30 Mayıs 2008 Cuma

SANAT, YETENEK VE GÜRÜLTÜ/ ERDAL ÇAKIR

Parçalanma, özü itibarıyla, ya kendine ihanet etme yoluyla imha olmaktır veya karşı konulamayan bir güç eliyle imha olunmaktır. İnsan, bu çerçevede, yontularak veya yuvarlanarak parçalanan bir taş derekesinde imha olunan değildir hiçbir zaman. Parçalanan her insan, her haliyle kendine ihanet etmiştir. Bu, insanla ilgili bütün durumları kapsar. Elinde olanla dilinde olanı ayrıştırmamış, bütünlüğünü bozmamış insan emindir: Hem kendine hem de başkasına. Kâmil insan, yaptıklarıyla yeteneklerinin en iyi biçimde örtüşümünü sağlayan, birinden birini dışarı taşırmayan, söylediklerini ve söyleyeceklerini de bu kapsam alanında tutan insandır. Dediği dilinden, dili dediğinden ayrı durmaz bir diğer ifadeyle.

Elimizin yettiği ile dilimizin yettiği arasında derin bir fark vardır. Sahip olduğumuzla, sahip olma duygumuz arasında da derin bir fark vardır. Kırmızı ile, kırmızıyı koklama arasındaki fark gibi: Elimizde tuttuğumuz kırmızı, bir gül ise, kırmızı, kokan bir nesne haline gelir. Elimizin yettiği, aynı zamanda sahip olduğumuzdur. Yani dalına uzanabildiysek, gül, elimizin yettiği ve sahip olduğumuz bir güldür. Bu zahiren böyledir. Hakikatte, aralarında derin farklılıklar olduğunu söylediğimiz şeyler, kemal noktası için bir anlam ifade etmez. Orada, kesinlikle bir aynîleşme söz konusudur. Elimizin yettiğinden ve sahip olduğumuzdan arta kalan her ne ise o, masivadır, dedikodudur ve fuzuliyattır kısacası. “Kemal”, el ile dil, sahip olmayla sahip olma duygusu arasında paradoks oluşumuna imkan vermez. ‘Bir’ olmayı içerir.

İnsan bir veya birden fazla yetenekle donatılmış olabilir. Akıllı insan, baskın yeteneğinin önünde durmayan, yeteneğin akışına ket vuran arızaları ortadan kaldıran ve kendisini bu akışa teslim eden bir farkla diğerlerinden ayrılır. Çoğu zaman, bir kişinin yeteneğinden bahsederken esasında bu farktan bahsederiz. Ne kadar aldatıcı bir değerlendirme ve tespittir bu. Kendini bir fark olarak ortaya koyamamışlığın aymazlığı ile sürüklenilen söz konusu acıklı durumun içinden çıkılmaz karmaşıklığı, bize yeteneği değil, yeteneğin ulaştığı yeri gösterebilir ancak. Oysa baskın yetenek, kişinin, yaratanına yaklaşabileceği en yakın noktaya ulaşabilme imkânıyla donanmıştır. Arif olan için, arif-i billah olmanın yolu budur.

Yetenek, kendisine bahşedilen zenginliğin aidiyetine ilişkin bir sekülerleşme temayülüyle hemdem olduğunda, olanı biteni kendinden ibaret görmeye başlar. Kendisinin dışında kalan her ne var ise, dışa doğru halkalanır ve nihayetinde özü terk eder. Bu, sekülerleşen yeteneğin, kavrayış, hissediş ve ilişkilerinin tümüne gözle görülür bir biçimde yansır. Başka yeteneklerle kuracağı ilişkilerin sorunlu olması da kaçınılmazdır.(Başka yetenek var mıdır ki !). Öz varsa odur, diğerleri ya özü terk edendir ya da metruk olandır ki, her iki hâl de ona göre zaten ötelenmiştir. Söz konusu yeteneğin en belirgin özelliği, gül yetiştirmek, hiç olmazsa gülü dalında koklamak değil gülü dalından koparmaktır(Çok mu dramatik oldu?).

Sanatsal yetenek, diğer yeteneklerden daha büyük tehlikeleri barındırır. Yukarıda anlatılanlara uygunluğu bağlamında değerlendirecek olursak, diyebiliriz ki, sanatçının dünyası, öze ilişkin olarak kendinde kalma , kendine dönme imkânlarına en açık; bir o kadar da en kapalı ve uzak olan bir dünyadır. Ne insafsız bir çelişkidir bu. Evet böyledir ne yazık ki. Açık ve kapalı olanın bileşimi anındaki tepkimeden açığa çıkan bir şeydir zaten sanat. Bu yönüyle ayrışır sanatsal olan ve sanatçı. İmkânlı olanın açık kapısından zorlanmaksızın içeri girerken, kapalı olanın kapısından anahtar imgeler devşirir. İşte “bu benim” der sanatçı. Haklıdır. Ama “ben buyum” dediğinde kapıları, kendi eliyle, bir daha açma derdi yaşamaksızın kapatacaktır. Ufka düşen sarartı hüzün vericidir. Orada batan güneş midir yoksa bizim görüş ufkumuz mu? Sanatın imgelem dünyası o denli güçlü ve büyüktür ki, kişiyi, baktığı her yerde kendini görme yanılsamasına sürükleyebileceği gibi, hakikati yakalamanın doyumsuz hazzı ve üst şuuruyla birleşen kararlı bir duruş sahibi de yapabilir. Bunun adına evrensel tevazu da diyebiliriz: Yerini bilmek ve nerede durması gerektiğinin keşfini yapmış olmak.

Sanatın, bağlamından kopardığı veya sanatla bağlamından kopan “ben”, azmaya ve azdırılmaya çok müsait bir bendir. Çünkü sanat, iç’in dış’la bütünlenmesi ve uyumlanmasının ötesinde dış’ın iç’le bütünlenmesi ve uyumlanmasıyla üretilen bir şeydir. Ben merkezcidir. Ürettiği şeyin, hakikatin bizatihi kendisi olduğu zehabına düşebilir. Var olanı, ‘var ettiği’ yanılsamasıdır bu. Tam da burada söylenmesi gereken şudur: Sanatsal yeteneği ve buna bağlı üretimi diğerlerinden ayıran en büyük fark, sanatçı ben’inin, üretimin her aşamasında ortaya koyduğu yaratıyla mündemiç olmasıdır. Bu da varlık alanına çıkardığı her imgeyi, var olanın dünyasından akıp gelen bir veri değil de sanki, bir yoktan var etme sürecinin mutlak hakimi olarak görme yanılgısına yol açabilir. Tehlikelidir ve kişinin tepe takla gitmesine neden olabilir. Daha trajik olanı ise, bunun farkında olunmayışıdır. Neden farkında olunmaz? Çünkü meydana çıkarılan şey orijinaldir ve göz kamaştırıcı olabilir. Ayrıca bilinir ki, aynısı başkasında yoktur. Beğeni dediğimiz şey açığa çıkar ve kamaşan göz de bir başkasını göremez. Giderek kendisini de görmez hale gelebilir. Bu halet-i ruhiye, kişinin ateist olması, dindar olması ya da ikisinin dışında bir yerde olmasıyla bağlantı kurmaz; aksine yaratısını bir ma’bud edasıyla telâkki etme ve yücelme şişkinliği ile doludur.

İnsanın dünle bugün arasında yöneldiği temel hususlarda bir değişme söz konusu olmadığı nasıl bir gerçekse, sanatın dünyasında olup bitenler hususunda da bir değişme olmayacağı öyle yalınkat bir gerçektir. Varla yokun, olanla olmayanın arasındaki zıtlık, bazen birini diğerinin kılığına sokarak bize gösterebilir ve biz ters yüz edilmiş bir görüngüler cümbüşünün tam ortasında kendimizi bulabiliriz. Bu, kimi zaman bir şiirle olabilir kimi zaman bir müzik eseriyle veya görsel sanat dallarından biriyle olabilir. Hakikatse hiç değişmez. Olanla olmayan arasındaki şaşmaz terazidir. Ben buyum ya da ben oldum bağırtılarına zerre kadar kulak asmaz. Tarih, ben buyum deyip çevresindekileri sözün nobran tarafıyla kesip biçenlere sadece bir mezbahane olmuştur.

Sanatsal yaratı, gerçekten göz kamaştırıcı bir eylemde bulunduysa, hakikatin onu aydınlatıp gün yüzüne çıkaracağından ve bundan da en ufak bir tereddütte bulunmayacağından kesinlikle emin olmalıyız. Parıltı özün kendisinde olmalıdır. Sönük olana ne kadar cila atılsa da sönük kalmaktan kurtulamaz. Yazının başına dönecek olursak, elimizin yettiği ile dilimizin yettiğini aynîleştirmemiz gerekmektedir. Zira sanat zatı itibarıyla arif-i billahtır, bize düşense arif olmaktır.

