneride bulunabilirim. Üstelik bu, şiirin gizli has okuyucuları için de beklenen bir şey. Harika olurdu, verimli olurdu, besleyici olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı, sessiz yürüyüşünü eleştirel çalışmalarla tetiklemeye devam ediyor. Edebiyat Ortamı , büyük işler yapıyor aslında. Dergide yayınlanma imkanı bulan şiir değerlendirme-eleştiri yazıları , Edebiyat Ortamı’na eleştirinin özellikle modern eleştirinin kalesi olma yönünde ivme kazandırıyor, güç veriyor. Dergide sözümüzü teyit eden yazılar da mevcut. Arif Ay’ın Şiir ve Tahkiye , A. Cüneyt Issı’nın İlhan Berk Şiiri Üzerine ,Arif Ay’ın ve Turan Karataş’ın düzenli olarak yazdığı Dergiler Arasında ve YazıSaati bölümleri Edebiyat Ortamı’na canlılık katan çalışmalar. Arif Ay’ın Sezai Karakoç şiiri üzerine yazdığı yazıya bir işaret koyalım. Zira Arif Ay’ın yazısını önemli kılan , yazının genelini kapsayan manifesto havası. Çağımıza ilişkin diri cümleler kuruyor Ay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dergiye şiirleriyle katkıda bulunan isimler şöyle:Osman Sarı, Emre Döğer, Gözde Burcu Narin, Mehmet Aycı, Fatih Yavuz Çiçek, Sedat Turan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı’ında dikkatimi çeken,ilgi duyduğum,uğraş edindiğim alan itibariyle önemli bulduğum, aynı zamanda kim ne derse desin 2008’in en iyi,üzerinde düşünülmeğe değer poetik metinlerinden olan İsmail Karakurt imzalı Korkunun İpinde İçimizi Gören Jonglör adlı yazı oldu. Nefis bir yazı. Karakurt yazısında bakın ne diyor: ‘‘Ne zaman ki şiir , bir devingenlikle,bir hava ile şairin hayatını dört bir yandan kuşatır; işte böyle bir durumdayken şair, iyi bir şiirle insanların içini görür yahut da insanların içlerini görmesini sağlayabilir.’’ Karakurt , şiir-gerçeklik-okuyucu ilişkisini ele aldığı yazısında bizi bir kez daha dünya geçekliği ve imge-rüya konusunda düşünmeye çağırıyor. Edebiyat Ortamı’ında bu tarz yazılar çoğalmalı diyoruz. Bu yazılar aynı zamanda dergiye ağırlık veren düzey kazandıran yazılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı’nın bu derinlikli yürüyüşünü yürekten destekliyoruz.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(&lt;strong&gt;mncelep.blogcu.com 30.11.2008)&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt; &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;O. SARI’NIN NURİ PAKDİL GÜZELLEMESİ/&lt;/strong&gt; İsmail Kıllıoğlu&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Sanat, edebiyat ve düşüncenin “mutfak”ı şeklindeki yerinde nitelendirmenin konusu olan dergi, bir kaç özgün örneği de olmasa zihnimizden handiyse silindi silinecek bir noktadadır, denebilir. Anadolu kentlerinin bazılarında bir kısım kuruluşların desteğiyle yayımlananlar hariç, ülkenin dört bucağına ses salacak dergi sayısı üç-beşi geçmez sanırım. Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Bir Nokta bunların başında gelirler. Yıllardan beri yayımını sürdüren bazıları görünüşte tüm ülkeye sesleniyor gibidirler, ama sesleri öyle ölgün, devinimleri öyle durgun ki, hitab ettikleri okuyucularının, kalmışsa eğer bir nebzecik heyecanlarını kemire kemire betonlaştırıyorlar.&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı’nın, süresi gereği iki ayda bir yayımlanan Kasım-Aralık, 5. sayısında Osman Sarı’nın, yazılışı eski olan “Özleyiş” şiiri yayımlandı. Şiir Nuri Pakdil’e içten, derinden, yürekten kopup gelen bir bağlılığı, dostluğu, hak ve kadirbilirliği özümlemiş bir özleyiştir. Ama benim imgelemimde çağrıştırdığı duygu “Nuri Pakdil Güzellemesi” olarak dile geliyor. Şiiri, okuma imkan ve fırsatından yoksun olanlar için buraya almayı uygun buldum. Dergide Arif Ay’ın “Şiir ve Tahkiye” başlıklı yazısı, Türk şiirinin ölü bir doku gibi oluşmaya yüz tutmuş ciddi bir sorununa dikkat çekmesi ve öneride bulunması bakımından mutlaka okunmayı gerektiriyor. Geçen yıl Yedi İklim’de yayımlanan “Şiir ve Akıl” başlıklı iki yazım, Ay’ın dokunduğu soruna, yöntem bağlamında kuramsal düzeyde bir yaklaşıma ihtiyacı vurguluyordu.