Korkulu Ustalık’ı biliyorsunuz. Turgut Uyar’ın yazılarının bir araya getirildiği kitap. Yani, ‘Bütün Yazıları’. Bir şairin şiire, hayata ve varoluşa bakışının izleri, ipuçları. Bir bakıma Turgut Uyar’ın top yekûn ‘söz’ü.
Kitaptan bahsetmeyeceğim. Ben, arka kapağındaki yazıya takıldım. Yazı yayınevine mi yoksa kitabı hazırlayana mı ait, çıkaramadım. İlginç bir yargı içeriyor; geleceği öngören, ona âdeta hükmeden ve bir şairi zamanlar ötesine taşımaya çalışan… Arka kapaktaki yazıda Turgut Uyar için şöyle denmiş: “Dünyanın En Güzel Arabistanı adıyla, dünya durdukça duracak bir Şâh Şiir’in şairi…”.
Bu yargıyı okuyunca aklıma Amerikalı şair e. e. cummings hakkında yazılmış bir övgü cümlesi geldi. Şöyleydi o cümle: “Cummings, bütün zamanların en lirik şairidir.” Tabii yargı bu denli kesin ve boyutsuz olunca “bu yargı sahibi bütün zamanlarda yazılmış lirik şiirleri nasıl bilebilir ki?” diye sormadan edemiyor insan. Bu yargı sahibinin hangi noktadan hareket ettiğini ve gerçekten ne demeye çalıştığını anlamak güç. ‘Bütün zamanlar’ ibaresinin içerdiği süre akıl almayacak kadar belirsiz ve bir o kadar bilinmesi imkânsız. Peki, ‘dünya durdukça duracak’ yargısına ne demeli?
Övgü ya da yergide aranması gereken iki temel duygunun adalet ve samimiyet olduğunu sanıyorum. Samimiyet, düşünceye sıcaklık katar. Bir anlamda, düşünceyi okura ulaştıran en kısa yoldur. Böyledir ama okuru ikna eden temel duygu adalet duygusudur. Özünde adalet bulunmayan düşünce yeterli ikna gücüne sahip olamaz. Samimiyet okuru düşünceye hazırlar ama adalet duygusu okuru kuşatır ve onu etki altına alır.
Ne var ki övgü ya da yergi, bazen, dönemin havasıyla sınırlarının dışına taşabiliyor. Gerçeğin yıpratılmasına ya da karartılmasına neden olabiliyor. Yani, kimi yanlış anlaşılmalara ve yanlış sonuçlara götürebiliyor; öznenin okurdaki karşılığını iyi ya da kötü yönde etkiliyor ve özneyi yanlış bir yerde konumlandırabiliyor.
Yukarıdaki yargıyı irdelemek, bu tür yargıların nelere yol açtığına bakmak istiyorum. Hem Türk şiiri açısından hem de övgüye (ya da yergiye) özne olan şair(ler) açısından. Çünkü mesele pek de basit ve masum görünmüyor.
*
Turgut Uyar’ın, özellikle 90’ların sonlarından bu yana gençler üzerinde önemli bir etkisinin olduğu görülüyor. Turgut Uyar’ı çok beğeniyor, çok okuyor ve tabii ki çok etkileniyorlar. Gençliğin bu ilgisinin nedenini sorgulamak, üzerinde düşünmek gerekiyor. Çünkü ilgileri, yazık ki çoğu zaman, niteliğin egemenliği belirlemiyor. Bazen algılar, modalaşmış olan üzerinden harekete geçiyor. Uyar’a duyulan bu ilgide modalaşmış/modalaştırılmış olmasının bir payı olduğunu düşünüyorum. Nasıl?