(SAYI:1)

“TOPLU ŞİİRLER” MESELESİ/TURAN KARATAŞ

Son yıllarda şiir yayıncılığında bir “heves” belirdi: “Toplu şiirler” yayımlamak. Önyargılı oluşumuza hamledilmesin veya daha nesnel olsun diye “faaliyet” diyebilirdim. “Heves” dedim. Önemli olan böyle bir eğilimin neden, nasıl ortaya çıktığı ve beraberinde neler getirdiğidir. Tartışmamız gereken bu.

Son yüzyıl içinde, şairlerin, bir zamana kadar çıkan kitaplarından beğendikleri şiirleri, zaman zaman “seçtiklerim”, “elimle seçtiklerim”, “şiirlerim” gibi adlarla bir kitapta topladıkları olmuştur. Böyle bir kitabın neşri, belki de bazen öncekilerin arasına/sonuna birkaç yeni şiir de eklendiği için, sanki yeni bir yapıtla okurun buluşması gibi takdim edilmiştir. En azından yayıncılar böyle algılanmasını arzu etmişlerdir.

Yanlış bilmiyorsam son yıllarda ilkin Adam Yayınları’nda görüldü “toplu şiirler” çıkarmak projesi. Sanıyorum Mehmet Fuat’ın fikriydi. Bildiğim kadarıyla Mehmet Fuat, edebiyat ürünlerinin çeşitli “tertiplerle” okura (piyasaya) sunulacağına inanıyordu. (Kendi kitaplarındaki yazıları, ölümüne yakın yıllarda yeni bir düzenlemeyle yeniden kitaplaştırılmaya başlanmıştı.) Sonra, başka başka yayın evlerince “toplu şiirler” alt başlığıyla çok zaman kalın kitaplar yayımlanmaya başlandı.

Genellikle “toplu şiirler” şairlerin yaşlılık döneminde, ‘bütün şiirler’ ise ölümünden sonra yayımlanır. Çokluk böyle ama istisnalar olabiliyor. Söz gelimi Celâl Sılay 1974’de öldü. 2000 yılında Hüsran Filizleri adıyla toplu şiirleri (Hzl. Doğan Hızlan- İhsan Yılmaz, Yapı Kredi Y., 582 s.) yayımlandı. Sezai Karakoç hayattayken bütün şiirlerini Gün Doğmadan (İstanbul: Diriliş Y., 2000) adıyla kitaplaştırdı.

Bir şairin toplu şiirlerini bir araya getirip bir kitapta yayımlamak çok zaman o şairin yaşlılık dönemine tekabül ettiğine göre buradan şöyle bir sonuç çıkarmak çok mu zorlama olur: Toplu şiirlerini yayımladığımız bu şair(ler)den, önceki ürünleri gücünde/ güzelliğinde bir yapıt beklemeyiniz artık! Onun özgün eser verme dönemi sona ermiştir!

Genel okuyucu için, bir şairin şiir meyanında yazdıklarının birçoğunu okumak bakımından “toplu şiirler” faydalı bir hizmet olarak görülebilir. Çünkü bir şairin kitaplarını arama-bulma, tek tek satın alma zahmetinden kurtarmış oluyor okuru. Meseleye arz-talep noktasından bakılınca, “toplu şiirler”in okurdan belli bir teveccüh gördüğü de fark edilir.

İlk bakışta, şiir okuru için yararlı bir faaliyet olarak görülen “toplu şiirler” yayımlamak, araştırmacılar için güçlükler doğurabiliyor. Söz gelimi “toplu şiirler” kitabına güvenerek (şairin şimdiye kadar yayımlanan ürünlerini içine aldığı için) birtakım hükümlere varmak istiyorsunuz ya da varıyorsunuz. Sonra bir de bakıyorsunuz ki, hayatta olan ve bir şekilde şiirlerini bir araya toplayan şair, önceki kitaplarındaki ürünlerin hepsini “yeni kitap”a (toplama) almamış. Bir örnek olsun diye Turgut Uyar’ın hayattayken yayımladığı toplu şiirleri Büyük Saat’i ele alalım. Turgut Uyar’ın kendi seçimiyle yayımlanan toplu şiirleri Büyük Saat, gerek dergide kalan kimi şiirlerin unutulması, gerekse yaptığı “eleme” nedeniyle şairin o güne kadar yayımlanan şiirlerinin toplamını bir araya getirmez. İlginçtir, Uyar ilk kitabı Arz-ı Hal’deki 13 şiirden 4’ünü toplu şiirlere almamıştır. Bu sayı, bütünle oranlandığında üçte bir demektir. Dahası, Arz-ı Hal’in kanaatimce iyi ürünlerden olan “Yad” da “toplu şiirler”de yer bulmaz.

Toplu şiirler yardımıyla, bir şairin şiir gelişimini takip etmek güçleştiği gibi, maddeten de okura bir yük getirmektedir. Şöyle ki; bir şairin son kitabının da içinde yer aldığı “toplu şiirleri” satın aldığınızda kitaplığınızda bulunan öncelikler ne olacaktır? Böyle bir durumda, aklınıza, kıyısından köşesinden aldatıldığınız düşüncesi de hücum etmiyor değil. Söz gelimi, bunu Gülten Akın örneğinde yaşadım. Şairin ilk kitapları elimde olmadığı için Can Yayınları’ndan çıkan “toplu şiirleri” Seyran’ı (1982) aldım. Bu yapıttan sonra şairin iki kitabı daha çıktı, onları da satın aldım. Sonra baktık ki ilkinden on yıl sonra Seyran -toplu şiirler- (1992) bir daha çıktı. O zamana kadar yayımlanan şiir kitapları içinde toplanarak. İşte onu almadım. Şimdi bu yazı için kitaplığıma bakarken Akın’ın 1996’da çıkardığı Toplu Şiirler 1956–1991 (Yapı Kredi Y.) kitabını da gördüm. Bu bolluğa rağmen, şairin son iki kitabını (Sonra İşte Yaşlandım, Sessiz Arka Bahçeler) görmedim, okumadım. Yeni bir “toplu şiirler” yayınını bekledim bir süre. Yanılmamışım, yayıncısı şairin toplu şiirlerini yeniden yayımladı, ama bu sefer üç kitap halinde. Peki, bu durumda ne yapılabilir? Öyle anlaşıyor ki, şairin bütün şiirlerini beklemek en iyisi!

Şimdi düşünüyorum da, sadece bir şairin şiir kitaplarının yayım “macerası”nı yani ürünlerinin sağlıklı bir tespitini takip etmek için bütün bu detayları bilmek gerekiyor. Elli şairi, yüz şairi ve daha fazlasını düşünebiliyor musunuz? İşte böylesi hâllerde “toplu şiirler” bir sorun olup çıkıyor.

Bana sorarsanız, kitapların ilk yayımlandıkları özgün biçimleri daha doğal, sevimli, akılda kalıcıdır. Arada çıkan “seçtiklerim”, “toplu şiirler” vb. yayınlar, bir külliyatı tanımayı da zorlaştırıyor. Söz gelimi, tarihsel olarak Sezai Karakoç şiirini okumak isteyenin işi hayli zordur. Belli bir araştırma veya ön okuma/hazırlık yapmadan bunu gerçekleştiremez.

Artık, şiir kitabı yayımlamak, tabir uygunsa “gariban” yayınevlerinin işi oldu daha çok. Hem sermaye hem itibar bakımından ayakta durabilen yayınevleri ise daha çok “toplu şiirler” yayımlıyor. Belki bu yüzden genç şairlerin ilk yapıtlarına dönüp bakan yok.

Toplu şiirler, şairlerin hoşuna gidebilir, yayınevleri için bir piyasa oluşturabilir. Kanaatim, başından beri söylemeye çalıştığım gibi, “toplu şiirler” okur için sanki bir tarafıyla “kandırmaca”, araştırmacılar için de bir zorluk. Tek tek kitapların masumiyeti ve sevimliliği, bu “toplu” yayınlarda yok sanki.

(EDEBİYAT ORTAMI, SAYI:1)

23 Mayıs 2008 Cuma

GÜZELLİK HEPİMİZİ PUSUDA BEKLİYOR/ MUSTAFA AYDOĞAN

Yeni bir dergi çıkıyorsa, yeni bir dünya kuruluyor demektir. İster birkaç kişi birlikte, isterse tek kişi çıkarıyor olsun, sonuç değişmez. Yeni bir dünya kurulmuştur. Ya da dünya, yeniden kurulmuştur.

Olayları ve olguları tesadüfle izah etmek saçmadır. Varlık bulan her gerçeklik, aslında zorunlu bir sonuçtur. Bu zorunluluğun mahiyetinin açıklanabilir olup olmaması çok da önem taşımaz. Çünkü varoluş, izahtan önce gelir. O, kendi kaderini yaşamak üzere yaratılmış, gerekleri ve gerekçeleri ile ortaya çıkmıştır artık. Nefes aldığı müddetçe kendine verilmiş yeri dolduracak ve varlığın bütünlüğüne dolaylı ya da doğrudan bir katkı sağlayacaktır.