&lt;br /&gt;Şimdi Osman’ın şiiri:&lt;br /&gt;ÖZLEYİŞ&lt;br /&gt;Yine öyle&lt;br /&gt;Yeni doğan&lt;br /&gt;Bir ay gibi&lt;br /&gt;Parıl parıl parıldar mı&lt;br /&gt;Gözleri Nuri Pakdil’in&lt;br /&gt;Yine öyle kulağımda&lt;br /&gt;Hâlâ çınlar billur sesi&lt;br /&gt;Yakar kavurur bizleri&lt;br /&gt;Sözleri Nuri Pakdil’in&lt;br /&gt;Düş gören atın yemidir&lt;br /&gt;Elindeki sefer tası&lt;br /&gt;Sofrası yoksul sofrası&lt;br /&gt;Sırtında derviş hırkası&lt;br /&gt;Giydiği Nuri Pakdil’in&lt;br /&gt;Gökyüzü kararmış dostlar&lt;br /&gt;Zulüm bürümüş bu çağı&lt;br /&gt;Afganistan dağlarında&lt;br /&gt;Yetim çocuk elindeki&lt;br /&gt;Son lokma kuru ekmeği&lt;br /&gt;Kapıvermiş Amerika&lt;br /&gt;Onun içindir sabırla&lt;br /&gt;Öksüzler yetimler için&lt;br /&gt;Toplar topraktan başağı&lt;br /&gt;Elleri Nuri Pakdil’in&lt;br /&gt;Peynir ve bir kaç zeytin&lt;br /&gt;Bir kaç dilim ekmek ile&lt;br /&gt;Tencerede kuru aşı&lt;br /&gt;Onu da bir kaç dostla&lt;br /&gt;Yaşar paylaşı paylaşı&lt;br /&gt;Ama gidemez bilirim&lt;br /&gt;Özlemiş canım Maraşı&lt;br /&gt;Gözleri NuriPakdil’in&lt;br /&gt;Ne altını ne gümüşü&lt;br /&gt;Yalnız hak iledir işi&lt;br /&gt;Azığıdır heybesinde&lt;br /&gt;Kuru ekmek yoksul aşı&lt;br /&gt;Yediği Nuri Pakdil’in&lt;br /&gt;Sanki deli ve divane&lt;br /&gt;Koşup duran bir at gibi&lt;br /&gt;Bir o dağı bir bu dağı&lt;br /&gt;Bir yukarı bir aşağı&lt;br /&gt;Kuşandığı gökkuşağı&lt;br /&gt;Belinde Nuri Pakdil’in&lt;br /&gt;Şiirimin asî sesi&lt;br /&gt;Göğe yükselen öfkesi&lt;br /&gt;Kaynayıp taşan öfkesi&lt;br /&gt;Yankılanır kulaklarda&lt;br /&gt;Bu çağda her kelimesi&lt;br /&gt;Sanki sonsuzluk bestesi&lt;br /&gt;Sözleri Nuri Pakdil’in&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;Milli Gazete, 27.11.2008&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;ZARİFOĞLU'NUN MEKTUPLARINI&lt;br /&gt;TOPLAMA ÇAĞRISI&lt;/strong&gt; /Yavuz Ulutürk &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki aylık Edebiyat Ortamı dergisi, son sayısında bir sürpriz yaparak Türk şiirinin ustalarından rahmetli Cahit Zarifoğlu'nun beş mektubunu yayımladı.&lt;br /&gt;Bilindiği gibi Zarifoğlu, şairliğinin yanında çeşitli dergi ve gazetelere de katkıda bulunuyor; buralarda genç yazar ve şairlerin mektuplarını, gönderdikleri yazı ve şiir çalışmalarını değerlendiriyordu. Onun bu konudaki çabası ve geride bıraktığı boşluk bugün de derin bir şekilde hissediliyor. Zarifoğlu, bu yayınların yaşatılması için de çaba harcıyor, deyiş yerindeyse kendini paralıyordu. Edebiyat Ortamı'nın yayımladığı mektuplar, onun bu uğurdaki gayretlerini bakımından iyi birer örnek.&lt;br /&gt;Zarifoğlu, Aralık 1976'da yayın hayatına başlayan edebiyat dergisi Mavera'nın kurucu kadrosunda yer alan isimlerden biriydi. Dergide şiir, hikâye, senaryo çalışmaları ve günlüklerle birlikte 'Okuyucularla' isimli bir bölümde de yazılar yazıyordu. Zarifoğlu'nun, dergiye abone bulunması ve ciltlerin satılması ile ilgili eline geçen her adrese bıkıp usanmadan mektuplar yazdığı da biliniyor. Mavera dergisine abone ve yazı bulma çabasını ortaya koyan bu beş mektup, o sıralar Almanya'da yükseköğrenim gören Prof. Dr. Ali İbrahim Savaş'a gönderilmiş. Zarifoğlu, 26 Kasım 1980 tarihli "Sevgili Dostum" diye başlayan mektubunda Savaş'a şöyle hitap ediyor: "Aslında evvelki adresine de yazmıştım. Mustafa'nın yolladığı 44 kişilik liste içinde özel olarak dikkatimi çektiği 4 arkadaştan biri de sendin. Sana ve diğer üç dosta özel olarak yazdım. O mektup umarım eline geçer..." Bir başka mektubunda da oradaki çalışmaları takdir ediyor: "Listeni ve parayı almıştım. Sağol. Arkadaşlarla görüşmeniz güzel olmuş. Mustafa ve Yusuf'tan