16 Kasım 2009 Pazartesi

GÜNCELİN TARİHİ ÜZERİNE KISA NOTLAR/Mustafa Aydoğan

30. Yedi İklim dergisi 24. yılına girmiş. Az bir süre değil. Şu koca ülkede saysak kaç dergi vardır ki bu yaşa ulaşmış!
İniş-çıkışlar yaşadı Yedi İklim. İlk yıllarındaki nitelikli tutumunu sürekli hâle dönüştüremedi. Periyodunda aksamalar oldu. Hatta kimi zaman çıkıp çıkmadığı konusunda bile kuşkular duyduk. Ama ne olduysa oldu son bir-iki yılda yeniden kendini toparladı. Bir düzene girdi. Ayın ilk günlerinde kitapçılardaki yerini almaya başladı.
Yedi İklim ‘sıcak’, ‘kalbî’ bir dergi. Bu özelliğini en zayıf zamanlarında bile korudu. Kapısının eşiğinde asık surat barındırmadı. Sıcaklık, kalbîlik… Dergicilikte önemlidir bunlar. Dergi sadece edebiyat ‘yapmaz’, insan da ‘oluşturur’.
Yedi İklim’e uzun ömürler diliyorum.
A. Haydar Haksal’a selam!

31. K.Maraş Valiliği arka arkaya kitaplar yayımlıyor. En sonuncusu ‘Maraş Meşhurları’. K.Maraş doğumlu edebiyat ve ilim adamlarının biyografilerine yer verilmiş. Fena bir çalışma olmamış. Yayına hazırlayanlar Yaşar Alparslan ve Serdar Yakar. Ancak, Valilik tarafından yayınlanan kitaplar (nedense) dergimize ulaşmıyor. Duyurulur.
Bir de Ukde Yayınları tarafından yayınlanan kitaplar var. Bunların önemli bir bölümünün bize ulaştığını haber verelim. En son gelenler ‘Maraş’ta Saçaklızadeler ve Eski Maraş Âlimleri’, ‘Maraş Bibliyografyası’, ‘Büyük Hiciv Şairi Âşık Mısdılı’ ve ‘Maraş Ağzı Köroğlu’. Bu tür kitapları seviyorum. Edebiyat kaygısından uzak ama dilleri akıcı ve tatlı. İfadeler düzgün. Açıkçası, umulmadık ilhamlar verebiliyor, ilginç düşüncelere yol açabiliyorlar bazen. İddiasızlığın parıltısı, diyorum bunlara ben. Özellikle Yaşar Alparslan imzalı sunuş yazıları okunmaya değer. Ayrıca, baskıları güzel olmuş. En azından taşra yayıncılığına özgü dağınıklık ve kirli görüntüden uzaklar.
Maraş’ın edebî suskunluğunu anlamaya çalışırken bir ‘yayın atağı’ ile karşılaşmak sevindirdi beni. Ama bunlar yine de yetmez. Dergi(ler) bekliyoruz Maraş’tan.

32. Manifestolar yayınlama, poetika cambazlıkları, akım yaratma gayretkeşlikleri… Bunlarla da kalmıyor iş. Her türlü etik ve estetik sınırları imha etme pahasına kendi yaşıtlarını öne çıkarma uğraşları almış başını gidiyor. ‘Kuşak’ sığıntısı. Tek başına var olamama korkusu.
Şiirin, sanatın, el çabukluğuyla kotarılabilir bir şey olduğu sanılıyor.
Kendini ‘sağlama alma’ tuhaflıkları mı demeli bunlara? Yoksa ‘ben meseleyi hallettim beni kabullenin’ çığırtkanlığı mı?
Eh! Ne diyelim. Kolay gelsin!