Dergi, hem bir sonuçtur, hem de bir süreç. Sonuç içinde devam eden bir süreç. Çünkü yazı, yazılmaya ‘mecburdur’. Edebiyat, keyifli anlarda kurgulanmış hayaller, düşülmüş notlar, kurulmuş cümlelerden oluşmaz. Yazı, yazar için ‘verilmiş söz’dür. Ona söz ‘verilmiştir’, o da ‘söz’ vermiştir. Bu ‘söz’, yazı aracılığıyla yerine getirilir. Yazının en taze mekanı ise, kuşkusuz ki, dergilerdir.

*

Edebiyatın işlevi, insanda bir serüven duygusu yaratmaya yöneliktir. Yola çıkmak isteyenle, yerinden kımıldamak istemeyen ‘kös’ arasındaki fark, sadece bir duyarlık farkı değil, bir mutluluk farkıdır aynı zamanda. Birinin kamçısı kendi içindedir, diğerini ise başkasının elindeki kamçı harekete geçirir. Kamçının içeride kendiliğinden şaklaması, serüveni, mesafeden ve zamandan soyutlayarak, sonsuzluğun sahnesinde oynanan canlı bir tiyatroya çevirir. Oysa ‘kös’ için serüven, uzun mesafe ve bitmek bilmez zamandan ibarettir.

Serüven duygusu derken, bir süreci kast etmiyorum. Bir varoluş biçimine göndermede bulunuyorum. Serüven duygusu, tekil bir duygudur. Doğrudan insan tekiyle ilgilidir. İnsanın kendi içinde kat edeceği mesafe, bütün mesafelerin toplamından fazladır: Sınırsız, bilinmezliklerle dolu ve karmaşık.

*

Edebiyatın muhatabının toplum mu yoksa insan teki mi olduğu sorusu, bana anlamlı görünüyor. Bu sorunun demagojik yapısının açığa çıkarmak istediği şey, toplumla insan teki arasında edebiyat açısından bir ayrım yapılıp yapılamayacağıdır.

Sık ifade edildiği üzere; edebiyatın ‘geniş toplum kesimlerinde yeterince karşılık bulamadığı’, ‘dar bir alana sıkıştığı’ ya da ‘okuyucusuz kaldığı’ yönündeki yargıların, edebiyatın hedefinin toplum olduğu varsayımından hareket eden düşünüş tarzından kaynakladığını sanıyorum.

Bu durumda, şu soruları yeniden ve baştan sormamız gerekiyor. Çünkü her yargı, mümkün sorulara yeterli ve geniş cevaplar verdiği iddiasını da barındırır:

Şiir, toplum için mi yazılır?

Roman, toplum için mi yazılır?

Eleştiri yazısı, toplum için mi yazılır?

Peki, toplum kimlerden oluşuyor? Toplumun edebî arzusundan bahsedebilir miyiz? Bir yazar, yazarken toplumu düşünerek mi yazar? Biraz daha gidelim… Toplum dediğimiz kitlenin/toplamın neyi, nasıl ve niçin okuyacağını belirleyecek merci midir yazar?

Bir kere, toplum derken kaç kişiyi kast ediyoruz? Bin mi, onbin mi, yüz bin mi, bir milyon mu ya da bir milyar mı? Bu rakamlardan hangisine sahip çıkarsak çıkalım toplum dediğimiz kitlenin bir kesimini yine dışarıda bırakmak zorunda kalacağız. Sonra, toplumdan kasıt ‘herkes’ ise, ‘herkes’in edebiyata ihtiyacı olduğu sonucuna nereden varılıyor?

Burada, iki hususun açıklanması gerekiyor.

Birincisi; edebiyat sadece yazar için değil, okur için de bir ‘yeteneği’ zorunlu kılar. Okurun da, edebiyat yoluyla çözeceği bir sorun, gideceği bir yol, ulaşacağı bir menzil olmalıdır. Buna inanmalıdır. Bu inanç yoksa, onu bir edebiyat okuru olarak düşünemeyiz, hesaba katamayız.

İkincisi; edebiyata, öncelikle yazarların/şairlerin ihtiyacı vardır. Hiçbir yazar, toplumun fısıltılar halinde gelen talebini duyduğu için yazmaz; sadece ve sadece, içinden yükselen ses kulaklarında yankılandığı için yazar. Onun duyduğu tek ses budur. Onu davet eden tek çağrı da budur. Yazarın hayatını, yazının serüveni şekillendirir. En çok o okur. Ve, bir tek o yazar.

Bu nedenle, edebiyatın ‘nasıl’, ‘kimlerden’ ve ‘ne oranda’ bir karşılık bulduğu sorusu, kendine ‘rakamlarla’ cevap arayamaz/aramamalıdır. Edebiyat, kendi okuruna ‘ulaşır’. Sadece ‘kendi okuruna’ ulaşır. Ulaştığı bu kesim, sayıca az görünse de, gerçekte edebiyatın yegane ‘canlı mekanı’dır. Edebiyat eğer bir yerlere etki edecekse, bu ‘azınlık’ kanalıyla etki eder. Hayata nüfuz edeceği ilk hareketini bu ‘mekan’dan alır.

*

Her söz, her cümle, kendini duyacak kulağı, okuyacak gözü, kavrayacak belleği, anlayacak kalbi özler, arar, hedefler ve bulur. Yazı, canlı bir varlıktır. Her canlı gibi kendine bir mekan arar. Uzaklarda, gizlilerde kendini bekleyen biri olduğunu bilir, sezer, umut eder. Söz, kalbe; kalp de söze mekandır. Bir mekan duygusu ve tutkusu içinde birbirine karşılık gelirler; biri diğerinin ritmi, coşkusu, umudu, hüznü ve yurdu olur. Yazı, iki kalp arasındaki doğuş ve tamamlanış sürecinde serüvenden serüvene koşar.

Bizi bir bekleyenin olduğuna inanıyorsak, ancak o zaman, sadece o vakit yola çıkmaya cüret edebiliriz. Sevgiye ve inanca, mesafeden ve zamandan yapılmış bir engel olamaz.

Denemenin, şiirin, öykünün bir cümle, bir mısra ile çıkaracağı dorukları, bu topraklar üzerinde yaşayan insanların defalarca gördüğünü biliyoruz. Onların bir serüven duygusu içinde diri vakitlere erdiğini biliyoruz. Modern zamanlar içinde de, bütün zamanlara hükmeden hakikatin saydam ipliğinin düzgün ve taze bir şekilde uzanmakta olduğunu; karanlıkla aydınlığın ayrıldığı o ince-beyaz çizgiyi apaçıklık içinde gören gözler, ayırt eden bakışlar, arzu eden kalpler olduğunu da biliyoruz. Sayıları az da olsa, onları tanımıyor da olsak, yazılarımız kendilerine ulaştığında bizi yalnızlıklarına dost kılacak bu insanların var olduğuna inanmak yeter.

Güzellik hepimizi pusuda bekliyor. Güzellik pusuda bekliyorsa, tuzağa düşme korkusunu değil, yakalanma ânının sevincini yaşarız.

(Edebiyat Ortamı Sayı:1)

16 Mayıs 2008 Cuma

ÂDEM TURAN’IN ŞİİRİ / ARİF AY


“Ateşte Yıkanmış Atlar” Âdem Turan’ın beşinci şiir kitabı. (Ebabil Yayınları, Kasım 2007) Bundan önce, 1997’de “Hayal Defteri” ni, “Son Günün Şiiri”ni, 1998’de “Artık Kuşlarını Uçur”u, 2002’de “Nisan Çobanı”nı yayımlamış. 1982’de yazmaya başlayan Âdem Turan’ın 26 yıllık çabasının, aşkının, şevkinin toplamı bu kitaplar.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla, Âdem Turan, şiirle bağını hep canlı tuttu. Şiir heyecanını ve içtenliğinin hiç yitirmedi. “Ateşte Yıkanmış Atlar” a şu 26 yıllık çabanın karşılığı olarak bakıldığında akla gelen ilk ve tek soru şu oluyor: Âdem Turan şiiri var mı?

Beş kitabın arkasından böyle bir soru sormanın başta beni rahatsız ettiğini hemen belirtmeliyim. Ne ki, bu soru sorulmadan da bir şairin şiiri üstüne dişe dokunur şeyler söylenmeyeceğini de bilmemiz gerekir. Eskiden, sözgelimi 70’li yıllarda sıkça sorulan bu soru, son yıllarda nerdeyse hiç sorulmaz oldu. Belki de sırf bu yüzden olsa gerek yeni kuşaklar kendi şiirlerini tartışmaktan kaçınıyorlar. Dönüp dönüp, kendilerinden bir iki kuşak öncesinin şairlerini gündeme getiriyorlar. Yeni şiir kitapları üzerine yazılan bazı tanıtım yazıları ise, reklam kokan, gönül alma amaçlı yazılardan öteye geçmiyor çoğu zaman.