aldığım mektuplardan öğrendim. Mustafa son projemiz çerçevesinde 23 kişilik abone yolladı. Senin yolladığın 2 abone de buna ilave oldu." Tarihsiz bir mektupta da Savaş'ın gönderdiği yapışkanlı adres etiketlerine çok sevindiklerini ve bunu zevkle yaptıklarını anlatıyor. Aynı mektupta Afganistan mücahitlerinin lideri Burhaneddin Rabbani'ye gönderilmek üzere kendisine emanet edilen 500 lirayı oradan göndermelerini rica ediyor: "Bu parayı bir türlü transfer etmek imkânı bulamadım. Türk parası onların işine yaramıyor. (...) Mavera'ya yapacağınız abone paralarını vereceğim adrese yollamak suretiyle bu emaneti onlara transfer etmiş olacağız."&lt;br /&gt;Zarifoğlu'nun mektupları elbette Savaş'a gönderdikleri ile sınırlı değil, bu konuda yüzlerce mektup yazmış. Bazılarına cevap alamasa da özene özene mektup yazmayı ısrarla sürdürmüş. Bir mektubunda muhatabına şöyle seslenmekten de geri durmamış: "Tabir caizse, yakanız elime geçti, bırakmak taraftarı değilim."&lt;br /&gt;İbrahim Savaş'ın, elindeki Zarifoğlu'na ait mektupları dergiye göndererek yayınlanmasını sağlaması yeni bir gelişmenin de habercisi. Edebiyat Ortamı, yitip gitmemeleri için 'Cahit Zarifoğlu'na ait mektupları bir kitapta toplayalım' çağrısı yapıyor. Elinde mektup olan herkesin bir kopyasını (edebiyatortami@gmail.com) adresine göndermeleri halinde gelen mektuplar, Edebiyat Ortamı Yayınları'nın ilk kitabı olarak yayımlanacak.&lt;br /&gt;Derginin kasım-aralık sayısında Osman Sarı, Emre Döğer, Arif Ay ve Mehmet Aycı gibi isimlerin şiirleri de yer alıyor. Arif Ay'ın günümüz şiiri ile tahkiye geleneği arasında ilişki kurduğu 'Şiir ve Tahkiye', A. Cüneyt Issı'nın İlhan Berk ve şiiri üzerine kaleme aldığı yazı, Turan Karataş'ın bu yıl yitirdiğimiz edebiyatçıları anlattığı yazı ile Zübeyde Andıç'ın 'Yol Arkadaşım: Tanpınar' adlı yazıları dikkat çeken yazılar arasında. Dergide Edebiyat Ortamı'nın katkıları ile gerçekleştirilen Server Vakfı Edebiyat Ortamı Şiir yarışmasının duyurusu da yer alıyor. Bu yıl şiir dalında düzenlenen yarışmaya 21 Mart 2009 tarihine kadar beş şiir ile katılınabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(13.11.2008, Zaman Gazetesi)&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;SIMSICAK BİR DERGİ: Edebiyat Ortamı/&lt;/strong&gt;Ahmet Edip Başaran &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara'dan yeni bir dergi selam veriyor bizlere. Bu selamı alıp başımız gözümüz üstüne diyoruz. Hoşgeldin Edebiyat Ortamı.&lt;br /&gt;Gerçi hoşgeldin dediğimize bakmayın 3. Sayısı çıkacak yakında. Belki de çıkmıştır. Edebiyat Ortamı, insanın içini okşayan, şırıl şırıl, pırıl pırıl sımsıcak bir dergi; bir çok kıymetli şair ve yazarın ürünlerine yer veriyor.&lt;br /&gt;Son sayısında Erdal Çakır imzalı “Sessizlik Damıtılmış Gürültü müdür?“ başlıklı yazı hayli dikkat çekiciydi. Yine Mustafa Aydoğan"ın, Esver Ölüç"ün, İbrahim Tenekeci"nin şiirleriyle zenginleşen dergide Sadık Yalsızuçanlar"ın “Sezai Karakoç ve İrfâni Gelenek“ yazısı mükemmel. Bir de artık yayımladığı kitaplarla Yunus Emre uzmanı olmuş bir isimle, Mustafa Tatcı ile Dinçer Eşitgin"in yaptığı söyleşiyi bütün Yunus özlemiyle yanıp tutuşanlar okumalı diye düşünüyoruz.&lt;br /&gt;Unutmadan usta şair Arif Ay da “Dergiler Arasında“ başlıklı yazılarıyla her sayı Edebiyat Ortamı"nda. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(03 Ekim 2008, /www.dunyabizim.com)&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;YENİ DERGİLER&lt;/strong&gt;/Ali Haydar Haksal&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı: Bu dergi Mustafa Aydoğan yönetiminde daha önce de çıkmıştı. Yeniden, Ankara’da yayıma başladı. Mustafa Aydoğan, derginin çıkışını duyurduğunda, sık karşılaşılan sorunun muhatabıydı elbette. “Dergide kimler var”, ya da “kimlerle çıkarıyorsun?” gibi. Gülerek: “Ağabey bana bu soruyu soranlara şu cevabı veriyorum: “Ben, sen ve O” Buradaki o Allah’ın yardım ve inayeti olarak görülmeli. Dergi çıkıp geldiğinde bir de baktık ki dergide bir çok “o” vardır. Olması da doğal. Bir dergiyi çıkarmak çok zor değildir. Dergi süreklilik ve zamanında çıkmayı ister. Yedi İklim dergisinin en zorlandığı şey zamanında çıkmak. Günler öyle çabuk geliyor ki, insan yetişemiyor. Bundan onbeş yıl önce bir dergiyi çıkarmak çok daha kolaydı. Çünkü, etrafınızda gençler olur, onlar hevesle, heyecanla gelir, derginin mutfağında bulunur, o coşkuyu birlikte yaşardı. Mavera Ankara’da çıkıyordu, biz İstanbul’da idik. Âlim Kahraman ile ikimiz birbirimizden ayrılmaz ikiliydik. Nevzat ve Müstakim başka yönlerini oluşturuyorlardı. Burada da etrafımızda gençler vardı. Osman Bayraktar, Hasan Aycın, İbrahim Usul ile sık bir araya geliyorduk. İstanbul Pendik’te Edebiyat dergisi çevresindekilerle bir aradaydık. Ali Göçer, Mehmet Gelebek, Fuat Altınsoy gibi. Ankara’dan Nuri Pakdil gelir, her ayın başında Arif Ay Edebiyat dergisini getirir, kitapevlerine bırakır. Biz Kadıköy’de Gençlik kitapevine koşar dergiyi alırdık. Aynı anda gitmez, aralıklarla giderdik. Bu dikkat çekerdi.&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı dergisi, Server Vakfı desteğinde, ya da tarafından çıkıyor. Dergide Mustafa Aydoğan, Arif Ay, Ali Emre, Gökhan Özcan, Turan Karataş, Erdal Çakır, Mustafa Celep, Emer Döğer, Şaban Abak, Dinçer Eşitgin, Sadık Yalsızuçanlar, Osman Özbahçe, Mediha İstanbullu, Gözde Burcu Narin, Habil Sağlam imzaları yer alıyor.&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı sıcak ve sade. Dergiyi okutan önemli şiir ve yazılar var. Zaten imzaların büyük bir bölümü bilinen ustalardan oluşuyor. Bir derginin merkezinde ustaların olması dergiyi canlı ve sürekli tutmayı sağlar.&lt;br /&gt;Arif Ay’ın değinileri önemli. Ancak Yedi İklim dergisi adına itirazım var. Sevgili Ay “Edebiyat ateşi” imgesinin ve bir grafik olarak yer alan termometre ile ilgili göndermesi yerini bulmuyor. Yedi İklim dergisi havale geçirmiyor sevgili Ay. Ateşsiz, heyecansız, umutsuz, kırgın, isteksiz, idealsiz, gelecek duygusuz bir topluma bir göndermedir. Aşk ateştir. Yakıcıdır. Her yakan insanı öldürmez olgunlaştırır, coşku katar, dirim sağlar. Türkiye Finans kurumunun reklâmı konusunda bir diyeceğimiz yok. Bu, bizden çok kurumu ilgilendiriyor. Kuruma Yedi İklim dergisi olarak müteşekkiriz, özellikle katkılarından ve desteğinden ötürü.&lt;br /&gt;Dergiyi çıkaran sevgili dostlarımı kutluyorum. Dergi iki ayda bir yayımını sürdürecek. Dileriz ki uzun ömürlü olsun. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(15 Nisan 2008, Milli Gazete)&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;GÜZELLİĞİN PUSUSU&lt;/strong&gt;/İbrahim Tenekeci&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;Türk şiirinin tarihi, aynı zamanda Türk milletinin tarihidir. Türk şiirini yok etmek suretiyle, Türk milletini esir edebilirsiniz." Bunları ben söylemiyorum, Türk şiirinin önemli isimlerinden İsmet Özel söylüyor.&lt;br /&gt;Bu sözlerden yola çıkarak söylersek; şairlerin yaptığı her işi ciddiye almak zorundayız. Çünkü onların görevi, "millet hayatının köşe taşlarını tayin etmektir."&lt;br /&gt;Bugüne kadar hep güzel işlere imza atan Şair Mustafa Aydoğan, bu kez Edebiyat Ortamı dergisinin editörü olarak karşımızda.&lt;br /&gt;Melih Cevdet Anday "eski, hiç eskimeyendir" diyor. On sene önce yayın hayatına ara veren bu dergi, "On yıl aradan sonra, yeni bir yönetim, yeni bir anlayış ve yeni bir biçimle" edebiyatseverlere tekrar merhaba dedi.&lt;br /&gt;Arif Ay, Turan Karataş ve Gökhan Özcan da derginin yayın danışmanları...&lt;br /&gt;Edebiyat Ortamı"nın sayfaları Mustafa Aydoğan"ın manifesto niteliğindeki yazısıyla açılıyor. "Güzellik hepimizi pusuda bekliyor" başlıklı yazı, "Yeni bir dergi çıkıyorsa, yeni bir dünya kuruluyor demektir" cümlesiyle başlıyor.