*
İkinci Yeni’nin derin yarası ve çıkmazı Attila İlhan’dı. Aslında çıkış noktası da onun şiiriydi bir bakıma. İkinci Yeni hızını bilerek ya da bilmeyerek Attila İlhan’dan almıştı ama onu öldürmeye ‘kalkıştı’. Attila İlhan da boş durmadı elbette. O da bir yolunu bulup İkinci Yeniyi uçuruma yuvarlamanın fırsatını kolladı. Ece Ayhan’ın ifadesiyle İkinci Yeni Attila İlhan’ın bu teşebbüsünden ağır bir yara aldı. Turgut Uyar’ın, şiirlerini eleştirdiği bir gence ‘Attila İlhan’dan kaçın’ demesinin altında biraz da bu ‘ağır yara’ var. İkinci Yeni’nin üzerinden uzun zaman dağılmayan siste Attila İlhan’ın onu kurban seçmesinin payı vardır. Tabii, Attila İlhan’ın algılara yansıma biçiminde İkinci Yeni’nin ona karşı tutumunun etkisi olduğunu da göz ardı etmemek gerek. Elbette savaş bununla kalmadı. İkinci Yeni içinde de savaş vardı. Ece Ayhan, Edip Cansever’i kendine kurban seçmişti. Onu ‘kötü şair’e indirgemeye çalıştı. Yazık ki bunda nispeten başarılı da oldu. Bunun açık kanıtlarından birini Korkulu Ustalık’ı yayına hazırlayan Alaattin Karaca’nın kitaba yazdığı sunuş yazısında görüyoruz. Şöyle diyor Karaca: “Turgut Uyar’a daha yakın buluyorum kendimi… Edip Cansever konusunda, beni Ece Ayhan zehirledi. Nedense onun şiirlerini okurken hep ‘lastik topu olan çocuk’ gözümün önüne geliyor.”
Ece Ayhan’ın temel sıkıntısı, Edip Cansever’in şiirindeki epik akışkanlık ve lirizmdi. Ben böyle düşünüyorum. Onu anlamak yerine, kendi beğenisini ve tutumunu Cansever’e uygulamaya kalkıştı. Edip Cansever’in şiirindeki epik akışkanlık ve lirizm Ece Ayhan’ın pek de prim vermeyeceği bir şeydi, çünkü Ece Ayhan şiiri sıkı, dar, tutuk ve tek dayanağı öfke olan bir şiirdi. Daha sonra bu öfkeyi Çanakkaleli Melahat simgesi üzerinden pornografikleştirdi. Yani tıknaz bir öfkeydi. Tıknaz ve eksensiz. Ece Ayhan şiiri bir mağara yankısıdır. Oysa Edip Cansever şiiri bir yeryüzü yankısıdır. ‘Mağara’ ve ‘yeryüzü’ vurgularını bir beğeni ölçüsü olarak koymuyorum. Bir tespit olarak, bir alan belirlemesi olarak kullanıyorum. Bu özelliklerinden dolayı Ece Ayhan’ın şiiri başından itibaren sert bir duvara çarptı: Dışlandı. Okunurluk kazanamadı. Ekstrem bir okur kitlesiyle yetinmek zorunda kaldı. Yani, sadece ‘önemli olmak’ düştü bahtına. Önemli ama yankısız. Belki de, içinde bulunduğu bu durumun gizli bilinci onu daha geniş bir okur kitlesine sahip Cansever’e karşı tavır takınmaya götürdü, kim bilir! Ne olursa olsun sonuçta Cansever hakkında yaymaya çalıştığı kuşku bir başarı kazandı.
Cemal Süreya ise, karşı çıktığı sanılan folklor ile erotizmin tatlı gıdıklayıcılığını bolca kullandı. Döneminde en öne çıkan şairlerdendi. Ne var ki onun da dışlandığı oldu. Memet Fuat’ın gazabına uğradığı dönemler onun yalnızlık dönemleriydi.
Turgut Uyar’a gelince… Turgut Uyar’ın İkinci Yeni içerisinde özel bir yeri olduğu söylendi ve bu tarafı hep vurgulandı. Bildiğim kadarıyla, herhangi bir dışlanmayla karşılaşmadı ve yazdıklarının keyfini sürmek talihini yaşadı. Bu da bir anlamda onu dokunulmaz kıldı. Bugün Turgut Uyar adı dokunulmaz bir ad olmaklığıyla etkisini sürdürmeye devam ediyor ve yukarıda, yazının başında alıntıladığımız yargılarla, bilerek ya da bilmeyerek, bu dokunulmazlık pekiştirilmeye çalışılıyor. Düşüncem o ki sorun da buradan başlıyor: Turgut Uyar modalaşıyor/modalaştırılıyor. Tıpkı İsmet Özel’in geçen on yıllarda başına geldiği gibi.
‘80’lerin ortasından ‘90’ların ortasına gelinceye kadar gençlerin en çok ilgi duyduğu şairlerin başında İsmet Özel geliyordu. Bir idoldü. Şiir bahislerinin merkezinde İsmet Özel yer alıyordu ve onun adını anmak bir itibar sağlıyordu. Yani çoğu şiir meraklısı için bir moda şeklinde algılanmış ve öyle ilişki kurulmuştu. 2000’lere gelindiğinde bu moda yavaş yavaş sönmeye başladı ve 2010’lara doğru iş tam tersine döndü. İsmet Özel’den bahis açmanın hiçbir karşılığı kalmamıştı hatta ona karşı çıkmak ya da ağır eleştirilerde bulunmak bir itibar sağlıyordu artık. Yani moda kendine yeni bir şekil buldu.