Sorumuza dönersek, evet, Âdem Turan şiiri var. Bu “var” ı kurcaladığımızda, bir yığın eksikliğin yanında, onun içtenliği, heyecanı; yaşadığını, hissettiğini şiire katma gayreti bizi şiirine ilgi duymaya yönelten en bariz vasıflar olarak çıkıyor karşımıza. Hepsi bu kadar. Bundan sonrasında şunları görüyoruz: Bir kere, Âdem Turan sözcükleri en ham, en ilkel haliyle kullanıyor. Öykü onun, duygu onun, ama sözcükler ona ait değil. Mezrada hayvanlarına ağıl yapmaya çalışan çobanın, doğadan aldığı taşı hiçbir işleme tabi tutmadan duvara koyması gibi bir şey yaptığı. İşlemiyor sözcükleri; çünkü, işi gücü anlatmak, açıklamak. Yani tebliğ etmek, telkin etmek değil. Okura hiçbir şey bırakmıyor. Okur için boşluk bırakmıyor şiirinde. Şiiri okumuyorsunuz, Âdem Turan’ı dinliyorsunuz. Oysa, şiirde, okurun ünsiyet kurmasını sağlayacak “giz alanları” olmalı değil mi?

Ayrıca, öykü, şiire iskelet kazandırır. Bu iyi ayarlanmadığı zaman, şiiri bir anlatı metnine dönüştürür ki, bu durum zaman zaman hepimizin düştüğü tehlikelerin başında gelmektedir. Bundan kurtulmanın yolu, dili, yani sözcükleri işlemektir ve öykü dozunu iyi ayarlamaktır.

Âdem Turan’ın bunu başardığı şiirleri yok mu? Var. Örneğin, “Aynalı Çarşı Meselesi”, “Sahici Zenci Kelebek”, “Gece Duası”, “Piknik”, “Ateşte Yıkanmış Atlar”, “Seyirlik Perdeler” gibi. İşte o şiirlerden derlediğim Âdem Turan dizeleri:

“Ele verir mi beni, başımdaki duman

Omzumdaki kuşlar”

“ Derler ki: gözlerinde

Yalnızlığın uğultusu”

“Rüya, annelerin

Gözlerinden havalanan

Sahici

Zenci bir kelebektir.”

“Yıllar… Git git bitmez Mustafa!

Yollar; aslında

Seni hiçbir yere götürmez…”

“Ağzımda kekik

Ağzımda ıslık ve kardelen

Öyle birdenbire gelen

Savaşla gelen

Kan!”

Âdem Turan’ın şiiri okurla ünsiyet kurar mı? Kurar elbet. Yalnız, Âdem Turan aradan çekilirse…

07 Mayıs 2008 Çarşamba

EDEBİYAT ORTAMI/ Hicabi Kırlangıç

Ankara’da öteden beri edebiyat dergileri yayımlanır. Üstelik sıradan dergiler değildir bu dergiler. Edebiyat, Mavera, Aylık Dergi ve başka dergiler, Ankara’da ve Türkiye’de önemli işlevler üstlendiler bir dönem. Kimi tek adam dergisi olan, kimi de işleri şûra ile yürütülen bu dergilerin ortak bir özelliği vardı. Kendi çapında bir okuldu bu dergilerin her biri.

O dönemde Ankara, belirleyici bir rol de oynuyordu edebiyat ortamı açısından.

Daha sonra ne olduysa oldu, bir fetret dönemine girildi. Heves ürünü olmaktan öte gitmeyen kimi dergileri saymazsak uzun süre dergisiz kaldı Ankara’nın edebiyat dünyası.

Son zamanlarda ise yeniden bir canlanma yaşıyor edebiyat dünyası, özellikle de Ankara. “Son zamanlarda” tabiri aslında uzunca bir zaman dilimini kapsıyor. Bu zaman dilimini Hece dergisiyle başlatmak gerekiyor. Özel sayılar dergisi unvanını verebileceğimiz Hece on üç yaşında olduğuna göre uzun bir zamanı kapsıyor bu “son zamanlarda” tabiri.

Hece çok önemli işlevler üstlendi bu zaman içerisinde. Fakat artık “okul dergi” diyebileceğimiz dergiler dönemi kapandı mı, sorusunu sorduran bir yapısı da var Hece’nin. Okul-dergiler, amatör ruhun ürünüydü elbette. Amatör ruh bir yere kadar iyidir, ama bazı sıkıntıları da bünyesinde barındırır. Bunun örnekleri çoktur. Bu yazıda bunlara girmeyeceğim, ama ilerde ihtiyaç olursa bu konuyu başka ortamlarda tartışabiliriz.

Biz tam okul-dergiler dönemi kapandı mı diye sorarken, yeni bir dergi çıktı sahneye yine Ankara’da. Edebiyat Ortamı.Edebiyat Ortamı, aslında çok zaman önce sahneye çıkmıştı. Server Vakfı bünyesinde, vakfın yönetim kurulu başkanı Sayın Mehmet Ali Bulut’un fikrinin sonucu olarak, Ali K. Metin yönetiminde 1997 yılı boyunca her ay yayımlanmıştı Edebiyat Ortamı.

O zaman benim de kıyısından köşesinden dâhil olduğum bu dergi tecrübesi pek başarılı bir tecrübe sayılmaz elbette. Bu nispeten başarısız tecrübeden sonra yine Server Vakfı ve yine Mehmet Ali Bulut, sanırım yükümlülük duygusuyla yeniden harekete geçti ve ikinci Edebiyat Ortamı dönemi başladı 2008’de.

Dergi bu kez iki ayda bir yayımlanıyor şair Mustafa Aydoğan’ın yönetmenliğinde. Kapağından sayfa düzenine, ekibinden yazı kadrosuna varıncaya dek daha umut verici bir hali var yeni derginin. Hatta denilebilir ki adı dışında eski dönemle bir alâkası yok.

Bütün bunlar sevindirici ve güzel de, Edebiyat Ortamı dergisinin, “Okul-dergiler dönemi kapandı mı” sorusunu geri almamıza yol açacak nesi var da ben umutlandım? Dergi çıkmaya başlayalı tam bir yıl oldu. Gözlemlediğim şu: Bu dergi, bir dergi, yani edebî ürünleri deren, bir araya getiren bir süreli yayın olmaktan ziyade, edebî bakış ve duruş sergilemeye çalışan bir düzlem, bir ortam olmaya çalışıyor yayımladığı ürünlerle.

Dergi yönetimi, geleceğe yönelik kaygılar taşıdığını hissettiriyor sayılarıyla. Ayrıca İslam dünyasının kültür bunalımı üzerine kafa yoran bir ekip izlenimi veriyor dergi ekibi.

**

Nicedir dünyanın kalbi İslam dünyasında atıyor ve son zamanlarda bu kalp atışı, kalp çarpıntısına dönüştü. Müslüman toplumların ve özelde bizim toplumun durumu hiç de iç açıcı değil bu çarpıntı karşısında.

Çözüm üretmek için yeterli donanıma sahip değiliz. Bu donanımları kazanmada kültür ehline, ediplere ve aydınlara büyük sorumluluklar düşüyor.

İflas ile karşı karşıya kalan tüccarlar eski defterleri karıştırırlarmış. Bizim de pek çok açıdan iflasa sürüklenmekte olduğumuzu kim inkâr edebilir? Bu iflas tehlikesi karşısında toplumun yazarları, aydınları ve düşünenleri de eski defterleri karıştırmalı değiller mi?

Demem o ki eskiden söylenmiş sözleri yeniden düşünmeli ve bunlardan yola çıkarak yeni sözler, yeni düşünceler üretmeliyiz. Büyük mesneviler, kasideler, gazeller, bize yeni şiirler, öyküler, romanlar ve sinema eserleri olarak geri dönmeli.

İşte Edebiyat Ortamı bu kaygıyı taşıyor gibi geliyor bana; bu kaygıyla atılmış küçük, fakat değerli bir adım. Büyük ârif Ebu Said Ebu’l-Hayr’ın dediği gibi: “Kalkıp bir adım atandan Allah razı olsun.”