33. Veysel Çolak’ın yeni bir kitabı yayımlanmış; Dikkat!Şiir… Şiir üzerine yazılar, değerlendirmeler. Görünce aldım. Çolak’ın yazılarını pek izlediğimi söyleyemem. Belki benim eksiğimdir, bilemiyorum.
Biraz alakasız ama yeri gelmişken bir konuya değinmeden geçemeyeceğim.
Şiir üzerine yazılmış yazıları okumaktan ürker oldum. Nerde poetik bir metin görsem gene ne ‘yumurtlayacak’ acaba demekten kendimi alamıyorum. Gevezelik etmenin, ona buna sataşmanın, beylik laflar etmenin, kuşak savunmasının payandası oldu çıktı bu tür yazılar. Yazılmasa daha iyi olacak, diyesi geliyor insanın. Bu tür yazılarda genel olarak şu sorunlarla karşılaşıyoruz: Türkçe ifadede sıkıntı yaşanıyor. Batılı yazarların beylik sözleri boca ediliyor. Yabancı ya da eski kelimelerle artistik şovlar yapılıyor.
Sayın Çolak için söylemiyorum bunları. Yanlış anlaşılmasın. Kitabı henüz bitiremedim. Lâkin kitabın ilk cümlesi biraz tuhaf geldi bana. Sıkıntılı buldum.
Cümle şöyle: “Şairlik, yaşamın sunduklarını bütünüyle göze alabilmeyi gerektirir.” Ne demek şimdi bu? ‘Yaşamın sundukları’nı göze almak için özel bir çabaya gerek var mı? Her sıradan insan ‘yaşamın sundukları’yla karşılaşır ve onlarla göze alarak ya da almayarak ilişkiye girer zaten. Bunun için bir özellik sahibi olmaya gerek yok. ‘Göze almak’, riskle ilişkili bir şeydir. Oysa ‘hayatın sundukları’ içerisinde riskli olan da vardır, risksiz olan da. Kötü olan da, iyi olan da. Hoş olan da, sevimsiz olan da. Cümlenin tam tersi daha doğru sanki. Mesela şöyle: “Şairlik, yaşamın sunduklarına bütünüyle kayıtsız kalmayı gerektirir.” Bir nevi dervişanelik yani. Oldu mu, bilmem.
‘Bir işe iyi başlayın ve iyi bitirin, arada ne yaptığınızın pek önemi yoktur.’ derdi bir hocamız. Bence kitap iyi başlamamış. Umarım iyi bitmiştir. Okumaya çalışacağım.

(Edebiyat Ortamı, Kasım-Aralık 2009)

14 Kasım 2009 Cumartesi

KISA VE AĞRILI/ Emre Döğer

---------------------------
---------------------------

2 numaralı kuledeyim saat 23.59.
Zaman doldu.
O gün için tam olarak 8 saat nöbet etmiş toplam.
00.04.
Diğer iki saatin nöbetçisi ve çavuş geldi.
Aşağı indim.
Tabanlarım ağrıyor.
Askerlik bu işte diyorum "kısa ve ağrılı".
Çavuş önümde, arkamda üç er daha var.
Çavuşu da sayarsam-ki o da yorulur bilirim-2 ağrılı 3 uykulu asker karanlıkta
Silahın taşınma sesi, bot sesi, öksürenler...
Ve bitip tükenmeyen iç seslerim.

- Namlu bidona
- kurma kolu çek
- bırak
- emniyet aç
- tetik düşür
- emniyet kapat

Tüfek as, yola devam.
Silahlığa 150 ila 200 metre.
Soğuk yüzümü kesiyor.
Çay ocağının ışığı açık aylak erler sohbetteler.
Arkaya geçip birisinden sigara istedim.
Yakıp, çavuşa seslendim.
- Siz gidin ben çay alıp geliyorum.
- Fazla fişin varsa bana da al!
Buharla kapanmış camın önündeyim.
Cama vurdum, iki zayıf tık.
Duymadılar.
Kafam ağrıyor.
Tütün çok fena kokuyor.
Tekrar vurdum güçlü üç vuruş.
Cam açıldı, sıcaklık yüzüme dokundu.
- Taner iki çay ver, donuyorum.
- Abi sen daha yatmadındı?
- Hayır, 22-24 nöbeti vardı.
- Hem lojmanda 6 saat nöbet dut üsdüne bide dabur da dut gelince .
- Geçer bunlar Taner boş ver, hadi çabuk çay lazım.
İçeri girdi, buhardan bir buluta.
Sigarayı attım, ellerim rezalet.
Çayları uzattı.
- Abi sizin askerlikte uzunlara yahlaştı.
- Doğrudur zaman değil ama biz uzadık.
- Sana bir fiş borcu oldu çavuşun, görüşürüz.
Cam kapandı.
Sessizlik.
Tüfek omzumda.
Elimde iki çay.
Çirkin bir tablonun tam ortasındayım.
Merdivenlerden iniyorum, kabiliyetliyim diyorum, kısa ve ağrılı bir kabiliyet,
Her şeyi kırıp parçalayan.