&lt;br /&gt;Aydoğan, günümüz edebiyatının ne olup ne olmadığı hakkında da önemli bilgiler veriyor. İşte o nefis saptamalarından biri: "Edebiyat, sadece yazar için değil, okur için de bir "yeteneği" zorunlu kılar."&lt;br /&gt;Arif Ay, derginin ilk şairi. "O baki aşk" başlığını taşıyan şiir, alışılagelmiş Arif Ay şiirinin biraz dışında duruyor. Bu şiir, Arif Ay adına birçok yeniliği içinde barındırıyor. "Kadın evi topluyor çocuk dağıtıyor" dizesi ne kadar sade, ne kadar taze... Bugüne kadar girişken, mücadeleci, hatta sert şiirlere imza atan ve çoğunlukla dışarıyı yazan Sayın Ay, bu şiirinde, "eve dönen şair" izlenimi veriyor. Ne güzel...&lt;br /&gt;Ali Emre de başarılı bir şiirle karşımızda. "Elif dediğimde çarşı" başlıklı şiir, Emre"nin son yıllardaki en güzel metinlerinden biri... "Sazlığı özleyen ney gibi evime dönüyorum" diyen Ali Emre, belli ki yeni bir hava/damar yakalamış.&lt;br /&gt;Gökhan Özcan, bir hikâye ve bir denemesiyle, dikkat çekici bir çıkış yapmış. "Kalp yetmezliği", son zamanlarda okuduğum en güzel hikâyelerden biri.&lt;br /&gt;Dergide öne çıkan bir diğer isim de Turan Karataş. Sayın Karataş, hem son yıllarda sayıları hızla artan toplu şiirlerle ilgili sağlam bir yazı kaleme almış, hem de "Yazı saati" başlığı altında, yeni çıkan kitap ve dergilere değinmiş.&lt;br /&gt;Değiniler elbette bu kadarla sınırlı değil. Arif Ay, yaklaşık yirmi yıldır "Dergiler arasında" başlığı altında dergi okumaları yapıyor. Ortam buldukça da bunları yayımlıyor. Artık bir klâsik haline gelen "Dergiler arasında"yı artık Edebiyat Ortamı"ndan takip edeceğiz.&lt;br /&gt;Şiir ve şiir üzerine yazılarıyla bildiğimiz Erdal Çakır da derginin sürprizleri arasında. "Sanat, yetenek ve gürültü", edebiyatla ilgilenen herkesin okuması gereken bir yazı...&lt;br /&gt;Dergide Erdem Beyazıt"ın yanı sıra, Oğuz Atay"a da geniş yer ayrılmış. Bu çalışmaların altında iki imza var: Dinçer Eşitgin ve Sadık Yalsızuçanlar.&lt;br /&gt;Şaban Abak, Osman Özbahçe, Mustafa Celep, Emre Döğer, Mediha İstanbullu, Gözde Burc Narin ve Habil Sağlam, dergiye omuz vermiş diğer isimler...&lt;br /&gt;Cahit Zarifoğlu"nun "Ve çocuğun uyanışı böyle başladı" dizesiyle yola çıkan Edebiyat Ortamı dergisine uzun soluklu bir yayın hayatı diliyorum.&lt;br /&gt;"Bir yaz ikindisinden mi yapılmış kalbi" diyen bir şair, elbette ki güzel ve kayda değer işler yapacaktır.&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;Milli Gazete, 13.03.2008&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;strong&gt;EDEBİYAT ORTAMI&lt;/strong&gt;/Zaman Gazetesi&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;?xml:namespace prefix = o /&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;Edebiyat Ortamı, daha ikinci sayısında zevkle okunan, beklenen bir dergi oldu. Bu ay, girişteki 'tirad' hayli dokunaklı. Evet, bazen 'büyütmek gerek küçük meseleleri'...&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;"Dergiler... Dergiler... Dergiler..." Ne değil ki onlar! "Ülkenin sıcak süt kanalları", "İlk bakış, sivil akış, taze çağıltı."... "Ay ay ilerleyen yer karanlığının yıldızları", Bir replik, bir tirad! Sadık Yalsızuçanlar'ın "Sezai Karakoç ve İrfani Gelenek" başlıklı yazısı heyecan verici bir metin. Turan Karataş, kitapları değerlendirdiği Yazısaati bölümü dışında bir de Çeviri Romanlar meselesini kaleme almış. Derginin en dikkat çekici yazısı, Sinan Erdem'in "Dosya Dosya Dergiler Kim Yazar Kim Okur" adlı yazısı. "Bugün neredeyse 'dosya' yapmayan edebiyat dergisi kalmadı" diye başlıyor ve 'dosya'lama işinin dergileri nasıl sevimsiz kıldığını anlatıyor. Erdem'in bir tespiti daha var: "Edebiyat dergilerinin en büyük sorununun, deneme metinlerinin azlığı ya da kıtlığı olduğunu sanıyorum." Evet, dergiler bir özeleştiri yapmalı, 'dosyalar' bir sorunu çözüyor mu yoksa dergiyi doldurmaya mı yarıyor? &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(08.05.2008, Zaman Gazetesi)&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;o:p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;EDEBİYATA NE OLACAK?