(www.tyb.org.tr, 30 Ocak 2009)

DERGİLERİ İNCELEME RAHLESİ/ Mustafa Celep

Ankara’da yayın hayatını sürdüren Edebiyat Ortamı Dergisi, sessiz ve derinden yürüyüşüne devam ediyor. Dergi önemli yazılara yer veriyor bünyesinde. Aslında hiç de sessiz bir yürüyüş değil bu. Edebiyat Ortamı, Cahit Zarifoğlu’ nun Mektuplarına yer vermekle okurlara taze bir heyecan , yeni bir renk kattı. Biz bunu derginin yeni bir atılımı olarak görüyoruz. Mektupların yayınlanması , aynı zamanda yeni bir hamledir kanaatimizce. Benim asıl üzerinde duracağım şey, Zarifoğlu’nun Mavera dergisinde , dergiye gelen ürünleri değerlendirdiği Okuyucularla köşesinde yazdığı yazılar. Mektupların kitap bütünlüğüne kavuşması tabii ki hepimizin arzusu. Üstelik şairin oradaki iradesi ve kararlılığı karşısında çoğumuzun öğreneceği bir şeyler mutlaka vardır. Bu çalışmanın dergi yöneticilerini ilgilendiren bir tarafı da var. Özellikle bir edebiyat dergisinin idaresi,devamlılığı, dağıtımı, yönlendiriciliği, özverisi ,teşvik edişi ,sevk edişi, gibi bir çok konularda öğretici yönleri var. Ancak Zarifoğlunu’ nun Okuyucularla köşesinde yazdığı yazıların kitap bütünlüğüne ulaşmasını , şairin şiire yaklaşım biçimini,önerilerini,tavsiyelerini ,eleştirilerini,kuşatıcılığını,kucaklayıcılığını, şiir görüşünü yansıtması bakımından daha çok istiyor,daha çok önemsiyorum. Bu , aynı zamanda genç şairler için de önemli. Sadece şiir gençleri için değil eleştirmenlere de seslenen bir tarafı o yazıların. Eleştirmenler de o yazılardan kendilerine düşen payları alacaklar ,nasipleneceklerdir. Zarifoğlu’nun kendisine gönderilen şiirleri ele alış biçimi, yaklaşım tarzı her bakımdan öğretici olurdu doğrusu. Ben de Edebiyat Ortamına bu yazıların da bir kitap şekline dönüşmesi yönünde öneride bulunabilirim. Üstelik bu, şiirin gizli has okuyucuları için de beklenen bir şey. Harika olurdu, verimli olurdu, besleyici olurdu.

Edebiyat Ortamı, sessiz yürüyüşünü eleştirel çalışmalarla tetiklemeye devam ediyor. Edebiyat Ortamı , büyük işler yapıyor aslında. Dergide yayınlanma imkanı bulan şiir değerlendirme-eleştiri yazıları , Edebiyat Ortamı’na eleştirinin özellikle modern eleştirinin kalesi olma yönünde ivme kazandırıyor, güç veriyor. Dergide sözümüzü teyit eden yazılar da mevcut. Arif Ay’ın Şiir ve Tahkiye , A. Cüneyt Issı’nın İlhan Berk Şiiri Üzerine ,Arif Ay’ın ve Turan Karataş’ın düzenli olarak yazdığı Dergiler Arasında ve YazıSaati bölümleri Edebiyat Ortamı’na canlılık katan çalışmalar. Arif Ay’ın Sezai Karakoç şiiri üzerine yazdığı yazıya bir işaret koyalım. Zira Arif Ay’ın yazısını önemli kılan , yazının genelini kapsayan manifesto havası. Çağımıza ilişkin diri cümleler kuruyor Ay.

Dergiye şiirleriyle katkıda bulunan isimler şöyle:Osman Sarı, Emre Döğer, Gözde Burcu Narin, Mehmet Aycı, Fatih Yavuz Çiçek, Sedat Turan.

Edebiyat Ortamı’ında dikkatimi çeken,ilgi duyduğum,uğraş edindiğim alan itibariyle önemli bulduğum, aynı zamanda kim ne derse desin 2008’in en iyi,üzerinde düşünülmeğe değer poetik metinlerinden olan İsmail Karakurt imzalı Korkunun İpinde İçimizi Gören Jonglör adlı yazı oldu. Nefis bir yazı. Karakurt yazısında bakın ne diyor: ‘‘Ne zaman ki şiir , bir devingenlikle,bir hava ile şairin hayatını dört bir yandan kuşatır; işte böyle bir durumdayken şair, iyi bir şiirle insanların içini görür yahut da insanların içlerini görmesini sağlayabilir.’’ Karakurt , şiir-gerçeklik-okuyucu ilişkisini ele aldığı yazısında bizi bir kez daha dünya geçekliği ve imge-rüya konusunda düşünmeye çağırıyor. Edebiyat Ortamı’ında bu tarz yazılar çoğalmalı diyoruz. Bu yazılar aynı zamanda dergiye ağırlık veren düzey kazandıran yazılar.

Edebiyat Ortamı’nın bu derinlikli yürüyüşünü yürekten destekliyoruz.

(mncelep.blogcu.com 30.11.2008)

O. SARI’NIN NURİ PAKDİL GÜZELLEMESİ/ İsmail Kıllıoğlu

Sanat, edebiyat ve düşüncenin “mutfak”ı şeklindeki yerinde nitelendirmenin konusu olan dergi, bir kaç özgün örneği de olmasa zihnimizden handiyse silindi silinecek bir noktadadır, denebilir. Anadolu kentlerinin bazılarında bir kısım kuruluşların desteğiyle yayımlananlar hariç, ülkenin dört bucağına ses salacak dergi sayısı üç-beşi geçmez sanırım. Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Bir Nokta bunların başında gelirler. Yıllardan beri yayımını sürdüren bazıları görünüşte tüm ülkeye sesleniyor gibidirler, ama sesleri öyle ölgün, devinimleri öyle durgun ki, hitab ettikleri okuyucularının, kalmışsa eğer bir nebzecik heyecanlarını kemire kemire betonlaştırıyorlar.
Edebiyat Ortamı’nın, süresi gereği iki ayda bir yayımlanan Kasım-Aralık, 5. sayısında Osman Sarı’nın, yazılışı eski olan “Özleyiş” şiiri yayımlandı. Şiir Nuri Pakdil’e içten, derinden, yürekten kopup gelen bir bağlılığı, dostluğu, hak ve kadirbilirliği özümlemiş bir özleyiştir. Ama benim imgelemimde çağrıştırdığı duygu “Nuri Pakdil Güzellemesi” olarak dile geliyor. Şiiri, okuma imkan ve fırsatından yoksun olanlar için buraya almayı uygun buldum. Dergide Arif Ay’ın “Şiir ve Tahkiye” başlıklı yazısı, Türk şiirinin ölü bir doku gibi oluşmaya yüz tutmuş ciddi bir sorununa dikkat çekmesi ve öneride bulunması bakımından mutlaka okunmayı gerektiriyor. Geçen yıl Yedi İklim’de yayımlanan “Şiir ve Akıl” başlıklı iki yazım, Ay’ın dokunduğu soruna, yöntem bağlamında kuramsal düzeyde bir yaklaşıma ihtiyacı vurguluyordu.
Şimdi Osman’ın şiiri:
ÖZLEYİŞ
Yine öyle
Yeni doğan
Bir ay gibi
Parıl parıl parıldar mı
Gözleri Nuri Pakdil’in
Yine öyle kulağımda
Hâlâ çınlar billur sesi
Yakar kavurur bizleri
Sözleri Nuri Pakdil’in
Düş gören atın yemidir
Elindeki sefer tası
Sofrası yoksul sofrası
Sırtında derviş hırkası
Giydiği Nuri Pakdil’in
Gökyüzü kararmış dostlar
Zulüm bürümüş bu çağı
Afganistan dağlarında
Yetim çocuk elindeki
Son lokma kuru ekmeği
Kapıvermiş Amerika
Onun içindir sabırla
Öksüzler yetimler için
Toplar topraktan başağı
Elleri Nuri Pakdil’in
Peynir ve bir kaç zeytin
Bir kaç dilim ekmek ile
Tencerede kuru aşı
Onu da bir kaç dostla
Yaşar paylaşı paylaşı
Ama gidemez bilirim
Özlemiş canım Maraşı
Gözleri NuriPakdil’in
Ne altını ne gümüşü
Yalnız hak iledir işi
Azığıdır heybesinde
Kuru ekmek yoksul aşı
Yediği Nuri Pakdil’in
Sanki deli ve divane
Koşup duran bir at gibi
Bir o dağı bir bu dağı
Bir yukarı bir aşağı
Kuşandığı gökkuşağı
Belinde Nuri Pakdil’in
Şiirimin asî sesi
Göğe yükselen öfkesi
Kaynayıp taşan öfkesi
Yankılanır kulaklarda
Bu çağda her kelimesi
Sanki sonsuzluk bestesi
Sözleri Nuri Pakdil’in