İsmet Özel şiiri duyguyu öfke üzerinden harekete geçiren ve kalbi olmaktan çok bilinçle oluşturulmuş bir şiirdi. İsmet Özel’de öfke vardır, isyan vardır, yürüyüşün ayak sesleri vardır. Marşlara benzer. Sert bir şiirdir. Aşk’ın adı pek geçmez. Bir kelime olarak vardır sadece o da başka aşkları eleştirmek içindir. Bir şiir önce sert yerlerinden aşınmaya başlar, diyordu Cahit Zarifoğlu. Döneminde İsmet Özel modasına kapılanların içine düştükleri tuzak buydu. Sertliği, şiirin şartı sandılar. İsyanı ve öfkeyi, şairliğin temeli olarak gördüler. 2000’lerde bu moda geçmeye başladı. Gelen kuşak bu defa yeni bir moda buldu kendine: Turgut Uyar modası. Epeydir bu moda sürüyor şimdi. Burada ilginç olan şudur: Genç kuşak tarihsel olarak kendine daha yakın olanı değil, daha uzak olanı seçti. Mantıksal sonuç, İsmet Özel’den sonra daha genç bir ismin moda olmasıydı. Ama böyle olmadı. Sonraki kuşak daha geriye, Turgut Uyar’a gitti. Sezai Karakoç’a değil, Turgut Uyar’a gitti. Sezai Karakoç’u atladılar. Karakoç’la ilişkileri daha çok saygı düzeyinde kaldı. Karakoç’a ‘saygı duydular’ ama Turgut Uyar’ın izinden gittiler. Dahası Turgut Uyar da değil. Turgut Uyar’la Metin Eloğlu arasındaki tuhaf bir aralıkta aradılar şiiri.
Turgut Uyar şiirinin nesidir peki ilgiye değer bulunan, ya da onu günümüz şairi için moda kılan şey. Sanırım, gerçekçiliği. Gidip gelmeleri, görmeleri, gördüklerine inanması ve kendini ve kendi uzantılarını elle tutulur olanda, yanı başında olanda araması. Bir de söylerkenki rahatlığı. Bir anlamda teknik rahatlığı; ne söylediğini umursamazmış gibi ama iç tekniğini kendisinin bildiği söyleyiş rahatlığı.
Uyar, kendi çevresinde olup bitenle ilgilenir daha çok, insanı bu aralıktan görmeye çalışır: Kadınlar vardır, orospular vardır, yataklar vardır ve ara sıra da kalbi sızlar, daralır gibi olur. Bu daralış onu lirik kılar. Bu nedenle, özellikle başlarda, Dünyanın En Güzel Arabistanı, Divan vs. gibi liriktir. Daha çok liriktir.
Şaştım, senin hançerin bu kadar mıydı?
Varmadı yüreğime
Sonraları ironik olana meyleder. İronik olanı önceler, lirik olanı gerilere iter. Mesela, Kayayı Delen İncir lirik değil, ironiktir. Yani başat özelliği olarak ironiden söz edilebilir.
Bugün Turgut Uyar, lirik yanıyla değil, daha çok ironik yanıyla etkiliyor yeni kuşağı. Gerçekçiliğini önceliyorlar, Turgut Uyar’ı gerçekçi tarafında aramaya çalışıyorlar. Tabii, gerçekçi olanı da güncel olanla karıştırarak. Öyle ki, şairimiz bir yayınevine baskı için kitap göndermesini şiirine mısra yapabiliyor. Olamaz mı? Olabilir belki ama bunun kaynaklandığı nedeni ve bu nedenin moda olanla ilişkisini anlatmaya çalışıyorum. Yani, gerçekliği ve güncel olanı şiirin şartı olarak görüyorlar. Ve ironik olanı.
Turgut Uyar gerçekçiliğini aşağıdaki mısraların, biraz da ironik olarak, belirgin kılacağını sanıyorum.