&lt;/strong&gt; /Gökhan Özcan &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a title="E-posta" onclick="window.open('http://www.sendeoku.com/index2.php?option=com_content&amp;amp;task=emailform&amp;amp;id=415&amp;amp;itemid=54','win2','status=no,toolbar=no,scrollbars=yes,titlebar=no,menubar=no,resizable=yes,width=400,height=250,directories=no,location=no'); return false;" href="http://www.sendeoku.com/index2.php?option=com_content&amp;amp;task=emailform&amp;amp;id=415&amp;amp;itemid=54" target="_blank"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bizim hayata, insanlara, yaşadığımız topraklarda olan bitene dikkatli bakmaya başlamamızda edebiyat dergilerinin payı büyük olmuştu. Delikanlı çağlarını o zamanın taşrasında geçirenler ne demeye çalıştığımı gayet iyi bileceklerdir. Kitapların sayıyla geldiği, dergilerin yolunun gözlendiği o uzak 'istasyon'larda oturup dünyaya adeta anahtar deliğinden bakmak zorundaydık hepimiz. Bir dönem Mâverâ, o anahtar deliğiydi benim için... Okuduklarımın ne kadarını kavrıyor, ne kadarını içselleştiriyordum, o ayrı konu... Ama beklemeyi seviyordum, sonra geldiğinde neredeyse bir ayı onunla doldurmayı... O zamanın taşrasında, insanın vakti istemediği kadar çok, meşgalesi ise bir o kadar azdı. Bu sebeple, zihnimizi ırgalayan bir şey çıkarsa, onu öyle kolayca bir kenara bırakamazdık. Tüketemezdik. Defalarca okur, anlayamayınca derin derin sıkılır, anlayınca serin serin coşkulanırdık. Zihnimizin günleri böyle dingin bir macera içinde geçer giderdi. İşin kahırlı kısımları da vardı elbet... Sonradan çok iyi anladığım sebeplerden dolayı genellikle yayın periyodunu kaçırır, bazen on onbeş gün, bazen bir ay, bazen aylarca geciktiği olurdu dergilerin. Neredeyse her gün gider, yaşadığımız yerin tek kitapçısına sorardık gelip gelmediklerini. Sonra ümidimizi kesmemize ramak kala çıkar gelirlerdi tek tek, birleştirilmiş sayılarla, ikisi bir arada özel sayılarla...&lt;br /&gt;Demem o ki, medyanın bu kadar dallanıp budaklanmadığı, dünyayı küçük bir köye çeviren internet teknolojisinin henüz adının bile duyulmadığı o günlerde gözümüz kulağımız, idrakimiz irfanımızdı o dergiler... Sonra aynı patikadan yürüyerek kendi dergilerimizi de çıkardık. Aradan sanki yıllar değil de yüzyıllar geçmiş gibi geliyor şimdi. Bugünün dünyasında edebiyat dergisi çıkarmak da, o dergileri okumak da pek az insana heyecan verir hale geldi artık. Bir sebep-sonuç başlığı açılıp, altına bir sürü gerekçe yazılabilir elbet, ama o sebepler benim için bu sonucu tam anlaşılır hale getirmeyecektir yine de.&lt;br /&gt;Yıllar sonra birkaç 'gafil'le birlikte yeniden bir dergi heyecanı yaşamak istediğimde, durumun sandığımdan da kötü bir noktaya gelmiş olduğunu fark ettim. Edebiyat Ortamı, yıllar önce çıkmış, kapanmış, şimdi yeniden raflara çıkan bir dergi. Mustafa Aydoğan, Arif Ay, Turan Karataş ve başka birçok ismin buluştuğu bir dergi... Ben de bir edebiyat dergisinde hikâye yazmanın tadını almak, bunu belli bir disiplin içinde sürdürmenin yolunu bulmak istedim yeniden... Mütevazı ve şükür ki eski usûl bir havası var Edebiyat Ortamı'nın... Üçüncü hamur kâğıdın kendi özgü sükûneti içinde...&lt;br /&gt;Ne var ki, çıkarılan dergiden insanları haberdar etmek azılı bir dert olarak ortada duruyor. Artık bir cangıla dönüşen yayın dünyası içinde mütevazı gayretlerin işi zor... Kısıtlı imkânlarla kotarılan bütün edebiyat dergileri bu zorluğu, bu sıkıntıyı yaşıyor. Edebiyat Ortamı ile neredeyse eş zamanlı çıkan Karagöz'ün de yaşadığını sanıyorum. Medya ile sektörel şartlara uymayan edebiyatın ilişkisi kopuk durumda... Oysa edebiyat teknesinde yoğrularak olgunlaşan birçok isim medyanın içinde bugün... Ben de onlardan biri olduğum için biliyorum; bu kopukluk bir ilgisizlikten çok, yeni dünyanın medya gerçeklerinden kaynaklanıyor.