Milli Gazete, 27.11.2008

ZARİFOĞLU'NUN MEKTUPLARINI
TOPLAMA ÇAĞRISI
/Yavuz Ulutürk



İki aylık Edebiyat Ortamı dergisi, son sayısında bir sürpriz yaparak Türk şiirinin ustalarından rahmetli Cahit Zarifoğlu'nun beş mektubunu yayımladı.
Bilindiği gibi Zarifoğlu, şairliğinin yanında çeşitli dergi ve gazetelere de katkıda bulunuyor; buralarda genç yazar ve şairlerin mektuplarını, gönderdikleri yazı ve şiir çalışmalarını değerlendiriyordu. Onun bu konudaki çabası ve geride bıraktığı boşluk bugün de derin bir şekilde hissediliyor. Zarifoğlu, bu yayınların yaşatılması için de çaba harcıyor, deyiş yerindeyse kendini paralıyordu. Edebiyat Ortamı'nın yayımladığı mektuplar, onun bu uğurdaki gayretlerini bakımından iyi birer örnek.
Zarifoğlu, Aralık 1976'da yayın hayatına başlayan edebiyat dergisi Mavera'nın kurucu kadrosunda yer alan isimlerden biriydi. Dergide şiir, hikâye, senaryo çalışmaları ve günlüklerle birlikte 'Okuyucularla' isimli bir bölümde de yazılar yazıyordu. Zarifoğlu'nun, dergiye abone bulunması ve ciltlerin satılması ile ilgili eline geçen her adrese bıkıp usanmadan mektuplar yazdığı da biliniyor. Mavera dergisine abone ve yazı bulma çabasını ortaya koyan bu beş mektup, o sıralar Almanya'da yükseköğrenim gören Prof. Dr. Ali İbrahim Savaş'a gönderilmiş. Zarifoğlu, 26 Kasım 1980 tarihli "Sevgili Dostum" diye başlayan mektubunda Savaş'a şöyle hitap ediyor: "Aslında evvelki adresine de yazmıştım. Mustafa'nın yolladığı 44 kişilik liste içinde özel olarak dikkatimi çektiği 4 arkadaştan biri de sendin. Sana ve diğer üç dosta özel olarak yazdım. O mektup umarım eline geçer..." Bir başka mektubunda da oradaki çalışmaları takdir ediyor: "Listeni ve parayı almıştım. Sağol. Arkadaşlarla görüşmeniz güzel olmuş. Mustafa ve Yusuf'tan aldığım mektuplardan öğrendim. Mustafa son projemiz çerçevesinde 23 kişilik abone yolladı. Senin yolladığın 2 abone de buna ilave oldu." Tarihsiz bir mektupta da Savaş'ın gönderdiği yapışkanlı adres etiketlerine çok sevindiklerini ve bunu zevkle yaptıklarını anlatıyor. Aynı mektupta Afganistan mücahitlerinin lideri Burhaneddin Rabbani'ye gönderilmek üzere kendisine emanet edilen 500 lirayı oradan göndermelerini rica ediyor: "Bu parayı bir türlü transfer etmek imkânı bulamadım. Türk parası onların işine yaramıyor. (...) Mavera'ya yapacağınız abone paralarını vereceğim adrese yollamak suretiyle bu emaneti onlara transfer etmiş olacağız."
Zarifoğlu'nun mektupları elbette Savaş'a gönderdikleri ile sınırlı değil, bu konuda yüzlerce mektup yazmış. Bazılarına cevap alamasa da özene özene mektup yazmayı ısrarla sürdürmüş. Bir mektubunda muhatabına şöyle seslenmekten de geri durmamış: "Tabir caizse, yakanız elime geçti, bırakmak taraftarı değilim."
İbrahim Savaş'ın, elindeki Zarifoğlu'na ait mektupları dergiye göndererek yayınlanmasını sağlaması yeni bir gelişmenin de habercisi. Edebiyat Ortamı, yitip gitmemeleri için 'Cahit Zarifoğlu'na ait mektupları bir kitapta toplayalım' çağrısı yapıyor. Elinde mektup olan herkesin bir kopyasını (edebiyatortami@gmail.com) adresine göndermeleri halinde gelen mektuplar, Edebiyat Ortamı Yayınları'nın ilk kitabı olarak yayımlanacak.
Derginin kasım-aralık sayısında Osman Sarı, Emre Döğer, Arif Ay ve Mehmet Aycı gibi isimlerin şiirleri de yer alıyor. Arif Ay'ın günümüz şiiri ile tahkiye geleneği arasında ilişki kurduğu 'Şiir ve Tahkiye', A. Cüneyt Issı'nın İlhan Berk ve şiiri üzerine kaleme aldığı yazı, Turan Karataş'ın bu yıl yitirdiğimiz edebiyatçıları anlattığı yazı ile Zübeyde Andıç'ın 'Yol Arkadaşım: Tanpınar' adlı yazıları dikkat çeken yazılar arasında. Dergide Edebiyat Ortamı'nın katkıları ile gerçekleştirilen Server Vakfı Edebiyat Ortamı Şiir yarışmasının duyurusu da yer alıyor. Bu yıl şiir dalında düzenlenen yarışmaya 21 Mart 2009 tarihine kadar beş şiir ile katılınabiliyor.

(13.11.2008, Zaman Gazetesi)


SIMSICAK BİR DERGİ: Edebiyat Ortamı/Ahmet Edip Başaran



Ankara'dan yeni bir dergi selam veriyor bizlere. Bu selamı alıp başımız gözümüz üstüne diyoruz. Hoşgeldin Edebiyat Ortamı.
Gerçi hoşgeldin dediğimize bakmayın 3. Sayısı çıkacak yakında. Belki de çıkmıştır. Edebiyat Ortamı, insanın içini okşayan, şırıl şırıl, pırıl pırıl sımsıcak bir dergi; bir çok kıymetli şair ve yazarın ürünlerine yer veriyor.
Son sayısında Erdal Çakır imzalı “Sessizlik Damıtılmış Gürültü müdür?“ başlıklı yazı hayli dikkat çekiciydi. Yine Mustafa Aydoğan"ın, Esver Ölüç"ün, İbrahim Tenekeci"nin şiirleriyle zenginleşen dergide Sadık Yalsızuçanlar"ın “Sezai Karakoç ve İrfâni Gelenek“ yazısı mükemmel. Bir de artık yayımladığı kitaplarla Yunus Emre uzmanı olmuş bir isimle, Mustafa Tatcı ile Dinçer Eşitgin"in yaptığı söyleşiyi bütün Yunus özlemiyle yanıp tutuşanlar okumalı diye düşünüyoruz.
Unutmadan usta şair Arif Ay da “Dergiler Arasında“ başlıklı yazılarıyla her sayı Edebiyat Ortamı"nda.

(03 Ekim 2008, /www.dunyabizim.com)

YENİ DERGİLER/Ali Haydar Haksal


Edebiyat Ortamı: Bu dergi Mustafa Aydoğan yönetiminde daha önce de çıkmıştı. Yeniden, Ankara’da yayıma başladı. Mustafa Aydoğan, derginin çıkışını duyurduğunda, sık karşılaşılan sorunun muhatabıydı elbette. “Dergide kimler var”, ya da “kimlerle çıkarıyorsun?” gibi. Gülerek: “Ağabey bana bu soruyu soranlara şu cevabı veriyorum: “Ben, sen ve O” Buradaki o Allah’ın yardım ve inayeti olarak görülmeli. Dergi çıkıp geldiğinde bir de baktık ki dergide bir çok “o” vardır. Olması da doğal. Bir dergiyi çıkarmak çok zor değildir. Dergi süreklilik ve zamanında çıkmayı ister. Yedi İklim dergisinin en zorlandığı şey zamanında çıkmak. Günler öyle çabuk geliyor ki, insan yetişemiyor. Bundan onbeş yıl önce bir dergiyi çıkarmak çok daha kolaydı. Çünkü, etrafınızda gençler olur, onlar hevesle, heyecanla gelir, derginin mutfağında bulunur, o coşkuyu birlikte yaşardı. Mavera Ankara’da çıkıyordu, biz İstanbul’da idik. Âlim Kahraman ile ikimiz birbirimizden ayrılmaz ikiliydik. Nevzat ve Müstakim başka yönlerini oluşturuyorlardı. Burada da etrafımızda gençler vardı. Osman Bayraktar, Hasan Aycın, İbrahim Usul ile sık bir araya geliyorduk. İstanbul Pendik’te Edebiyat dergisi çevresindekilerle bir aradaydık. Ali Göçer, Mehmet Gelebek, Fuat Altınsoy gibi. Ankara’dan Nuri Pakdil gelir, her ayın başında Arif Ay Edebiyat dergisini getirir, kitapevlerine bırakır. Biz Kadıköy’de Gençlik kitapevine koşar dergiyi alırdık. Aynı anda gitmez, aralıklarla giderdik. Bu dikkat çekerdi.
Edebiyat Ortamı dergisi, Server Vakfı desteğinde, ya da tarafından çıkıyor. Dergide Mustafa Aydoğan, Arif Ay, Ali Emre, Gökhan Özcan, Turan Karataş, Erdal Çakır, Mustafa Celep, Emer Döğer, Şaban Abak, Dinçer Eşitgin, Sadık Yalsızuçanlar, Osman Özbahçe, Mediha İstanbullu, Gözde Burcu Narin, Habil Sağlam imzaları yer alıyor.
Edebiyat Ortamı sıcak ve sade. Dergiyi okutan önemli şiir ve yazılar var. Zaten imzaların büyük bir bölümü bilinen ustalardan oluşuyor. Bir derginin merkezinde ustaların olması dergiyi canlı ve sürekli tutmayı sağlar.
Arif Ay’ın değinileri önemli. Ancak Yedi İklim dergisi adına itirazım var. Sevgili Ay “Edebiyat ateşi” imgesinin ve bir grafik olarak yer alan termometre ile ilgili göndermesi yerini bulmuyor. Yedi İklim dergisi havale geçirmiyor sevgili Ay. Ateşsiz, heyecansız, umutsuz, kırgın, isteksiz, idealsiz, gelecek duygusuz bir topluma bir göndermedir. Aşk ateştir. Yakıcıdır. Her yakan insanı öldürmez olgunlaştırır, coşku katar, dirim sağlar. Türkiye Finans kurumunun reklâmı konusunda bir diyeceğimiz yok. Bu, bizden çok kurumu ilgilendiriyor. Kuruma Yedi İklim dergisi olarak müteşekkiriz, özellikle katkılarından ve desteğinden ötürü.
Dergiyi çıkaran sevgili dostlarımı kutluyorum. Dergi iki ayda bir yayımını sürdürecek. Dileriz ki uzun ömürlü olsun.