Az aşağıda bir karaltı belirdi.
Kolundaki kırmızı, ben buraların ağasıyım, bandını yaklaşınca gördüm.
Nöbetçi Subay H. Başçavuş.
Hiç bir şey umurumda olmadı.
Müthiş kızacak, bağıracaktı, orası kesin.
Ben yine de
Ağız dolusu kusmak istedim.
Sanki asırlarca beklemiş
Her şeyi çıkarıp gizli yerlerinden
Orada birlikte boğulmak.

Seslendi;
- Sen kimsin?
Ben bir heykel gibiyim, duruş ihtişamdır, ne olursa olsun.
- Sen kimsin? Konuşsana, dolu silahlı mı geziyorsun?
Nihayet ve istekli;
- Onbaşı Kamil Ateş.
- Emredin komutanım.
- Silahım boş, hasta bir arkadaşa çay götürüyorum.
Yalan söylüyorum, kaytarmayı iyi beceren bir adamım diye daha da bir kalkıyor çenem havaya. O ise sinirli ve bıkkın.
- Böyle bir askerlik şekli mi var ulan? Hem bu çaycı niye kapatmıyor daha?

Şekil mi?

“Omurgam çelik bir halat gibi gerildi
Ben… Ben… Ben ulan aslında ben
Şa… ya da amaaan ulan adım her neyse
Senin göremediğin şu aslında saçma sapan gibi duran şeyleri bir arada tutmak, kirliliğimizi temizlemek için kafa patlatıyorum…”
Der gibi yaparak bir adım önüne geldim.
O devam etti;
- Gününüz azaldı diye artistlik yapmayın, ezerim başınızı!
İçimde müthiş zevk veren bir ima ile harfleri eze eze.
- Emredersiniz komutanım!
- Sabah lojman için araba gelmeden askerleri topla ve beni çağır. 05:30’dan sonraya kalırsan yakarım seni!
Aynı zevkli ima ile
- Emredersiniz!

Kayıp gitti karanlığın içine.
Şu güya kafa tuttuğum adam
Dağ tepe günlerce dolaşıp savaşan, emektar, alkolik.

Üzülmedim, kayıtsızlığın sınırı yoktu o an.
Mide bulantısı, üşüme, ayak hissizliği
Şikâyetlerimden yanaydım yalnızca.
Silahlığa az kaldı beş on adım, çayımı bitirdim.
Tüfek ve teçhizatı teslim edip, bir sigara istedim silahçıdan.
Çavuşun yanına gittim.
Koridordaki kaloriferin üzerinde oturuyor, çayını verdim, teşekkür etti.
Ensesini sıktım.
- Çavuş biz hayatta mıyız?
- Bilmem.

Elim hâlâ ensesinde, et ve içinde kan geçişleri, güzel geçmiş bir sürü zamanın hatıraları, doğup büyüyen bir çocuğa kucak açışları, kol gerişleri ananın-babanın, ölümleriyle ebeveynlerinin bir anda sarsılan hayatları, yetimlik, öksüzlük, susmak, ağlamak, âşık olmak, tutkuyla yaşamak, yaşamak yazılıyordur işte bilmediğin bir yere…

Bunları söylemedim. Yine aynı zevki veren bir ima ile dumanı üfledim.
Karardı yüzüm.

(Edebiyat Ortamı, Sayı:11)

02 Kasım 2009 Pazartesi

YENİ SAYI (KASIM - ARALIK 2009)


EDEBİYAT ORTAMI’NDAN

Edebiyatın gücü kimseye yetmez. Ne tutacak eli vardır ne de yere getirmek istediği bir sırt. Onunla hiçbir şeyi de satın alamazsınız. Başınızı koyacağınız yumuşak bir yastık aradığınızda edebiyat aklınıza gelecek son şeylerden biridir.