&lt;br /&gt;Konu edebiyat olunca lafı uzattım galiba, görünüşe göre yerim bitti, bu durumda bu konuya bir sonraki yazıda devam etmem gerekecek. &lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="LINE-HEIGHT: normal; TEXT-ALIGN: justify"&gt;(27 Mart 2008,Yeni Şafak Gazetesi)&lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-2900088988923529742?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/2900088988923529742/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=2900088988923529742' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2900088988923529742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/2900088988923529742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/05/yorumlar.html' title=''/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7594046874272056316.post-1232612828906309544</id><published>2008-04-29T14:54:00.001-07:00</published><updated>2008-07-12T15:26:47.903-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Başyazılar'/><title type='text'>EDEBİYAT ORTAMI'NDAN</title><content type='html'>&lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Dergiler…Dergiler…Dergiler…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Edebiyatın can damarı, &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Ülkenin sıcak süt kanalları, &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Geleceğin mimarlarının ilk mektebi,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Düşüncenin gırtlağına çizilmiş ses telleri,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Ateş hattı,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;İlk bakış, sivil akış, taze çağıltı।&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Dergiler… Dergiler… Dergiler…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Soru olarak,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Ünlem olarak,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Kuşku olarak,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Heyecan olarak,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Çıkarak,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Batarak,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Nefes nefese kalarak,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Geleceğe bir kelime,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bir cümle, &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bir isim taşımak göreviyle &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Ay ay ilerleyen,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Yer karanlığının yıldızları।&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Dergiler… Dergiler… Dergiler…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Hölderlin sapağına bir işaret,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Rimbaud sarmaşığına bir çıta,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Mesnevi tutanağına bir dipnot,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Ağıt değil, anıt&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Çiziktirme değil, evren tablosuna vurulmuş ilk fırça&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bir doğuş tik takı,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bir aşk iğnesi&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Damar damar gezen।&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Dergiler… Dergiler… Dergiler…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Su başı,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Kuyu gölgeliği,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Sonsuza atılmış bir bakış kaçamağı,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bir replik,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bir tirat।