(15 Nisan 2008, Milli Gazete)

GÜZELLİĞİN PUSUSU/İbrahim Tenekeci

Türk şiirinin tarihi, aynı zamanda Türk milletinin tarihidir. Türk şiirini yok etmek suretiyle, Türk milletini esir edebilirsiniz." Bunları ben söylemiyorum, Türk şiirinin önemli isimlerinden İsmet Özel söylüyor.
Bu sözlerden yola çıkarak söylersek; şairlerin yaptığı her işi ciddiye almak zorundayız. Çünkü onların görevi, "millet hayatının köşe taşlarını tayin etmektir."
Bugüne kadar hep güzel işlere imza atan Şair Mustafa Aydoğan, bu kez Edebiyat Ortamı dergisinin editörü olarak karşımızda.
Melih Cevdet Anday "eski, hiç eskimeyendir" diyor. On sene önce yayın hayatına ara veren bu dergi, "On yıl aradan sonra, yeni bir yönetim, yeni bir anlayış ve yeni bir biçimle" edebiyatseverlere tekrar merhaba dedi.
Arif Ay, Turan Karataş ve Gökhan Özcan da derginin yayın danışmanları...
Edebiyat Ortamı"nın sayfaları Mustafa Aydoğan"ın manifesto niteliğindeki yazısıyla açılıyor. "Güzellik hepimizi pusuda bekliyor" başlıklı yazı, "Yeni bir dergi çıkıyorsa, yeni bir dünya kuruluyor demektir" cümlesiyle başlıyor.
Aydoğan, günümüz edebiyatının ne olup ne olmadığı hakkında da önemli bilgiler veriyor. İşte o nefis saptamalarından biri: "Edebiyat, sadece yazar için değil, okur için de bir "yeteneği" zorunlu kılar."
Arif Ay, derginin ilk şairi. "O baki aşk" başlığını taşıyan şiir, alışılagelmiş Arif Ay şiirinin biraz dışında duruyor. Bu şiir, Arif Ay adına birçok yeniliği içinde barındırıyor. "Kadın evi topluyor çocuk dağıtıyor" dizesi ne kadar sade, ne kadar taze... Bugüne kadar girişken, mücadeleci, hatta sert şiirlere imza atan ve çoğunlukla dışarıyı yazan Sayın Ay, bu şiirinde, "eve dönen şair" izlenimi veriyor. Ne güzel...
Ali Emre de başarılı bir şiirle karşımızda. "Elif dediğimde çarşı" başlıklı şiir, Emre"nin son yıllardaki en güzel metinlerinden biri... "Sazlığı özleyen ney gibi evime dönüyorum" diyen Ali Emre, belli ki yeni bir hava/damar yakalamış.
Gökhan Özcan, bir hikâye ve bir denemesiyle, dikkat çekici bir çıkış yapmış. "Kalp yetmezliği", son zamanlarda okuduğum en güzel hikâyelerden biri.
Dergide öne çıkan bir diğer isim de Turan Karataş. Sayın Karataş, hem son yıllarda sayıları hızla artan toplu şiirlerle ilgili sağlam bir yazı kaleme almış, hem de "Yazı saati" başlığı altında, yeni çıkan kitap ve dergilere değinmiş.
Değiniler elbette bu kadarla sınırlı değil. Arif Ay, yaklaşık yirmi yıldır "Dergiler arasında" başlığı altında dergi okumaları yapıyor. Ortam buldukça da bunları yayımlıyor. Artık bir klâsik haline gelen "Dergiler arasında"yı artık Edebiyat Ortamı"ndan takip edeceğiz.
Şiir ve şiir üzerine yazılarıyla bildiğimiz Erdal Çakır da derginin sürprizleri arasında. "Sanat, yetenek ve gürültü", edebiyatla ilgilenen herkesin okuması gereken bir yazı...
Dergide Erdem Beyazıt"ın yanı sıra, Oğuz Atay"a da geniş yer ayrılmış. Bu çalışmaların altında iki imza var: Dinçer Eşitgin ve Sadık Yalsızuçanlar.
Şaban Abak, Osman Özbahçe, Mustafa Celep, Emre Döğer, Mediha İstanbullu, Gözde Burc Narin ve Habil Sağlam, dergiye omuz vermiş diğer isimler...
Cahit Zarifoğlu"nun "Ve çocuğun uyanışı böyle başladı" dizesiyle yola çıkan Edebiyat Ortamı dergisine uzun soluklu bir yayın hayatı diliyorum.
"Bir yaz ikindisinden mi yapılmış kalbi" diyen bir şair, elbette ki güzel ve kayda değer işler yapacaktır.

Milli Gazete, 13.03.2008

EDEBİYAT ORTAMI/Zaman Gazetesi

Edebiyat Ortamı, daha ikinci sayısında zevkle okunan, beklenen bir dergi oldu. Bu ay, girişteki 'tirad' hayli dokunaklı. Evet, bazen 'büyütmek gerek küçük meseleleri'...

"Dergiler... Dergiler... Dergiler..." Ne değil ki onlar! "Ülkenin sıcak süt kanalları", "İlk bakış, sivil akış, taze çağıltı."... "Ay ay ilerleyen yer karanlığının yıldızları", Bir replik, bir tirad! Sadık Yalsızuçanlar'ın "Sezai Karakoç ve İrfani Gelenek" başlıklı yazısı heyecan verici bir metin. Turan Karataş, kitapları değerlendirdiği Yazısaati bölümü dışında bir de Çeviri Romanlar meselesini kaleme almış. Derginin en dikkat çekici yazısı, Sinan Erdem'in "Dosya Dosya Dergiler Kim Yazar Kim Okur" adlı yazısı. "Bugün neredeyse 'dosya' yapmayan edebiyat dergisi kalmadı" diye başlıyor ve 'dosya'lama işinin dergileri nasıl sevimsiz kıldığını anlatıyor. Erdem'in bir tespiti daha var: "Edebiyat dergilerinin en büyük sorununun, deneme metinlerinin azlığı ya da kıtlığı olduğunu sanıyorum." Evet, dergiler bir özeleştiri yapmalı, 'dosyalar' bir sorunu çözüyor mu yoksa dergiyi doldurmaya mı yarıyor?

(08.05.2008, Zaman Gazetesi)


EDEBİYATA NE OLACAK? /Gökhan Özcan



Bizim hayata, insanlara, yaşadığımız topraklarda olan bitene dikkatli bakmaya başlamamızda edebiyat dergilerinin payı büyük olmuştu. Delikanlı çağlarını o zamanın taşrasında geçirenler ne demeye çalıştığımı gayet iyi bileceklerdir. Kitapların sayıyla geldiği, dergilerin yolunun gözlendiği o uzak 'istasyon'larda oturup dünyaya adeta anahtar deliğinden bakmak zorundaydık hepimiz. Bir dönem Mâverâ, o anahtar deliğiydi benim için... Okuduklarımın ne kadarını kavrıyor, ne kadarını içselleştiriyordum, o ayrı konu... Ama beklemeyi seviyordum, sonra geldiğinde neredeyse bir ayı onunla doldurmayı... O zamanın taşrasında, insanın vakti istemediği kadar çok, meşgalesi ise bir o kadar azdı. Bu sebeple, zihnimizi ırgalayan bir şey çıkarsa, onu öyle kolayca bir kenara bırakamazdık. Tüketemezdik. Defalarca okur, anlayamayınca derin derin sıkılır, anlayınca serin serin coşkulanırdık. Zihnimizin günleri böyle dingin bir macera içinde geçer giderdi. İşin kahırlı kısımları da vardı elbet... Sonradan çok iyi anladığım sebeplerden dolayı genellikle yayın periyodunu kaçırır, bazen on onbeş gün, bazen bir ay, bazen aylarca geciktiği olurdu dergilerin. Neredeyse her gün gider, yaşadığımız yerin tek kitapçısına sorardık gelip gelmediklerini. Sonra ümidimizi kesmemize ramak kala çıkar gelirlerdi tek tek, birleştirilmiş sayılarla, ikisi bir arada özel sayılarla...
Demem o ki, medyanın bu kadar dallanıp budaklanmadığı, dünyayı küçük bir köye çeviren internet teknolojisinin henüz adının bile duyulmadığı o günlerde gözümüz kulağımız, idrakimiz irfanımızdı o dergiler... Sonra aynı patikadan yürüyerek kendi dergilerimizi de çıkardık. Aradan sanki yıllar değil de yüzyıllar geçmiş gibi geliyor şimdi. Bugünün dünyasında edebiyat dergisi çıkarmak da, o dergileri okumak da pek az insana heyecan verir hale geldi artık. Bir sebep-sonuç başlığı açılıp, altına bir sürü gerekçe yazılabilir elbet, ama o sebepler benim için bu sonucu tam anlaşılır hale getirmeyecektir yine de.
Yıllar sonra birkaç 'gafil'le birlikte yeniden bir dergi heyecanı yaşamak istediğimde, durumun sandığımdan da kötü bir noktaya gelmiş olduğunu fark ettim. Edebiyat Ortamı, yıllar önce çıkmış, kapanmış, şimdi yeniden raflara çıkan bir dergi. Mustafa Aydoğan, Arif Ay, Turan Karataş ve başka birçok ismin buluştuğu bir dergi... Ben de bir edebiyat dergisinde hikâye yazmanın tadını almak, bunu belli bir disiplin içinde sürdürmenin yolunu bulmak istedim yeniden... Mütevazı ve şükür ki eski usûl bir havası var Edebiyat Ortamı'nın... Üçüncü hamur kâğıdın kendi özgü sükûneti içinde...
Ne var ki, çıkarılan dergiden insanları haberdar etmek azılı bir dert olarak ortada duruyor. Artık bir cangıla dönüşen yayın dünyası içinde mütevazı gayretlerin işi zor... Kısıtlı imkânlarla kotarılan bütün edebiyat dergileri bu zorluğu, bu sıkıntıyı yaşıyor. Edebiyat Ortamı ile neredeyse eş zamanlı çıkan Karagöz'ün de yaşadığını sanıyorum. Medya ile sektörel şartlara uymayan edebiyatın ilişkisi kopuk durumda... Oysa edebiyat teknesinde yoğrularak olgunlaşan birçok isim medyanın içinde bugün... Ben de onlardan biri olduğum için biliyorum; bu kopukluk bir ilgisizlikten çok, yeni dünyanın medya gerçeklerinden kaynaklanıyor.
Konu edebiyat olunca lafı uzattım galiba, görünüşe göre yerim bitti, bu durumda bu konuya bir sonraki yazıda devam etmem gerekecek.