Üslup gibi tıpkı. Görünmez, ele gelmez ama sınırları geçmek istediğinizde size bir kimlik belgesi görevi görebilir. Vatanınızı işaret eder. Döneceğiniz yeri hatırlatır. Yola çıkmaya karar vermişseniz tabii…
*
Bu sayımızın şairleri Kübra Bilgin, Sedat Turan, İbrahim Gökburun, Emre Döğer, Gözde Burcu Narin, Ethem Erdoğan, Fatih Yavuz Çiçek, İlhan Aygül ve Okan Aksoy.
Bu sayının söyleşisini Murat Menteş ile yaptık. Romanı ve Dublörün Dilemması’nı konuştuk. İlginç cevaplar aldık. İlgiyle okuyacağınızı umuyoruz.
Şaban Abak, Şiirde Kültürel Akaplan’ı anlattı. Sezai Karakoç’un bir şiirinden yola çıkarak imgelerin gerisindeki olgulara ve gerçekliğe vurgu yaptı. Şiirin imkanlarının enine boyuna tartışılmaya çalışıldığı günümüzde bu tartışmalara katkı sağlayacak önemli bir metin.
Mustafa Aydoğan, tecrübe-sanat ilişkisini ele aldığı Tecrübesizliğin Dili Olarak Sanat başlıklı yazısında şiirin ve sanatın kaynağını sorguladı.
İrfan Çevik ‘vicdan’ üzerine yazdı. Vicdanın sözlüklerdeki tanımından yola çıkarak insanın yapıp-etmelerini yorumladı.
Emre Döğer’in Kısa ve Ağrılı başlıklı denemesi sıcak, dingin ve hoş bir metin. Edebiyatın nasıl bir şey olduğunu hatırlatıyor bize. İddiasız bir şekilde.
Mehmet Akgül, Sezai Karakoç’ta Kudüs’ün Alın Yazısı başlıklı denemesinde Kudüs’ü ve Sezai Karakoç’un ‘Alınyazısı Saati’ adlı şiir kitabındaki 1. bölümü değerlendirdi.
Bu sayımızda üç öykü yer alıyor. Kasım Tiryaki’nin Görüşme, Suavi Kemal Yazgıç’ın ‘Saçım Çıkar Geceleri’ ve Graham Greene’in Görünmez Japonlar isimli öykülerini beğeneceğinizi umuyoruz.
Yusuf Turan Günaydın, bir örnek olaydan yola çıkarak, önemli bir sorun olan ve gitgide yaygınlık kazanan intihal üzerine yazdı.
Bugüne kadar dergimizde çeviri şiirlere pek yer vermemiştik. Uzun süredir dosyalarımız arasında bekleyen üç çeviri şiiri yayınlıyoruz. Şiirler Abdullah Sidran, Skender Kulenovic ve Muhammed Rızâ Şefîî Kedkenî’ye ait.
Mustafa Karadavut, ‘Söz’ümle Yeniden Barışıyorum başlıklı denemesiyle yer alıyor bu sayımızda.
Gezi yazılarına ve günlüklere zaman zaman yer veriyoruz. Bu sayımızda da Faruk Uysal Taşkent Defteri başlıklı günlükleri yer alıyor. Taşkent hatıralarını anlatıyor; yalın ve dikkatli bir Türkçeyle.
Yazısaati bölümümüzde Turan Karataş’ın Kitaplarda…, Yusuf Turan Günaydın’ın Kitabın Issız Fuarı ve Mustafa Aydoğan’ın Güncelin Tarihi Üzerine Kısa Notlar başlıklı yazıları yer alıyor.
Okuma Salonu’nda ise iki kitap tanıtımı bulacaksınız. Sadık Yalsızuçanlar’ın son romanı Dem ve İspanyol şair Lorca’nın konuşmalarının yer aldığı Konuşmalar.
İyi okumalar.

M.A.

25 Ekim 2009 Pazar

2009 ŞİİR ÖDÜLLERİ VERİLDİ

09 Ekim 2009 Cuma

SÖYLEŞİ/Hakan ATASEVEN



1.Kendinizi kısaca tanıtır mısınız?
1978 yılında Samsun’da dünyaya merhaba demişim. Fırıncı bir baba ile ev hanımı annenin evladıyım. Yüksek tahsilimi Kırıkkale’de Elektrik bölümünde başlayıp Eskişehir Anadolu Üniversitesi İktisat Fakültesinde tamamladım. Halen ürün tasarımı ve danışmanlığı yapan firmada iletişim sorumlusu olarak çalışmaktayım.