&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Dergiler… Dergiler… Dergiler…&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bir varoluş siyaseti,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Vücuduna koşan bir insan iskeleti,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Yaratıştan ödünç alınmış bir nefes,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bir doku örneği&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Geleceğin gençliğinden।&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Dergiler… Dergiler… Dergiler&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;İronik bir zaman bıçağı,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Öfke kelebeği,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Direşken çatı,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Kol kola aynı anda söylenen çağ türküsü&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Paris’ten&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Londra’dan&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Washington’dan&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Yankı yankı dönen&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Kudüs kokusu&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Kabil toprağı,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Bağdat sıcağı,&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Ortadoğu aşı, evren katığı&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Dergiler…Dergiler…Dergiler&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Karanlıkta dans&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Göğe uzanan sütunlara bahar fısıltısı&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;İp&lt;span style=""&gt;  &lt;/span&gt;ki &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Geçmezse boyna&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Omuz omuz değildir&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Ve &lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Benim biricik çadırım&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Rüzgarın hiddetinden darmadağın&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Çiçek kokularının altında&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Toplarım&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Sargılarını yaralarımın&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;*&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;Küçük bir meseleyi büyüttük galiba!!!&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;(2. SAYI : MAYIS - HAZİRAN 2008)&lt;/p&gt;&lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="margin-bottom: 0.0001pt;"&gt;&lt;o:p&gt; &lt;/o:p&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7594046874272056316-1232612828906309544?l=edebiyatortami.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/feeds/1232612828906309544/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7594046874272056316&amp;postID=1232612828906309544' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1232612828906309544'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7594046874272056316/posts/default/1232612828906309544'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://edebiyatortami.blogspot.com/2008/04/edebiyat-ortamindan-dergilerdergilerder.html' title='EDEBİYAT ORTAMI&apos;NDAN'/><author><name>edebiyat ortamı</name><uri>http://www.blogger.com/profile/12598043872334130694</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='22' height='32' src='http://bp1.blogger.com/_QCnIBJRocm4/SBeaR3FF6dI/AAAAAAAAAA4/ARGNOxRg3Sw/S220/kapak_edebiyat-1.JPG'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