(27 Mart 2008,Yeni Şafak Gazetesi)

ANKARA'DA YAZMAK / Musa Deniz

Mehmet Narlı’nın Şiir ve Mekan adlı incelemesini okurken Bachelard’dan alıntıladığı şu cümlenin altını koyuca çizmiştim: ”Modern şehir caddelerinin, insanları içine emen borulardan farkı yoktur.” Modern kent, çağdaş yaşam diye her fırsatta ballandıra ballandıra anlatılan kent yaşamının ne menem bir yaşam olduğunu göstermeye yetiyor bu cümle.

Sözgelimi, 1960’larda geldiğim Ankara ile bugünün Ankara’sını karşılaştırdığımda her şeyin nasıl da akıl almaz bir biçimde değiştiğini söylemeye bile gerek yok. Çocukluğumun geçtiği Balgat, o yıllarda Ankara’nın bir köyüydü. Tek katlı ya da en fazla iki katlı kerpiç evlerin pencerelerini yaz-kış insanın içini ferahlatan camgöbekleri, ıtırlar, hatmiler, küpeliler süslerdi. Evleri, içinde çeşitli meyve ağaçlarının bulunduğu bahçeler çevrelerdi. Şimdi o evlerin yerinde yeller esiyor. Onların yerini on katlı, yirmi katlı apartmanlar ve gökdelenler aldı artık. Sınıfta A. Muhip Dıranas’ın ‘Serenad’ını okuyorum:

“Yeşil pencerenden bir gül at bana

Işıklarla dolsun kalbimin için

Geldim işte mevsim gibi kapına

Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ”

dediğimde öğrencilerin “Ne diyon hocam?” dercesine boş boş bakışlarına şaşırmıyorum gayri. Yeşil pencere mi var ki dünyalarında, oradan bir gülün atılacağını düşlesinler. Mevsimleri bile ilkokulda sınıflarını süsleyen kartonlar üzerine çizilmiş resimlerden biliyorlar ancak, eğer onlar da bellerlerinden silinip gitmemişse…

“Modern şehrin katı geometrisi, düşünceyi kendi üzerinde yoğunlaştırmış ama ufku kilitlemiştir. Doğal ve kozmik olana, ancak parklar ve tatillerle kapı aralama ihtimali bulunan bireyin özgürlüğü ve ufku sürekli tehdit altındadır. Bachelard, Picard’dan alıntıladığı bir görüşle, modern şehirlerdeki evlerin dikeyliğinin içtenlikten ve kozmiklikten yoksun olduğunu vurgular. Modern şehrin evleri doğal olandan yalıtılmış; konutla mekan arasındaki oranlar yapaylaşmıştır. Bu konutlarda her şey makineleşmiş ve içtenlikli hayat, bu konutların her yanından kaçıp gitmiştir.” (Narlı, s.20). Evet, modern şehirlerde mahalleler yok olmuştur. Mahallelerin yok oluşuyla birlikte sokaklar da, çeşmeler de, bakkallar da, komşuluklar da silinip gitmiştir. Hacı Taşan’ın söylediği bir türkü var:

“Bugün ayın ışığı

Elinde bal kaşığı

Yine nerden geliyon da

Mahlenin yakışığı”

Bu türkü de, ‘Serenad’ şiirinde olduğu gibi anlamını yitirmedi mi modern şehrin insanlarınca. Mahalle mi kaldı ki ‘mahlenin yakışığı’ bilinsin. Yazının başlığı Ankara’da Yazmak’tı ama gayri ihtiyari kalemin ucundan bunlar dökülüverdi. Kalemin azizliği bu olsa gerek!

Çarpık kentleşmenin bütün olumsuzlukları yanında bir sanatçı olarak Ankara’da yaşamanın ve yazmanın ne olduğunu bilen bilir. Çarpık kentleşmenin bütün olumsuzlukları bir yana, Ankara’da yazmak kendi taşramıza bir yolculuktur. Bu yolculuk sanıldığı gibi uzun bir yolculuk değil kuşkusuz. Çünkü Ankara bir çıkmaz sokak. Duvara toslayıverirsiniz birden. Bundan kurtulmanın tek yolu vardır. O da düş kurmak. Ankara’da yazabilmek için düş kurma yetinizin hayli gelişmiş olması gerekir.

Ankara’nın dili yoktur. Onun dili olsa olsa komut düzeyindedir. Hazır ol! Rahat! Oysa şair, kendi diliyle mekanın dilini birleştirerek şiire varır. İnsanın dili olduğu gibi, nesnelerin de, mekanların da, şehirlerin de dili vardır. Mutasavvıflar buna ‘hâl dili’ der. Bu dil, şiiri besleyen, ona can veren bir nehirdir.

Ankara, geçmişini reddeden bir şehir. A. Hamdi Tanpınar Beş Şehir adlı kitabında “Ankara bütün mazisini yakmış bir şehirdir” der. Oysa Etiler’den Frigyalılar’a, Romalılar’dan Bizans’a, Selçuklu’dan Osmanlı’ya, derin bir tarihe ve onun birikimine sahip bir şehir Ankara. Ne yazık ki bu birikim bozkıra gömülmüştür. Şimdilerin Ankara’sında bunlardan bir iz görmek nerdeyse imkansız. Can Yücel bir şiirinde şunları der:

“Bu yalnızlık bu karanlık

Gün doğdukça da bitmiyor.

Bu ne biçim bayram günü

Dünün yok Ankaralık

Başkentimiz bir hastalık.”

Ankara’da tarihe yolculuk yapma imkanımız yok. Çünkü bu şehirde tarihi kurgulamak bile zor. Tarihle hâlleşmeyen, orada soluklanmayan bir şair, bir yazar düşünebilir misiniz? Bu yüzden Ankara, Anadolu’nun bir kör kuyusudur.

Ankara’da pek çok şair, yazar yaşamıştır ama yüzde doksanı kısa sürede İstanbul’a kaçmıştır. Bunlardan biri de Cemal Süreya. Bir şiirinde Ankara için “iyi kalpli üvey ana” der. Bir başka şiirinde “Ankara, Ankara müfettişlerin arasından geçiyor tren.” Ankara’nın has oğullarından Attila İlhan ise:

“Ulan Ankara ben senin oğlun değil miyim

Kasketimin altında tepeden tırnağa bozkır

Gönlümde ıslık ıslık bir türkü çağrılır.”

İlhan Berk:

“Gidilen bir yol mudur Ankara

ki kıraç, ki düz

ve asur yazısı gibi okunmayan” der.

Ankara’nın bir başka has oğlu Cahit Külebi ise:

“Ankara kentinin sokaklarında

Mutsuz kediler, köpekler var

Sen de mutsuz değil misin ey ozan

Bezgin değil misin onlar kadar”

İşte Ankara bu. Nazım Hikmet’in güzel bir sözü var: “İki şey var ancak ölümle unutulur. Anamızın yüzüyle, şehrimizin yüzü” dese de ben Ankara’yı unutmak istiyorum.

(Edebiyat Ortamı Sayı:2)