“ben ne güzel işerim güneşe karşı”
(Divan/ Su Yorumcularına)
“gel seninle ayışığında bir güzel işeyelim”
(Divan/Ürkek Irmaklar’a)
Turgut Uyar’ın bu işeme tutkusunu ve vurgusunu basite almamak gerekir. Öylesine imgelerdir, deyip geçemeyiz. Tekrar önemlidir. İnsan kendi tekrarlarından müteşekkildir. Tekrar, üsluptur. Benzer başka tekrarlardan da bahsedilebilir ama mesele şudur; Uyar, gerçeklikle ilişkisini vecd halinde dile getirmeye çalışır. Bugün yazılmakta olan şiirin önemli bir kısmının gizli ya da açık amacının böyle bir vecd hali olduğunu söylemek mümkün. Sonuçta, ortalık küçük Turgut Uyar’lardan geçilmiyor.
Bir gün, Turgut Uyar’ın bahtına da ağır eleştiriler düşebilir. Ya da büsbütün unutulabilir. Çünkü yeni modalar yeni idoller getirmekten geri durmayacaktır.
Sezai Karakoç’un atlanmış olmasının şiirde üç hususun atlanması anlamına geldiğini görüyoruz: Lirizm, ifadede yumuşaklık ve kutsal olanın (metafizik olanın) öncelenmesi. Oysa bugün daha çok, arayış yerine gözlem, iç burkuntusu yerine öfke, varoluş sancısı yerine gelip geçici olana isyan tercih ediliyor. Yani günümüz şairi, çoğunlukla, insanı metafizik olanda aramak yerine, gerçekle yetinmeyi seçiyor. Gerçekle ve güncelle. Biraz da bunun sonucu olarak ifadede sertliğe meylediyor.
*
Osmanlının yıkılışı, bir anlamda, lirizmin yıkılışıdır. “Eski Dünya” ile “Yeni Dünya” arasındaki direnç farkının lirizmde aranması gerektiğini düşünüyorum. 20. yüzyıl başında meydana gelen savaşlar, bir bakıma, lirizm ile gerçeklik arasındaki savaşlardı. Ve lirizm kaybetti. Metafizik horlandı. Her şey bilinebilir olanın, olağanın sınırlarına taşınmaya başlandı. Mübalağa kurudu, bir çakıl taşına dönüştü. Bilimin iktidarı, mübalağanın ve lirizmin çölleşmesine yol açtı. Bizde bunun ilk örneği Tanzimat şiiridir. Lirizmden isyana, öfkeye ya da didaktizme doğru hızlı bir yol aldı. Ta ki Yahya Kemal’e kadar, Ahmet Haşim’e kadar. Yahya Kemal’in ve Haşim’in şiiri Doğunun soluğunu yeniden inşa girişimidir.
Batının öfkesi, hırsı, isyan dolu soluğunun etkisi Doğuyu ama özellikle Osmanlı coğrafyasını lirizmin sıcaklığından uzaklaştırdı. Batının Doğuya hâkimiyetiyle birlikte lirizm de kayboldu. Frithjof Schuon bu durumu mübalağa kavramı üzerinden şöyle açıklıyor: “Geleneksel dünyalar arasında sadece perspektif ve dogma farkları değil, aynı zamanda mizaç ve zevk farkları da vardır: Böylece Avrupalının mizacı mübalağa sanatına kolay kolay katlanamaz; oysa Doğulu için mübalağa sanatı bir fikri veya bir maksadı ortaya çıkarma, yüce olanı belirtme ya da tasvir edilmeyeni açıklama tarzıdır. Örneğin bir meleğin görünmesini ya da bir velînin nurundan parlamasını anlatmak gibi. Batılı olayların doğruluğuna önem verir, ama onun “âyân-ı sabite” hakkında sezgisinin olmayışı bunu dengeler ve büyük ölçüde onun gözlem düşüncesinin gücünü azaltır. Aksine Doğulu, eşya hakkında metafiziksel bir saydamlık duygusu taşır; fakat dünyevî olayların doğruluğu konusunu kolayca ihmal edebilir; duruma göre haklı veya haksız, Doğulu için sembol, tecrübeden daha önemlidir.” (Frithjof Schuon, İslâm’ı Anlamak, İz Y., 1996, Sh. 48).
Lirizmin şiirdeki başat yerini reddeden ya da lirizmi şiirden kovmaya çalışan, mevcut dünya düzeniyle isteyerek ya da istemeyerek örtüşüyordur. Doğunun şiiri lirik ve mübalağalıydı. Gelenek, bir bakıma, lirik ve mübalağalı olanın özüyle ilgili bir şeydir. Türk şiiri, kendi mizacına uygun olanı, yani lirik ve mübalağalı şiiri bulduğu zaman kendi doruğunu yeniden yoklama imkânını da bulacaktır.
(EDEBİYAT ORTAMI, SAYI:16)
0 yorum:
Yorum Gönder