2.Şiir yazmayı tercih etmenizin en önemli gerekçesi nedir?
Edebiyat sevgim lise yıllarımda ablamın beni okumaya teşvik etmesi ile başladı. Ondaki okuma tutkusu ve edebi tavrı benimseyişim, şiir yazmamın kapısını araladı. İçinde sıkıştığım yavan ve ufuksuz dünyadan şiirin kanatları ile çırpınarak çıktım. Kelimelerin anlamı derinleştikçe ruhumdaki dalgalanmalar artarak kayda dökülmeye başladı. Hülasa sistemli programlı bir şiir yazma uğraşım olmadı. Yazdıkça kelimeler beni edebiyatın şiir minderine yerleştirip bıraktı.

3.Sizi etkileyen şairler kimlerdir?
Ruh dünyamı alevlendiren şair Üstad Sezai Karakoçtur. Sonrası sadece beğeni ve sempati.
Beğendiğim şairler: Rilke, Valery, Cahit Zarifoğlu, Necip Fazıl Kısakürek, Nurullah Genç.

4.Para mı, iltifat mı, kabul görme mi? Ya da başka bir neden… Ödül almış olmanın karşılığı nedir sizce?
Ödülün veriliş nedeni ile kabul etme sebebinin birbirini tamamlaması lazım gelmeli.
Yaşadığımız dünyanın kabul edilmez sığlıklarına başkaldırmak, kalbin inceliklerine tükürmenin zavallılığına üzülmek ve ruh iklimimizin kutsallığını ifade edebilmek için şiir safında bir araya gelmektir asıl olan. Bu minvalde düzenlenen ve takdim edilen ödülleri birbirimizin sesini duyup tanışabilmemizin sebebi olduğu için önemsiyorum. Gerisi alışveriş.


ELİF’İN SERÜVENİ / Hakan ATASEVEN

Hayatın başlangıcında bir tek elif vardı.
Yalnızdı.
Sonra söz oldu.
Ondan sonra ruhuna kavuştu yazı.
İşte her şey böyle başladı.
Kendi korkusunda büyüyen ayna sözle göründü
Işıltıyla kopan sesler harflere,
Gök kubbeye,
Yer yurduna, güneşe ve aya, su balçığa dönüştü.

Her yer sis ve sesten buluttu.
İsimler tekbir ses, sesler tekbir işaretti.
Zaman kendisine bahşedilen sırrı sonsuzlukta unuttu.
Kelime et ve kemiğe büründü.
Yer ve gök havayla ayrıldığında, kelime sukuttu.
İşaretler bir hece taşına düştüğü vakit
Harfler sesleri ayrıştırıyordu.
Ve o zaman insan yağmurdan korkmamayı öğrendi.
Anlamını söktü kelimenin,
Çünkü insan kelimeydi.

Kimse söylemedi
Bu yolculuk ne zaman başladı.
Fakat bilinen bir gerçek vardı.
İnsan bu yolculukta bir sığınak kadar yalnızdı.
Kimsenin bilmediği bir mağaraya girdi insan
Adını kendi koydu bu mağaranın “ körler tapınağı”

Yorucu bir sefer dönüşü gibi düşünce yatağa
Bilinen sona dokunmuş gibi irkildim
Tüm dalları kırılmış ruhum üflendi boşluğa
Hüzünle ilgili zamanın pusulasını göstermedi saatim

Güne ses verir kelimeler ve karışır akşama
Bitkindir zaman bu sarhoşluğun gerçeğini taşımaktan
Dilini uzatır utanarak hayatın lisanına
Yaralı kuşlarıyla bekler şehrini insan,
Ruhunun ağırlığını kaldıramaz olur kalabalıklar arasından.
Mahremi yırtılınca gecenin topraktan yıldıza,
Tevbesini tuttu, bir tek elifi hatırladı insan.

(2009 Şiir Ödülü- Birincilik Ödülü)